Bursa’da Şark Sinemasında Halkla Konuşma

Batı Anadolu seyahati sırasında:



Bir gün buralardan gelen haber, vekillerimizden oluşmuş Büyük Millet Meclisi’nde heyecanlı feryatlar, acılar meydana getirmişti. Kürsüye çıkan  bütün hatipler, bu cennet gibi belde için ağlamışlar ve herkesi ağlatmışlardı. Yazık ki benim de arkadaşların gösterdikleri üzüntüye maddi olarak katılmam mümkün değildi. Tersine onları teselli etmek onlara dayanıklılık vermek göreviyle yükümlüydüm. O günkü konuşmalar sırasında demiştim ki: “Bursa anavatanın kıymetli bir parçasıdır. Ayrılması geçicidir, mutlaka geri alınacaktır”. Gerçekten ordumuz düşmanları ciddi bir yenilgiye uğratmak için zamana muhtaçtı. O zamana kadar Bursa’dan bir fedakârlık istemek mecburiyeti vardı.



İşte bu suretle Bursalılar uzun zaman haksızlıklara göğüs gerdiler. Sabır ve dayanıklılık gösterdiler. Sonunda ordumuz gereken kuvvet ve gücü kazandı. Geldi ve kardeşlerini kurtardı.



Çok fazla alkışlanan bu girişten sonra, Sayın Paşa, Bursa’nın tarihi ve şimdiki önemiyle sonsuz servet kaynağından, başlıca dünyaca meşhur olan kaplıcalarından, ipekçilik, halıcılık, arabacılık ve diğer  sanatlarından söz etmişler ve bunları ilkel durumunda bırakmakla memleketin pekçok zarara uğradığını ve servet kaynağından şimdiye kadar hakkıyla yararlanmayan halkın bundan sonra her konuda faaliyet göstermesi gerektiğini bildirmişlerdir. Ondan sonra konuşmalarını dertleşme biçiminde yapmayı uygun görerek huzurunda olanların ne gibi konularda tereddüde düştüklerini ve kendilerinden, hangi meseleyi öğrenmek istediklerini sormuşlardır. Bunun üzerine birçok kişi çeşitli yerlere ait yirmiyi aşkın soruları söyledikten sonra sırasiyle cevaplarını vermişlerdir.

Anıtlara ait olan birinci soruya cevap olarak  Sayın Paşa demişlerdir ki:



Anıtlardan söz eden arkadaşlarımızın amacı heykel olsa gerektir. Dünyada medenî, ileri ve olgun olmak isteyen herhangi bir millet mutlaka heykel yapacak ve heykeltraş yetiştirecektir. Anıtların şuraya buraya tarih hatıraları olarak dikmenin dine aykırı olduğunu ileri sürenler, şeriat hükümlerini hakkıyla incelememiş ve araştırmamış olanlardır. Cenabı Peygamber’in İslâm dinini kurmasından bu âna kadar bin üçyüz bu kadar yıl geçmiştir. Hazreti Peygamberin kutsal emirleri bildirmesi sırasında kendilerine seslenilenlerin kalp ve vicdanında putlar vardı. Bu insanları Hak yoluna davet için öncelikle o taş parçalarını atmak ve bunları ceplerinden ve kalplerinden çıkarmak zorunda idi. İslâm gerçekleri tamamiyle  anlaşıldıktan ve meydana gelen vicdan inancını kuvvetli olaylar ile de sağlamlaştırdıktan sonra birtakım aydın insanların böyle taş parçalarına tapınmasını var saymak, İslâm âlemini hor görmek demektir. Aydın ve dindar olan milletimiz ilerlemenin sebeplerinden biri olan heykeltraşlığı önemli derecede ilerletecek ve memleketimizin her köşesi atalarımızın ve bundan sonra yetişecek evlâtlarımızın hatıralarını güzel heykellerle dünyaya ilân edecektir. Bu işe çoktan başlanmıştır. Örneğin Sivas’dan Erzurum’a giderken yol üzerinde güzel bir heykele rastlarsınız. Sonra Mısırlılar İslâm değil midir? İslâmlık, yalnız Türkiye ve Anadolu halkına mı aittir. Seyahat edenler pek iyi bilirler ki, Mısır’da birçok büyük adamın heykelleri vardır. Milletimizin din ve dil gibi kuvvetli iki erdemi vardır. Bu erdemleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz. İnsanlar olgun olmak için bazı şeylere muhtaçtır. Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz; kabul etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. Halbuki bizim milletimiz, gerçek özellikleriyle medenî ve ileri olmaya lâyıktır ve olacaktır.



Ondan sonra yabancı sermayesinin memleketimize girmesiyle halkımızın bundan zarar görüp görmeyeceği hakkındaki soruya geçerek memleketin genel durumunu ortaya koymuşlar ve memleketimizin yolları olmadığını, şehirlerin harap, köylerin perişan bir halde bulunduğunu; limanlarımızın, fabrikalarımızın var olmadığını, madenlerimizi-işletmediğimizi ve işletecek halde bulunmadığımızı söylemek ile –bunlardan hakkıyla yararlanmak için, pek çok önlemleri almak zorunda olduğumuzu ve bu yüzden yabancı sermayesinin de zararlı olmayacak bir şekilde memleketimize girmesine izin vermek gerekeceğini söylemişlerdir. Ancak yabancı sermayesinin girdiği yerlerde verdiği zararları çok uzun izah ve özellikle Hindistan Türk ve İslâm İmparatorluğu’nun bir İngiliz arazi şirketine verilen ayrıcalıklar sonucunda sönmüş olduğunu açıklamışlardır.



Ardından ziraatin ilerlemesi için ne gibi önlemler alındığı sorusuna cevap olarak:



Halkımızın çoğunluğu çiftçidir ve çobandır ve bu memleketin çok kuvvetli olmasının nedeni de halkımızın çiftçi ve çoban olmasıdır. Halbuki şimdiye kadar bir çok sebeplerin etkisiyle ne çiftçiliğini ve ne de çobanlığını yapabilmiştir.



Dedikten sonra çiftçilere tohumluk ve aletler hazırlamak için iki buçuk milyon lira ayrıldığını söylemekle; şimdiye kadar uygulanan siyasetlerin memleket halkını kendi işini düşünmekten ve görmekten engellediğini ve bundan sonra şahsi siyasetler yerine devlet ve millet siyaseti izleneceğini ve azalan insan kuvveti açığının kapatılması için makinelerden yararlanılacağını açıklamışlardır.

Ondan sonra Avrupa’nın genel durumuyla barış konusuna değinerek Avrupa devletlerinin genel durumlarından ve Türkiye’nin dünya siyasetindeki yerinden söz etmişlerdir. Barış hakkında demişlerdir ki:



Gerçek durumda barış bizim için ne kadar yararlı ise, kendisinden söz ettiklerimiz için de o kadar yarırlı ve gereklidir. Çünkü bundan sonra memleketimizin imarı ve yükseltilmesi için çalışmak istiyoruz. Onlar da bunun gerektiğini anlarlar. Ancak onlar bizim  geleceğimize kararsızlıkla bakarak yaptığımız inkılâbın köklü bir inkılâp olmadığını ve günün birinde mutlaka devrileceğimizi zannetmişlerdi. İşte bu hayal, barışı şimdiye kadar uzaklaştırmıştır. Fakat hamdolsun, milletimizin ve meclisimizin gösterdiği birlik ve Lozan’da bulunan delege heyetimizin davamızı savunma konusunda gösterdiği iktidar ve akıl, ileri görüş düşmanlarımızın bu defa hayallere sapmalarını önleyecektir.



Ondan sonra barış konferansında şimdiye kadar görüşülen sorunlar hakkında açıklama yapmışlar ve azınlıklar konusuna değinerek değiş tokuşun İstanbul hariç olmak üzere temelde kabul edildiğini ve patrikhanenin siyasi konular ile uğraşmamak üzere İstanbul’da kalabileceğini, bu şart  aksine hareketi görüldüğünde derhal sınır dışına çıkarılabileceğini söyledikten sonra demişlerdir ki:



Karşımızdakilerin şimdiye kadar gösterdikleri anlayış eskisine oranla daha düzelmiş gibi görünüyor. Milletimiz bir an önce barışa kavuşmak istiyor. Milletten ihlam alan bütün vekillerimiz ve ileri gelenlerimiz de aynı fikirde bulunuyor. Fakat buna rağmen savaş durumunun barışa dönüşmemesi bir olup bitti olur ve yeniden savaş başlarsa bunun sorumlusu Türk halkı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükûmeti değil, bizi yok etmek için kafalarından suikasti çıkarmayanlar olacaktır. 



Ondan sonra Ermeni, Asuri ve Geldaniler adına hareket ettiklerini ileri sürenler tarafından ortaya atılan milli yurt meselesini söz konusu ederek bunun tarafımızdan dikkate bile alınmayacağını ve Musevilerin memleketimizde gerçek bir vatandaş gibi yaşadıklarını ve bundan sonra da aynı güven ve rahatlıkla yaşayabileceklerini söylemişlerdir.



Ardından halkın bir noktadan aydınlanması ve uyarılması hakkındaki soruya geçerek demişlerdir ki:



Milletimiz, üç buçuk senelik bir zamana sıkıştırılamayacak çok büyük bir inkılâbı yapmıştır. Gerçekten asırlardan beri uymaya alıştığımız bir idare şeklinin dışına çıkarak dünyada eşi bulunmayan bir devlet kurduk. Fakat bu yenilenmenin mutlaka ters bir hareketi gerektirdiğini hatırımızdan çıkarmamak gerekir.



Bu harekete özel deyimiyle “irtica” derler. Yaptığımız işler ve aldığımız sonuçlara göre bu gibi gerilemeler her zaman beklenilebilir. Kan ile yapılan inkılâplar daha sağlam olur, kansız inkılâp sonsuzlaştırılamaz. Fakat biz, bu inkılâba ulaşmak için gereği kadar kan döktük. Bu kanlarımız, yalnız savaş meydanlarında değil, aynı zamanda memleketin içinde de döküldü. Biliyorsunuz ki Hendek’te, Bolu’da, Konya’da, Yozgat’ta ve diğer memleketlerimizde birçok isyanlar meydana geldi. Ve bunların hepsi bastırıldı. Gönül isterdi ki, bu dökülen kanlar yeterli gelsin ve bundan sonra kan dökülmesin. Mutlu inkılâbımızın karşısında fikir ve duygu taşıyanları aydınlatmak ve uyarmak aydınlara düşen milli görevlerinin en önemlisi ve en birincisidir.



Ondan sonra aydınlatma ve uyarmanın başlı başına göz önüne alınmaya değer bir mesele olduğunu, fakat var olan devlet teşkilâtı içinde özellikle aydınlatma ve uyarma ile uğraşan bir bakanlık olmadığı ve bu görevin bugün Basın Genel Müdürlüğü tarafından yapılmakta olduğunu ve düşünceleri aydınlatmak için gazetelere, kitaplara ihtiyaç olduğunu açıklamışlardır.



Ardından Balkan hükümetlerinin şimdiki durumlarına değinerek Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk ve Romanya hükümetlerini halen meşgul eden durumlarından söz etmişler ve Yugoslavya hakkında şu sözleri söylemişlerdir:



Yugoslavya, Balkanlarda kuvvetli bir hükümet olmuştur. Sırpların böyle bir devlet kurmaya hakları vardır. Bunu da fiilen ispat etmişlerdir. Bilinir ki, Avusturya ve Macaristan, Sırbistan’a saldıran ve Sırp nüfusuna denk olan ordularını Sırbistan’a gönderdi. O büyük ordular karşısında bu küçük kavim mertçe bir durum aldı, çarpıştı ve kudret ve kuvvetinin denk olduğu noktalarda düşmanlarını daima yendi ve rezil etti. Dayanılamaz olan düşman saldırısı karşısında kademe kademe çekilerek bütün vatanı düşman işgaline terketmek zorunda kaldı. Sırp milletinin evlâtlarından oluşmuş olan bu ordu ve milletin kaderini yöneten ileri gelenler bundan kesinlikle ümitsiz olmadı ve ellerinde hiçbir dayanak kalmadığı halde “Mutlaka namuslu bir millet olacağız” dediler. İşte bu kararlılığın sonucunda, bugün eski Sırbistan yerine büyük bir Yugoslavya hükümeti kurulmuş oldu.



Sayın Paşa ondan sonra millî inkılâbımızın temellerine ait olan soruya geçerek, Osmanlı İmparatorluğu ile yeni Türkiye devleti arasında bir karşılaştırma yapmışlar, birincisinde görülen zaaf ve aczi ve ikincisindeki kudreti açma ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin mutlakiyet, meşrutiyet ve Cumhuriyet şekillerinden hiçbirine benzemediğini ve bunların üstünde olduğunu ispat ile Teşkilât-ı Esasiye’nin talebe, asker, genç, ihtiyar her millet ferdi tarafından Kur’an bilgileri gibi ezberlenmek gerektiğini söylemişlerdir.



Ondan sonra hilâfet meselesine temas ederek hilâfetin yalnız Türkiye halkına değil, bütün İslâm âlemine ait olması sebebiyle bu makam hakkında bir karar vermek Türk milletinin yetkisi dışında bulunduğunu, hilâfet makamının bir bağlantı noktası olarak saklı bulundurulduğunu, ve bu makama Türkiye’nin milli hâkimiyetini sınırlamak anlamında hiçbir yetkinin verilemeyeceğini ve halifenin de aynı fikir ve kanaati doğru bulduklarını zannettiklerini bildirmişlerdir.



Ondan sonra Halk Fırkası hakkında açıklama yapmışlar ve memleketin her konuda geri kaldığını, buna birleşik bir çare bulmak gerektiğini ve bu amaçla herkesin fikrine danıştıklarını, bilgi sahipleri tarafından gönderilecek değerlendirmeler araştırıldıktan sonra uygulanabilir bir parti programı meydana getirileceğini ve şimdiye kadar elde edilen sonuçları korumak için milletle beraber çalışmaktan vazgeçmeyeceğini söyleyerek sözlerine şu şekilde son vermişlerdir:



Milletimizi şimdiye kadar söylediğim sözlerle ve hareketlerimle aldatmamış olmakla gururluyum. “Yapacağım.Yapacağız.Yapabiliriz” dediğim zaman onların gerçekten yapılabileceğine inanmıştım. Nitekim Sakarya Savaşı başlamadan önce “Düşmanı memleketimiz içinde boğacağız” demiştim. Bana bazı önemli kabul edilen yerlerden başvurular olmuş ve “Milleti boş yere kırdırmayınız” demişler: Romenlerden, Bulgarlardan, Yunanlılardan söz ederek kurtuluşumuzu geleceğe bırakmanın uygun olacağını söylemişlerdi. Fakat milletin yeteneğini, kararlılığını, imanını göz önüne alarak onlara “Hayır yapacağız!” demiştim. Şimdi de milleti rahata, ileriye,

memleketi medeniyete götürmek için var olan yeteneğimizi göz önüne alarak “Bunu da yapacağız!” diyorum.



İzmir Yollarında, s.43-44