Büyük Zafer Hakkında

Arkadaşlar! Kalbimde derin bir özlem doğurmuş olan ayrılıktan sonra tekrar size kavuştuğumdan dolayı, pek mutluyum (şükran sunarız sesleri). Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun ki, ordularımızın silâhlarına bıraktığınız yüce ve kutsal amaç, istediğiniz şekilde, güvenliğimiz için kullanılmış olduğunu gösteren, mutlu bir sonuca ulaştı.



En karanlık ve en talihsiz günlerimizde Meclis’imizin sarp ve yalçın bir kaya gibi kararlılık ve imanı; bu parlak geleceğe erişmek için, gereken imkânı daima saklı tuttu. Millî meselelerde şaşmaz bir akılla daima doğruyu ve daima iyiyi bulan ve seçen Meclis’imizin bu sonuçlara ermekten dolayı duyduğu mutluluk kadar kazanılmış hak olarak başka ne düşünülebilir? Milletin alın yazısını doğrudan doğruya yüklenerek ümitsizlik yerine ümit, perişanlık yerine düzen, kararsızlık yerine kararlılık ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimiz’in, temiz ve kahraman ordularının başında bir asker olarak bağlılıkla ve boyun eğerek emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin pek nadir duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. (şiddetli ve sürekli alkışlar). Kalbim bu sevinçle dolu olarak, çok temiz ve saygıdeğer arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve bağımsızlık fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum (Sürekli alkışlar).



Arkadaşlar! Tebrik etme mutluluğuna sahip olduğum bu zafer kolaylıkla açıklanabilir değildir. Bunu anlamak, bugün değil, belki yarın tarih sayfalarında geniş ve derin incelendikten sonra mümkün olacaktır. Fakat, hissediyorum ki, benim ağzımdan buna dair bazı sözler işitmek istiyorsunuz (hay hay sesleri). Bu isteklerinizi karşılamak için önemli bazı resimler ve önemli bazı yazılar üzerinde açıklamalarda bulunacağım: (teşekkür ederiz sesleri).



Arkadaşlar, geçen sene Ağustos’un, yanılmıyorsam beşinci günü bu kürsüden, beni Başkomutan tayin etmiş olduğunuz zaman teşekkürlerimi sunarken demiştim ki:

Memleketimizi çiğnemek üzere, memleketimize giren Yunan ordusunu namus ocağımızda boğacağız.

Bu sözümde yanılmamış olduğumu olaylar ispat etti sanırım. Gerçekten Yunan ordusu namus ocağımızda tamamen boğulmuştur arkadaşlar! (Alkışlar). O gün, bu kürsüyü terk ettikten sonra Sakarya gerilerine kadar gelmiş olan ordumuza kavuşmuştum. Hepinizin hatırındadır ki, yirmi bir gün ve yirmi bir gece devam eden Sakarya Meydan Muharebesi’nin son günlerinde ordumuz, düşmanın sol koluna karşı taarruza geçti ve bunun sonucu olmak üzere çok kuvvetli ve çok donanımlı olan Yunan ordusu mağlûp olarak geri dönmek zorunda kaldı ve ondan sonra tekrar bu kürsüye geldim. Dedim ki:

Kararımız, en son düşman askerîni vatanımızdan kovuncaya kadar taarruza devam etmektir, düşmanı takip etmek ve sıkıştırmaktır. Bu sözümü her harfiyle takip etmiş ve uygulamış olduğumu olaylar ispat ettiği gibi, vuku bulacak olan maruzatımla da açıklamış olacağım.



Gerçekten o gün için, düşman ordusunu takip etmek konusunda verilen karar, bu zamana kadar saklı kalmıştır. Fakat arkadaşlar! Şunu kabul etmek zorundayız ki, ordumuzun o günkü durumu, şartları ve araçları hemen uzun aralar üzerinde hızlı hareketler uygulamasına uygun bulunmuyordu. Bu nedenle gereken eksikleri tamamlamak hazırlıkları bitirmek için, bir zaman harcanacaktı. Ve bu zaman da doğal olarak harcandı.



Fakat, gerçeği kesin olarak herkesin bilmesi gerekir ki, bu senenin ortalarında ordumuz düşman ordusunu yenmek ve bozguna uğratmak için gereken kuvvet ve kudreti kazanmış bulunuyordu. Fakat, bütün milletimizin ve onun gerçek temsilcilerinden oluşan Meclisimiz’in işareti, kan dökmeden millî amaçlarımızın elde edilmesine yöneltilmiş olduğunu pek güzel anlıyordum. Bundan dolayı Efendiler, askerî kuvvetlerimizi kullanmadan önce kan dökmeye neden olmaksızın meseleyi arabuluculukla çözmek için girişimde bulunmak da ayrıca bir görev idi. Bu görevi yerine getirmek için, her türlü önlemlere girişildi. Bütün siyasal girişimler uygulandı. Bu cümleden olmak üzere, en değerli arkadaşlarımızdan incelemesine ve bakışının doğruluğuna son derece güvendiğimiz önemli hükûmet ileri gelenlerimizden Fethi Beyefendiyi Londra’ya kadar göndermiştik. Adı geçen, gerek Londra’da ve gerek diğer büyük devletlerin başkentlerinde bütün ileri gelenler siyasîlerle görüşmek, konuşmak ve barış yapmak için her şeyi yapmaya tam yetkili bulunuyordu.



Fakat Efendiler, Fethi Beyin Londra’daki kabul şekli ve özellikle o günlerde Mösyö Lloyd George’un parlamento kürsüsünde verdiği nutuk gösteriyordu ki, bütün bu girişimlerimiz ters bir anlamda kabul edilmiştir. Gerçekten insanca duygularımızın gereği olarak, yapmış olduğumuz bu girişime İngiliz hükûmetinin vermiş olduğu anlam, arabuluculukla girişimlerimizin bizim isteğimizle yorumundan ibaretti. Zannettiler ki, ordumuz zayıftır. Zannettiler ki, ordumuz taarruz ve takip etmek değil, yerinden kıpırdamayacak bir durumda bulunuyor. Zannettiler ki, Meclisimiz ve hükûmetimiz zayıftır ve ümitsizdir. Şüphesiz, bütün bu noktalarda en büyük hataya sapmış oluyorlardı, en derin dikkatsizlik içersinde bulunuyorlardı. Ve belki bazı durumlar ve bazı görüntüler düşmanlarımıza bu ümidi vermiş olabilirdi. Fakat ben, düşmanlarımızın bu şekilde aldanmış olduğunu zannetmiyorum. İsteseydim, o anda bu fikri düzeltirdim. Fakat, Efendiler, bu fikrin düzeltilmesi konusunu sözle değil, fiilen yapmayı seçtim. Bundan dolayı, Fethi Beyefendi kesin inancını hükûmete bir raporla bildirdi ve dedi ki: “Millî amaçlarımızın elde edilmesi, ancak askerî hareket ile olabilecektir. Başka incelemeye, başka yoruma yer yoktur”.



Elbette ki Fethi Beyefendinin bu sözüne ve bu inancına katılmak gerekiyordu. Aynı zamanda Avrupa’da bulunan bütün temsilcilerimizden ve diğer siyasî memurlarımızdan gelen raporların içindekiler de, Fethi Beyefendi’nin sözünü, inancını doğruluyor ve destekliyordu. Artık anlamıştık ki, harekat-ı askeriye bir mecburiyet hâline geldi. Bunun üzerine Başkumandanlık, aracılık ve siyasî girişimlerin gereği olarak, uygulamaya koymayı ertelediği taarruz kararını fiilen uygulamaya geçirmeye ve taarruzu uygulamaya karar verdi. Ordumuzun yetenek ve kudreti ve hazırlığına dair güvenimiz tamdı. Fakat, bir kez daha Genelkurmay Başkanı Paşa cepheye gitti. Ben de cepheye gittim ve baştan sona kadar ordumuzu tekrar gözden geçirdik. Düşman mevzileri, düşman ordusu incelendi. Bu son kontrolümüzün sonucu var olan düşünce ve imanımızı sağlamlaştırdı ve o zaman kesin olarak taarruz hazırlığı için emir verdim. Efendiler! Taarruzumuz, öteden beri Genelkurmay Başkanı Paşanın çok derin ilme, bilgiye ve deneyimlere dayanarak hazırladığı plân içinde oluşacaktı. Bu plân düşman ordusunu kaçırmak için değil, fakat boğmak esasını ihtiva eden bir plandı. Bu plân içinde hazırlık emri verildikten sonra, tabîi ki amacımızı gizlemekte yarar görüyorduk. Onun için öncelikle Genelkurmay Başkanı ve sonra Başkomutan tekrar Ankara’ya döndü. Ankara’ya dönüşümde Bakanlar Kurulu’ndaki saygıdeğer arkadaşlarla beraber durumu bir kez daha düşündük. Genel durumu, özellikle siyasî durumu tahlil ettik ve gördüm ki, bu arkadaşlar da bütün kalpleriyle, bütün inançlarıyla Başkumandanlığın kararını uygun görüyorlar ve destekliyorlar. Özellikle Maliye Bakanı Beyefendi’nin göstermiş olduğu kolaylık, Başkomutanlığın uygulamalarında ayrıca bir kuvvet oluşturmuştur. Bundan dolayı, kendilerine bu kürsüden teşekkür etmeyi ayrıca bir borç bilirim (biz de katılırız sesleri). Bakanlar Kurulu arkadaşlarımızın da oyları elde edildikten sonra tekrar buradan kayboldum. Konya üzerinden Batı Cephesi merkezinin bulunduğu Akşehir’e gittim. Son araştırmalarımda artık düşmanı yenmek için her şey hazır olmuştu ve aralıksız düşmanın İzmir’e kadar takibi için gereken bütün önlemler alınmıştı. Bunun üzerine 25 Ağustosta taarruz için emrettim.



26 Ağustos günü geçen taarruz hareketlerini kolaylıkla kavramak için isterseniz, o tarihteki düşman ordusunun durumunu birkaç kelime ile anlatayım. Dört, beş fırkadan oluşan Yunan kuvveti Afyonkarahisar’da bulunuyordu. Afyonkarahisar’ın doğusunda ve güneyinde olmak üzere yaklaşık 90-100 kilometrelik bir yol üzerinde sağlamlaştırma yapılmıştı. Fakat bu sağlamlaştırma, Efendiler, bayağı değildi. Yunanlılar bir sene sürekli olarak askerleri ve halkı kullanarak çalışmışlar ve fennin bütün araçlarını orada uygulamışlardı. Dediğim yol, birçok kuvvetli dayanma noktalarını ve derinliğine sağlamlaştırmayı, savunma yollarını içeriyordu. Yani bu mevzi tam anlamıyla, son zamanın bir kalesi olarak adlandırılabilecek bir durumdaydı. Bundan başka düşmanın üç fırkadan oluşan bir kuvveti de Eskişehir’de ve Seyitgazi’de bulunuyordu. Eskişehir ve Seyitgazi’nin kuzeyi, doğusu ve güneyi de tıpkı Afyonkarahisar’da olduğu gibi aynı araçlarla, aynı teçhizatla sağlamlaştırılmış ve donatılmış bir duruma sokulmuş bulunuyordu. Bu iki grubun arasında da demiryoluyla ve yürüyerek hızla ve kolaylıkla her tarafa gidebilecek durumda olan ve Döğer’de bulunan düşmanın üç fırkadan oluşan bir kuvveti vardı. Kısaca düşman seçkin ordusunun kollarını iki kaleye dayamış, orta yerinde kuvvetli bir yedek gruba sahip bir takım hâlindeydi. Bu takımın uzak kollarına da bakmak istersek, Gemlik ve İznik Gölü yakınlarında da düşmanın iki fırkaya yakın bir kuvveti vardı. Eğer güneye bakacak olursak, Afyonkarahisar’dan sonra bütün Menderes boyunca denize kadar düşmanın ikinci fırkasını da içermek üzere, birçok bağımsız alayları ve atlıları vardı.



Biliyorsunuz ki, Efendiler, Batı Cephesi denildiği zaman orada bizim iki ordumuz ve diğer kuvvetlerimiz de vardı. Binaenaleyh Birinci Ordu, Afyonkarahisar’ın doğusunda Akarçay’dan batıya doğru Dumlupınar arasında bulunan düşman mevzileri karşısında toplanacaktı. Burada elbette ki desteklenmiş olan ordumuz, düşmanı yenerek, kuzeye atmak görevini aldı.

İkinci Ordumuz -bu Akarçay’dan kuzeye doğru Porsuk vardır, biliyorsunuz, işte onun kuzeyinde Sakarya kısmı vardır- oraya kadar olan cephede düşmana taarruz edecekti. Düşmanın Eskişehirde bulunan üç fırkası ve Afyonkarahisar’ın doğusunda bulunan iki fırkası ki, toplam sekiz fırkayı kendi karşısında belirleyecekti. Kocaeli bölgesinde bulunan kuvvetlerimiz de karşısında bulunan düşman kuvvetlerine taarruz edecek ve bu kuvvetlerin güneye inmesini önleyecekti. Menderes yöresinde biri atlı fırkası, olmak üzere kuvvetlerimiz vardı. Bunlar da güneyden kuzeye doğru önündeki düşmana taarruz edecek ve o kuvvetlerin son savaş yerine gelmesine engel olacak ve aynı zamanda düşmanın İzmir’le olan ulaşım yollarını kesecekti.

İşte bu temel noktalar üzerine bütün önlemler ve düzenlemeler yapılmıştı ve hazırlık tamamlanmış olduğu halde 26 Ağustos günü taarruz başlamıştır.



Bu hareketleri yakından yönlendirmek ve yönetmek elbette ki istenildiğinden ve gerekli görüldüğünden, Başkomutanlık, Genelkurmay Başkanlığı ve Batı Cephesi Komutanlığı 26 Ağustos günü güneş doğmadan önce, Birinci Ordunun gözleme noktası olan Kocatepe’de hazırdılar. Kocatepe, bilenlerce bilinir ki ve harita üzerinde düşünenlerce anlaşılabilir ki, düşmanın güney cephesine ve güney cephesindeki önemli noktalara o kadar yakındır ki mevzileri incelemek ve hareketleri yönlendirmek ve yönetmek için, hatta dürbün kullanımına bile gerek yoktur.



Birinci Ordu, Akarçay’dan Dumlupınar’a kadar olan bütün düşman mevzilerine taarruz edecekti. Atlı kolordumuz, bu taarruz grubunun sol kolunda bulunduğu aralıktan içeri girecek ve düşman ordusunun arkasında icra-yi faaliyet edecekti.

Ordularla bütün cephe üzerinde taarruz olunacaktı. Fakat, ilk anda şu önemli noktalar düşünüldü. Afyonkarahisar’ın batısında Kaleciksivrisi vardır ve onun kuzeyinde 1310 rakımlı Erkmentepesi vardır. Bu mevziler son derece önemlidir ve ondan başka bütün mevzilerin kilidi derecesinde olan ikinci bir önemli yer daha vardı ki, ona Tınaztepe adı veriliyor; bu, Kaleciksivrisi’nin on iki kilometre kadar batısındadır ve bu zincirlemenin en önemli bir noktasıdır. Burasını yok etmek istiyorduk. Bir de iki grubun arasında bir tepe vardır ki Belentepe deniliyor. Afyonkarahisar’ın güneyindeki esas mevzisi başlıca bu noktalara dayanıyordu. Bundan dolayı, bütün topçularımız ve ağır topçularımız bu üç noktayı ateş altına alabilecek mevzilere konmuştur.



Arkadaşlar! Topçularımız, bu mevzilere gece geldiler ve karanlık içinde mevzi aldılar ve güneş doğmadan önce bütün dünyanın gözleri açıldığı zaman, ateşe başladılar (maşallah sesleri). Tam bir övgüyle ve saygıyla bunu söylemek isterim ki, topçularımızın o gün göstermiş olduğu yetenek ve bilgi, bütün dünya topçuları için örnek olacak yapıdaydı (Sürekli alkışlar). Askerî hayatımda bu kadar mükemmel bir topçu ve bu kadar mükemmel yönetilmiş bir topçu ateşi çok az gördüm. Topçularımız saat 4.30’da atışa başladılar; bilirsiniz ki, topçulukta öncelikle ateş düzenlemek için atış yapılır. Yarım saat içinde bütün bu cephe üzerinde ateş düzenlenmiş ve saat beşte yani yarım saat sonra, bu saydığım noktalar üzerine şiddetle etki atışına başlamıştır. Bu mevziler, çok ve çok sağlamdı. Bu mevzilerin korunma değerini en son inceleyen bir İngiliz subayının verdiği raporda, eğer Türkler, bu mevzileri dört, beş ayda işgal ederlerse, bir günde yok ettiklerini iddia edebilirler. Fakat Türklere, bu mevzileri yok etmek için üç dört ay değil, bir gün de değil, yalnız bir saat yeterli gelmişti (şiddetli alkışlar)! Saat altıda Tınaztepe’ye hücum durumunda, saldıracak kadar yaklaşmış bulunan piyadelerimiz önlerindeki tel örgüleri kesmeye ve bir tarafa itmeye gerek görmeyerek; ayaklarını kaldırdılar ve tel örgüsünden bacaklarını aşırarak atladılar ve orada bulunan Yunan askerlerini süngüleriyle tamamen tepeledikten sonra Tınaztepe’yi işgal ettiler (Sürekli alkışlar, yaşasın Türkler, sesleri). Ve ben bu görüntüyü seyrederken, bir soruya bir cevap vermeyi hatırladım. “Bu tel örgüsünü nasıl geçebilirsiniz?” diyorlardı. Oradakilerine dedim ki: “İşte böyle ayaklarını kaldırır ve geçerler.” Bundan sonra Efendiler, saat dokuzda Belentepe düştü. Ve onun ardından Kaleciksivrisi düştü. Fakat, bunun daha kuzeyinde 1310 rakımlı Erkmentepesi hâlâ dayanıyordu. Bunun nedenini açıklayayım:



Biz, ağır topçularımızı mevzilere getirebilmek için yollar yapmaya mecbur olmuştuk. Bu bölgeyi bilenlerce bilinir ki, burası tekerlekli araçların hareketine uygun olmayan bir yerdir, yol yoktur. Bundan dolayı, ondan daha ilerisine yol yapabilmek için kesinlikle düşmanla çarpışmak gerekiyordu. Son 1310 rakımlı tepe, topçu ateşimizin etkisinden uzaktı. Orada taarruzlarımız tekerlek geçmediği için yalnız dağ topçuları ile korunmak zorundaydı. Onun için dayanıldı. Bu nokta, o kadar çok önemlidir ki, düşman, bütün kuvvetiyle ve bütün araçlarıyla orasını elde tutmaya çalışıyordu. Tınaztepe önemli mevzisinin batısında taarruz eden bölüklerimiz de bazı önemli noktalara, önemli mevzilere girmişlerdi.



Bu taarruz gününde, en sol tarafta bir fırkamız -57’nci fırka- taarruzlarını yöneltirken kuvvetlerini biraz birbirinden uzakça bulundurmuştu. Bu yüzden düşman üzerinde, etkili bir sıkıştırma yapamıyordu. O fırkanın komutanı Reşat Bey adında bir kişiydi. Bu kişiyi çok eskiden tanıyorum. Muş’ta beraber savaştık, Suriye’de çok savaşlar yaptık. Çok değerli bir askerdi, kendisinin bana çok sevgisi ve güveni vardı. Telefonla sordum: “Niçin hedefinize ulaşamadınız?” dedim. Cevap olarak dedi ki, “Yarım saat sonra bu hedeflere ulaşacağız.” Halbuki, yazık ki, yarım saatte bu hedefler ele geçirilememişti. Tekrar sorduğum zaman telefonda Reşat Bey’in son bir ayrılış mektubunu okudular, orada diyordu ki: “Yarım saat içinde size o mevzileri almak için söz verdiğim halde, sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam”.



Bu örneği, Reşat Beyin o hareketini övmek için söylemiyorum. Doğal olarak öyle bir uygulama ve öyle bir hareket bizce kabule değer değildir. Yalnız ordumuzda zabitanın, kumandanların kendilerine verilen vazifeyi ifada ortaya koydukları can atmayı ve namus hissini göstermek isterim.



Gerçekten ordumuzdaki subaylar ve yüce kumanda heyeti, birbirine karşı böyle bir sevgiyle, saygıyla, güvenle bağlıdırlar ve yukarıdan aldıkları emri bir namus kabul ederek yerine getirirler. Efendiler! Düşman yakın destek bölüğünü birinci yolda içeri soktu ve Balmahmut üzerinden ve Afyon’dan bile birtakım destek bölüğü çekti ve ayrıca otomobillerle çekilir toplar getirdi ve bizim elimize geçen noktaları tekrar geri almak için karşı taarruza geçti. Tınaztepe’nin batısında elde edilmiş olan mevziler, hemen tamamen düşman tarafından geri alındı ve Tınaztepe üzerine yönelttiği taarruzlar, başlangıçta askerlerimizin yandan piyade ve topçu ateşleri sayesinde, bir an için durdurulabildi. Fakat düşman eline geçti ve 1310 rakımlı tepe yerinde durdu. Aynı zamanda düşman, Kaleciksivrisi ile Akarçay arasında Afyon’un güneyinde, bir karşı taarruz hazırlığına kalkıştı sanılabilirdi. Gerçekten orada birtakım kuvvetler topladı ve bütün bu cephe üzerinde Işıklar yönüne genelinde, gayet yoğun bir topçu hazırlığına başladı. Düşmanın böyle bir hareketi çok akıllı ve çok beklenilirdi. O kadar beklenilirdi ki, biz bu hareketlere başlamadan önce düşmanın bizim üzerimizde en etkili bir hareketi olmak üzere, bunu kabul etmiştik.



Gerçekten düşman, böyle Karahisar’dan Akşehir genel yönüne yapılan bir taarruzda başarlı olduğunda seçkin kuvvetlerimiz batıda kalmış ve diğer kuvvetlerden ayrılmış olabiliyordu. Düşmanın bu kadar çok önemli olan girişimini daha önceden düşünmüş olduğumuzdan başarısızlığa sürmek için, gereken her türlü önlemler de alınmıştı.



Onun için bu düşman girişimi bizi korkutmadı. Bununla beraber, bu cephe üzerine ve bütün cephe üzerine yönelen askerlerimizin şiddetli ve kahramanca taarruzları, düşmanı bu harekete girişmekten önledi, düşman böyle bir şey yapmaya cesaret edemedi.

Tınaztepe’de düşman tamamen hâkim olduktan sonra orada bulunan kuvvetlerden bir alay -ki, ismini saygıyla ve övgüyle anmak istiyorum -57’nci alaydır- düşmana ateş kullanımına gerek görmeksizin süngüsünü taktı; düşman cephesine girdi. Bunun sonucu olarak gece Tınaztepe, çok derin ve sağlam bulunan Tınaztepe, baştan sona kadar elimize geçti (Alkışlar). 26 Ağustos akşamına kadar bu cephe üzerinde geçen olaylar bundan ibaretti. Yani, Akarçay’dan Tınaztepe’ye kadar uzayan mevziler üzerinde Kaleciksivrisi, Belentepe ve Tınaztepe elimize geçmişti.



Oradan sonraki mevzilere kuvvetlerimiz girememişlerdi. Bunun batısında hareket uygulayacak olan atlı kolordumuz, yüce bilginizle Afyon’un batısında Çayhisar vardır, Çayhisar’a kadar geldi. Daha ileriye çok kuvvet geçirmek için, henüz zaman kendisine pek izin vermiyordu. Fakat, atlı bölüğümüzün burada görünmesi hemen düşmanın dikkatini çekti ve düşman buna karşı Ayvalı-Karka yolunun kuzeyinden güneye doğru, batıya yönelik bir cephe almaya mecbur oldu. Harita üzerinde durum düşünüldüğü zaman kolaylıkla görülür ki, bu durum düşman kuşatmasının öncesidir. Düşman, doğuya ve güneye yöneldiği gibi, İzmir’e karşı, batıya da bir cephe almaya mecbur edilmişti. Bu durumla düşman kendi kendini bir kale içerisine koymuştur.



Diğer cephelerde, Afyon’un doğusundaki düşman mevzilerine de kuvvetlerimiz taarruz etmiştir ve orada bulunan düşman kuvvetlerinin, güneye gelip yardım etmesini önlemede başarılı olmuştur. Onun daha kuzeyinde düşman için olağanüstü öneme sahip olan Kazuçuran adında kuvvetli bir sağlam mevzi vardı. Oraya bizim bir fırkamız taarruz etti ve orasını aldı. Fakat düşman bu noktaya çok önem verdiğinden bölüğünü tekrar destekledi. Karşı taarruz yaptı ve bizim fırkayı oradan attı. Fakat aynı fırka tekrar şiddetle taarruz ederek aynı mevziyi bir daha aldı. Bunun daha kuzeyinde hareket eden bir atlı fırkamız vardı; bu da Döğer genel yönünde yürüdü, her önüne rastladığı düşmana taarruz etti ve bu sayede Döğer çevresinde bulunan üç fırka yedek kuvveti yerinden kıpırdayamadı (bravo sesleri). Bunun daha kuzeyinde Seyitgazi’ye yakın Hüsrevpaşa bölgesi vardır. O bölgede bulunan düşman kuvvetlerine taarruz eden bölüğümüz, aynı zamanda Eskişehir doğu cephesine taarruz eden kıtalarımız düşmanın üç fırkasını tespitte başarılı olmuştur. Ve bu taarruz eden kuvvetlerimiz oradaki düşmana göre, dörtte bir oranında idi.



Kocaeli grubunda da taarruz başladı. Bölüklerimiz verilen görevi başarıyla yerine getiriyorlardı. Menderes yöresindeki bütün bölükler bile verilen görevi başarıyla yapıyorlardı. Orada bir atlı fırkamız, Uşak’ın batısına kadar ilerleyerek düşmanın ulaşım yollarını kesmeye başlıyordu. Bundan dolayı 26 Ağustos akşamı durum bu idi. Eğer incelenecek olursa bu sonuç memnuniyete değerdir. Ve gerçekten Başkomutanlıkça memnuniyete değer görüldü…. Çünkü kuzeyde ve Menderes’te düşman kuvvetlerini, tam tasarladığımız gibi, bulunduğu yerlerde belirledik ve sonra Afyonkarahisar batısındaki çok sağlam bir yolun da en önemli dayanma noktasından üç yer elimize geçti.



27 Ağustos için yapılacak yeni bir şey yoktu. Bölükler, önceden almış oldukları hedeflere bir an önce ulaşmak için taarruzlarına devam edecekti. Nitekim öyle oldu. 27 Ağustos sabahı 1310 rakımlı tepeye karşı doğrudan doğruya Dördüncü Kolordu Komutanı Kemalettin Paşa’nın önderliğiyle gayet ustaca bir taarruz düzenlendi ve bunun sonucu olmak üzere, 1310 rakımlı Erkmentepesi düşmandan alındı ve buradaki düşman yenilmiş ve perişan bir şekilde kuzeye ve kuzeybatıya doğru atıldı. Bu şekilde Kaleciksivrisi’nden Tınaztepe’ye kadar olan iki kilometrelik bir gedik açılmış bulunuyordu.



Düşman cephesi burada yarılmıştır. Bunun ardından, bu gedikten geçerek, düşmanı bırakmamak ve tekrar taarruz etmek üzere, hareket edildi. Aynı zamanda diğer düşman mevzilerine karşı da yönelmiş olan taarruzlar yenilendi ve bu sonuç ile artık düşman tarafından, sağlam yollarının güvenle korunamaması durumu ortaya çıkmıştır. Gerçekten biraz sonra birbirini takip eden Tınaztepe’nin batısında bulunan mevziler bile birer, birer düşmeye başlamıştı ve Kaleciksivrisi cephesi bile düştü. Gerek bu durumdan, gerek Afyonkarahisar’ın doğusuna yöneltilen taarruzların etkisinden, orada bulunan düşman fırkaları bile mevzilerini terk ederek, batıya ve kuzey batıya doğru çekilmeye mecbur olmuşlardı. 27 Ağustos günü öğleden sonra saat beşte Sekizinci Fırkamız muzaffer olarak Afyonkarahisar’na girdi. Burada 20-22 kadar çeşitli cinste top alınmıştır. Karahisar’da da belki, henüz kesin hesabı bitmemiş olan savaş malzemesi, silâhlar ve karışık malzeme ganimet alınmıştır. Yalnız düşman, Karahisar’da ve ondan sonra her yerde yaptığı gibi, hemen şehri ateşledi. Bölüklerimizin hızla yetişmesi sayesinde yangının yayılmasına meydan verilmedi ve yanan yerler de bastırıldı. O gün, düşmanın önemli kuvvetleri kaleden atıldı ve böylece açık Meydan Savaşı’na mecbur kaldılar.



27 Ağustos akşamı durumu şöyle düşündük: Düşmanın henüz Eskişehir grubu yerindeydi ve Döker’deki yedek fırkaları henüz tamamen kullanılmamıştı. Diğer cephedeki düşman kuvveti tamamen duruyordu. O halde burada yendiğimiz düşmanın kuvveti dört ilâ beş fırkadan ibaretti. Bundan dolayı, düşman tekrar sol kolunu Eskişehir’e dayandırarak, onun güneyinde Döker ve daha güneye ininiz, Resulbaba sırtları vardır. Oradan batıya gidiniz, burada Dumlupınar mevzileri var; daha sonra Toklusivrisi mevzileri vardır ki, düşman bu yol üzerinde çekilen kuvvetleriyle tekrar savunma yapabildi. Zaten bu mevzilerde daha önce yapılmış ve hazırlanılmış ve tel örgülerle sağlamlaştırılmış hemen hemen Afyon’un doğusunda ve güneyindeki yerlere benzer kuvvetli yerler vardı. Onun için en akıllı ve beklenen hareket, düşman için, bu idi.



Bundan dolayı, düşmanı bu mevzide de yenmek için, güneyde bulunan Birinci Ordu, düşmanı sol kol ile kavrayarak, İzmir’e gitmesini önleyecek şekilde taarruza devam edecekti. İkinci Ordu, doğudan düşmanı kavrayarak, kuzeye, Kütahya üzerine gitmesini önleyecek şekilde taarruz edecekti. Artık ileriye geçmiş olan atlı kolordumuz da düşman kuvvetinin tamamen arkasında hareket uygulayacaktı. O gece düşündüklerimizi ertesi günü Hakkın yardımıyla ve tamamen düşündüğümüz gibi noktası noktasına uygulamak kolaylıkla oldu (bravo sesleri).



Birinci Ordu bölükleri kuzeye hareketinde, düşmana birçok yerlerde rastladı ve her rastladığı yerde çok kanlı savaşlar geçti. Örneğin: Balmahmut’un kuzey doğusunda Köprülü vardır; bir fırkamız, düşmanın orada bir fırkasını yakaladı. Gayet hızlı bir hareket sonucunda, düşman fırkası yenilerek, bütün silâhları ve otomobillerle sürüklenir üç ağır topunu bırakmaya zorlandı ve perişan surette Cankuyusu istikametinde firar etti. Ondan sonra Balmahmut istasyonunda yine bir fırkamız, düşmanın bir fırkasını yakaladı, savaşarak yendi. Kuzeye attı, ondan sonra, Oğlanmezarı, Başkilise, Kumari Çiftliği, Akçaşehir, Bakırcık, Tazılar’ın güneybatısı ve Toklusivrisi’nde düşmanla karşı karşıya gelindi ve buralarda, ciddî ve önemli savaşlar oldu ve fakat bazı fırkalarının direnmesine rağmen, sonunda yenilerek kuzeye atıldı. Yalnız Toklusivrisi’nde bulunan düşman direniyor ve yerinde durabiliyordu.

İkinci Ordu da verilen cephede batıya doğru yürüyüşüne devam ediyor ve savaşa girmek istiyordu.



Bütün bu savaşlar olurken, atlılarımız tamamen düşman bölüklerinin gerilerinde olmak üzere, hareket ediyordu. Örneğin: Olucak’ta ve Başkilise’de bazen piyade gibi, ateş savaşı yaptı ve fakat, sık sık kılıcını çekti ve dört nala düşman safları içerisine girdi. Arkadaşlar! Atlılarımızın burada gösterdiği kahramanlık, düşüncenin üstündedir ve anlatılamaz (şiddetli alkışlar). Henüz savaşa girmiş yeni düşman fırkalarını görür görmez atlılarımız dayanamıyorlardı, bunları durdurmaya imkân yoktu ve hemen kılıçlarını çekiyor ve düşmanın içerisine dalıyorlardı (Sürekli alkışlar) ve gerçekten bu kahramanlık sonucunda batıya çekilmek isteyen düşman bölükleri durmaya ve yeni bir durum almaya zorlandı. O sırada bir taraftan piyadelerimiz ve topçularımız yetişti ve düşmanı tekrar savaşmaya zorladık. 28 Ağustos günü, bu dediğim çeşitli savaşlarla geçti.



Bunun sonucunda yani 28 akşamı biz durumu şöyle düşündük: Artık düşmanın bu çok uygun olan mevzide savunmadan çok, arka yollardan saparak, Dumlupınar mevziine gitmesi, veyahut oradan Uşak mevzilerini tutmak istemesi gerekir. Arkadaşlar, burada düşmanın 4’üncü, 5’inci, 9’uncu, 12’nci, 13’üncü, 1’inci, 7’nci fırkaları vardı; yani toplam yedi fırkası vardı.



Bu meydan savaşı sırasında, yalnız birinci, yedinci fırkaları mağlup bir durumda, Dumlupınar’ın batısına geçebilmişlerdi. Diğer beş fırkası bu dediğim çerçevenin içerisinde kaldı. Dumlupınar’a geçen bu iki fırka, henüz düşmanın batıda yeni bir durumda bulunan ikinci fırkası ile birleşti ve bir kuvvet oldu.



Bundan dolayı, artık yapılacak şey, düşmanın bütün kuvvetlerini İzmir’e çekilmekten, kuzeye ve herhangi bir yere gitmekten önlemek gerekti… Bunun için, verilen emre göre, Birinci Ordu, artık bütün bölükleriyle batıya yönelecek, düşmandan önce Dumlupınar mevzilerini tutacak ve batıya çekilmek isteyen düşmana taarruz edecek idi. İkinci Ordu böylece, kuzeyden aynı düşmana taarruz etmek üzere, ilerleyecek ve atlı fırkaları Muratdağı ile Kütahya, Gediz şosesi bölgesinde toplanacak, düşmanın kuzeybatıya çekilmesine engel olmak görevine devam edecekti. Döker  yönünde hareket uygulamakta olan atlı fırkamızı söylemiştim. O da Altıntaş’a çekildi, diğer cephelerde, Eskişehir’de ve diğer yerlerde bütün bölükler verilen görevin yapılmasına devam edeceklerdi. Yani taarruzlarına devam ederek düşmanı durdurulacaktı.



29 Ağustosta Birinci Ordu, Olucak, Hamurköy, Çalköyü, Aslıhanlar üzerinden Dumlupınar’a gitmek isteyen beş düşman fırkasına çattı ve güneyden taarruza başladı. Dumlupınar’ın doğusunda, Kızılcaköy’den Murat Dağları üzerinde, Hasandede yönüne giden fırkamız da düşmanın Aslıhanlar’a gelmiş olan iki fırkasına rastladı ve hemen bu iki fırkaya taarruz etti. Bunun üzerine düşmanın Dumlupınar yolu kapatılmış oldu. İkinci Ordu da artık savaş temasına gelmişti. Ağustos’un 29’uncu günü, bu hareketlere devam ile geçti.



30 Ağustosta durum şöyle idi: Artık düşmanın beş fırkası Dumlupınar’a gitmekten de önlenmişti. Kütahya yönünde kuzeye gitmekten de önlenmişti. Yalnız kendisi için, bir kurtuluş noktası kalmıştı ki, o da Muratdağı’nın kuzeyindeki Kızıltaş deresi idi. Bu dere ve bu derenin içi, sarp patikalara sahip bulunuyordu. Yani hareket zordu ve bunun da karşısında atlı kolordumuz bulunuyordu. Bundan dolayı, düşmanın beş fırkası artık tamamen kuşatılmıştı.



Ağustos’un 30’uncu günü bu kuşatma hareketini kesin bir kazanç ile tamamlamış olmak için, savaşları yakından görmek ve yönlendirmek ve yönetmek, uygun görüldü. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanımız Paşa Hazretleri bizzat, kuzeye, İkinci Ordu tarafına ve atlı kolordusu yanına gitti. Ben de aynı zamanda güneyde Birinci Ordu yanına gittim. Birinci Ordu karargâhında durumu icap edenlere açıkladım ve büsbütün bölükleri hızlı bir taarruza isteklendirdim ve oradan da Dördüncü Kolordu Komutanın yanına gittim. Durum o kadar çekici idi ki daha ileriye kadar gitmekten kendimi önleyemedim. Çalköyü yakınında bir yere gittim. Burası düşmanın mevzi almak üzere bulunduğu bir yer idi. Oradan gördüğüme göre, Uşak’a dönen düşman kuvvetleri, doğrudan doğruya Yunan Başkomutan Trikopis’in emri altında olarak, Çalköyü’nün batısında Aydemir-Adatepe-Ağaçköy mevkilerinin oluşturduğu bir daire idi ve arkasını da Kızıltaş deresine vermiş idi. Birinci Ordu bölükleri de, bu daireyi doğudan ve güneyden sarmış bulunuyordu. İkinci Ordu, kuzeyden Çalköyü, Kırkpınar ve onun daha batısından sarmış bulunuyordu ve atlılarımıza bile oradan bu kuşatma hareketini oluşturmuş olan bölüklerle beraber sıkıştırma işi emrolundu ve artık hiçbir şeyden çekinmeye gerek kalmamış idi. Bütün topçuların mümkün olduğu kadar yakından ve hatta, açık mevziden ateş etmelerini emrettim. Ve gerçekten öğleden sonra bu düşman şaşkınlık belirtileri gösteriyordu. Kuzeye, doğuya, batıya, güneye başvuruyorlardı. Her taraf ateş ile kapanmış idi, aynı zamanda piyadelerimiz ateşten vazgeçerek, süngülerini taktı ve bir an önce düşman mevzilerine girmek için saldırdılar (Alkışlar).

Bu son durumdan iki buçuk saat sonra süngülerimiz düşman göğsüne girmiş ve mesele çözülmüş bulunuyordu. Aynı zamanda gece giriyordu ve sanki, gece karanlığı çok acı olan bu görüntüyü, dünyanın bakışlarından saklamak için acele ediyordu (gülmeler ve alkışlar). Gerçekten arkadaşlar, bu savaş cephesini ertesi günü gezdiğim zaman acı duymaktan kendimi alamadım. Bir asker için ve herhangi bir asker için, bu durum üzüntüyü gerektirir. Fakat Allah, bu işgalcilere bunu uygun görmüş olduğuna göre; burada bu duruma düşenler asker değildir. Bunlar herhalde caniler ve katillerdir (yaşa sesleri, alkışlar).



Artık düşmanın beş fırkası, doğal olarak pek çok kayba düştükten sonra geri kalanları teslim olduklarını bildirmeye başladı. Bu teslim alma uygulaması birkaç gün devam etti ve sonunda şuraya buraya başvurup kurtulma imkânını bulamayan Başkomutan Trikopis de arta kalanlar ile teslim olacak adam arıyordu. Rastlantı ile oralarda bir istihkâm teğmenimiz vardı. Ona haber göndermiş “Teğmen Efendi buyursun” demiş ve hemen atına binmiş birkaç askerle beraber dereye inmiş orada savaş safı düzeninde bekleyen ordu artığını görmüştür. Bunlar, hemen generalleri ve subayları ve askerleri ile beraber bu subayımızı selâmlayarak teslim olduklarını bildirdiler! (Alkışlar).



Arkadaşlar! Bu savaş, bu son aşama geçerken, kuzeyden Eskişehir, Seyitgazi tarafından bir düşman fırkasının güneye doğru gelmekte olduğunu gördük, bu durum o kadar heyecan verici ve müthiş idi ki, bu fırkanın görülmesi bizi biraz isteklendirdi ve mutlaka gelmesini diledik. Ancak bu fırka durumu anlamış olacak ki, yönünü değiştirdi, kayboldu. Sonra gördük ki, bu fırka Kütahya yönüne gitmişti ve fakat sonra da anladık ki oradan Gediz yönüne yönelmiş, çünkü her tarafta askerlerimize rastlamıştır. Askerlerimizin taarruzuna uğramıştır. Biraz orada ve biraz burada yenildikten sonra Gediz yönüne geldi ve bölüklerimiz tarafından yakalanarak, bir tarafa itildi (gülmeler). Bu fırka düşmanın 15’inci fırkası idi. 30 Ağustos günü Toklusivrisi’nde bulunan düşman, oraya taarruz eden bölükler sürülmüş, Toklusivrisi ve onun yakınında ve batısındaki mevziler elimize geçmişti. Fakat biraz önce açıkladığım gibi, düşmanın o çevrede bulunan ikinci fırkası batıya çekilebilen birinci ve yedinci fırkalarla da birleşerek, tekrar karşı taarruza geçmiştir. Orada zayıf bulduğu bölüğümüzü biraz da geri sürmüştü. Fakat buradaki bölüklerimiz desteklenerek, ertesi gün bu üç düşman fırkası tekrar yenildi ve Uşak yönüne atıldı. Eskişehir’de gerileme belirtileri görülmeye başladı.



Bundan dolayı, 31 Ağustos sabahı durum şöyle düşünüldü: Düşmanın burada beş fırkası yok ve esir edildiği gibi, düşmanın mağlup üç fırkası İzmir genel yönünde geriliyor, Eskişehir’deki düşman grubu, bir fırkası ayrılmış olduğu halde, gerileme belirtileri gösteriyordu. Bundan dolayı, meydan savaşı son bulmuştu. Gerçekten, 26 Ağustos sabahı başlayan ve beş gün, beş gece devam eden Afyonkarahisar ve Dumlupınar Meydan Savaşı son bulmuş ve düşmanın seçkin kuvvetleri yok edilmişti. Arkadaşlar, bu Meydan Savaşı’nın akışı sırasında topçularımızın, piyadelerimizin, atlılarımızın, makineli tüfeklerimizin, tayyarecilerimizin ve her sınıf askerlerimizin gösterdikleri gayret ve kahramanlık, her türlü övgünün üstündedir ve özellikle askerlerimizin Yunan ordusunun kalp ve vicdanına verdiği dehşet çok önemlidir. O korku ve dehşet, buradaki yok edilmiş ve çökertilmiş olan bölüklerden başka bütün Yunan ordusuna yayılmış bulunuyordu. Ardından gelen hareketler bunun kesin şahidi olmuştur. 



Sonuç olarak arkadaşlar, Yunan ordusunun vicdanında,  fikrinde meydana gelen bu korku, bütün Yunana milletine geçmişti (kahrolsun sesleri). O kadar ki, adalarda bulunan Yunanlılar, Türk ordusu geliyor diye kaçmaya girişiyordu (gülmeler). Arada deniz olduğunu unutuyorlardı (gülmeler) ve kaçamadığından ve kaçamayacağını anladığından dolayı delirenler vardı. Bundan dolayı, bu meydan savaşı, gerçekten düşmanlarımız için çok yok edicidir ve korku vermiştir. Bu savaşın sonucu Yunanlılar’ın ve Rumların kalbini sındırmıştır. Bundan dolayı, bu savaşa “Rum Sındığı Meydan Savaşı” demek çok uygun olur. Bu şekilde Afyon- Karahisar’dan İzmir’e kadar dört yüz küsur kilometrelik uzaklık, birçok meydan savaşları da yaşanarak, ordularımız tarafından on beş günde alınmış ve millî ordunun bu üstün kudret ve hareketi özellikle anılmaya değer bulunmuştur. Meydan Savaşı’nın bitiminden sonra durumu şöyle düşündük: Düşmanın İzmir yönünde çekilebilen üç fırkası vardı. Birinci, ikinci ve yedinci fırkalar… Eskişehir’de ve Kocaeli grubumuzun karşısında üç, dört fırka kadar vardı. Bu fırkaların hızla çekilmesi ve Mudanya’dan vapurlara bindirilip İzmir’e götürülmeleri bekleniyordu. Düşman için en doğru hareket buydu. Trakya’da ve şurada, burada bulunan kuvvetlerden de hemen İzmir’e getirmek mümkündü.



Şöyle, böyle düşman belki bu şekilde sekiz ilâ on fırkayı İzmir’in doğusunda toplayabilirdi ve İzmir’in doğusunda gerçekten, dar, sarp ve kuvvetli arazi vardı. Bu kuvvetlerle böyle bir mevziyi savunabilirdi ve böyle yapmaları gerekirdi (gülmeler). 

Akıl ve anlayışlılığın seçtiği bu şeyi Yunanlıların yapacağını da kabul etmek gerekti ve artık ordularımızı bu bakış açısından yönlendiriyor ve yönetiyorduk. Yani Birinci ve İkinci Ordular, seçkin kuvvetleriyle ve atlı kolordusu durmadan İzmir’e kadar takiplerine devam edecekti, düşmanın durmasına ve düzen almasına zaman bırakmayacaktı ve bu hareketler, bütün ordu ile bütün ağır topçusuyla ve bütün araçlarıyla birlikte uygulanacaktı.



Ordu, düşmana her nerede ve herhangi bir yerde rastlarsa, mutlaka ve hemen vuracak, derhal mağlup edecekti. Ordu bu emir dairesinde yürüdü. Diğer taraftan da Eskişehir’den ve Kocaeli grubumuzun karşısından kurtulmuş olan düşmanın böyle geri dönmesi, yok olmaya dönüşmesi isteniyordu. Bunun için zaten Eskişehir’den taarruz ve düşmanı takip eden kuvvetlerimizi, Kütahya üzerinden gönderdiğimiz atlı ve piyade kuvvetleriyle destekledik. Bu kuvvetler, doğrudan doğruya İnönü’ne yöneldi ve gerçekten orada, Eskişehir’den çekilen düşmanla karşı karşıya geldi ve yapılan savaşta düşman yenildi ve Bursa genel yönünde gerilemeye başladı.



Daha kuzeyde de anılmaya değer bir hareket vardı, şöyle ki: Kocaeli grubu komutanı, kendisi yönetmek üzere düzenlediği bir müfreze ile Gemlik, İznik arasındaki dar ve çok kuvvetli düşman mevziine atıldı ve mevziiyi parçaladı. Doğrudan doğruya Eskişehir’den çekilen düşman kuvvetlerinin geri dönüş yolu üzerine en önemli ve kesin etkiyi uyguladı. Bu hareketlere karşı Eskişehir yönünden gelen düşman, çekilmekten başka bir şey düşünmüyordu. Yalnız çekilirken büsbütün yok olmamak üzere şurada burada özellikle Keşişdağı ile İznik Gölü arasında, senelerden beri var olan ve her sene biraz daha sağlamlaştırdığı mevzilerine çekildi ve orada durdu ve Gemlik’le İznik arasındaki cepheyi hemen sağlamlaştırdı.

Arkadaşlar! Birçok ayrıntılarla sizi yormamak için İzmir yönündeki genel taarruzun bütün ayrıntılarını söylemeyeceğim. Yalnız düşman, Dumlupınar’dan sonra Uşak yönüne, Alaşehir’de, Salihli ve Ahmetli’de ve Kasaba’da ve en sonunda, İzmir’in doğusunda Nif’te durmaya kalkıştı. Bir taraftan da İzmir’e dışardan bölükler getiriliyordu. Fakat, her durmak girişimi, anlattığım düzenlemelerimiz ve hemen arkasından taarruzumuzla karşılanmış, düşman her durma girişiminde, bir daha yenilerek, çekilebilmekten önlenmiştir. Yani düşman ordusu çekilememiştir.



Arkadaşlar! Savaşı kabul eden düşman bölükleri, sağa, sola dağılmıştır. Çekilen bölük yoktur. Yalnız birtakım kaçaklar vardır. Sonunda, ordularımız 9 Eylül’de İzmir’e yaklaştı ve o gün öğleden önce saat 10’da atlı ve piyadelerimiz, aynı zamanda İzmir’e girdi. Biz bu görüntüyü İzmir’in doğusunda bir Belkahve vardır – belki içinizde bilenler bulunur- oradan, İzmir Körfezi’nin yüzeyine yansıyan bir izdüşüm hâlinde seyrediyorduk. Ertesi gün doğrudan İzmir’in içine girdik ve hükûmet konağına yerleştik (şükürler olsun sesleri, alkışlar).



Diğer taraftan Bursa yönüne çekilen ve Keşişdağı ile İznik arasında tutunmak isteyen düşman da yenilmiş ve Bursa yönünde takip edilmiştir. Orada da 9 Eylül akşamı, Bursa’nın doğusunda savunma yapmak isteyen düşman artçıları atıldıktan sonra, Bursa’ya bölüklerimiz girmiş bulunuyordu. Burada yenilen düşmanın 11’inci fırkası vardı; iki bağımsız piyade alayı ile desteklenmiş olduğu halde… Bir de 10.uncu ve 3.üncü fırkaları vardı. Biraz önce söylemiştim ki, düşmanın kuzey grubuna bağlı 15’inci fırkası aşağıda, Gediz bölgesinde perişan olmuştu.



İzmir’e girdikten birkaç saat sonra, yeni bir askerî hareketle karşı karşıya geldiğimizi anladık. Gerçekten, Menderes yakınındaki iki alay kadar düşman bölükleri toplanmış, İzmir’in sonundan habersiz olacaklar ki, Seydiköy’ü üzerinden, güneyden İzmir’e geliyorlardı (gülmeler). Bunun arkasından da bizim 3.üncü Atlı Fırkamız takip ediyordu. Sonunda İzmir’in çevre mahallelerine girdikten sonra bizim orada olduğumuzu haber aldı ve hemen gelecek için, gönderilen piyade ve atlı bölüklerimizle kısa bir savaşın ardından bu iki alay olduğu gibi teslim olmayı seçti.



Biraz önce de söylediğim gibi bölük hâlinde çekilen düşman yoktur. Fakat kaçan düşman askerleri vardır. Kaçaklar İzmir’e geldikleri zaman oradaki vapurlar- vapurun içerisindekilerin heyecanı ile olacaktır ki- durmaktan vazgeçmişler ve çekilip gitmişlerdir. Bundan dolayı, bu zavallılar Urla yarımadasına sapmak zorunda kaldılar. Bunun için de Urla’yı, Çeşme’yi temizlemek üzere bazı bölükleri görevlendirdik. Çekilen bu perişan fertlerin, denizden Yunan donanması tarafından korunması üzerine bazı yerlerde durur gibi oldular, bunlar tekrar parçalanarak, sonunda 16 Eylül’de bu yönde en son Yunan kaçakları, Yunan askerleri kendilerini ya denize, ya vapura veya sandala atarak memleketimizden çekilmiş oldular (Alkışlar).



Kuzey’de hareketler şu şekilde gelişiyordu: 9-10 Eylülden sonra düşman, doğrudan doğruya Bursa üzerinden takiplerde bulunan bölüklerimizle sıkıştırılıyordu. İznik Gölü’nün batısından Mudanya yönünde yürüyen kuvvetlerimiz düşmanın orada bulunan 11’inci fırkasıyla 55 ve 47’nci bağımsız piyade alaylarıyla karşılaştı. Bu düşman, vapurlara binemeyeceğine inanmış olacak ki, başında fırka komutanı olduğu halde (202) subay ve (6000) asker ve bütün bataryaları ve bütün depolarıyla beraber teslim oldu. Ondan sonra kurtulabilen üçüncü ve onuncu fırkalardır. Burada işini bitiren bölüklerimiz, bunların peşine düştü ve Bandırma yönünde bunları takip etti. Bu taarruzumuzu durdurmak için öncelikle, Bandırma’nın doğusunda giriştiği savunmada başarılı olmadı, yenildi ve çok kayıp verdi. Sonunda Bandırma yarımadasının içine girmekle kendini kurtaracağını sandı. Bununla beraber takiplerimiz sonucunda çok azı buna başarılı olabildi. Ayın 18’inde bu fırkalardan yalnız iki piyade alayı oradaki vapurlara binebilmiştir. O halde düşmanın 3’üncü, 10’uncu ve 11’inci fırkalarının da sonu anlaşılıyordu. 15’inci fırkanın sonunu gördük, diğer beş fırkanın macerasını da gördük; diğer üç fırkanınkini de gördük. Arkadaşlar, bunları toplarsanız, on iki eder. Zaten Anadolu’da bulunan Yunan fırkalarının sayısı da on ikiden ibarettir.



Harekâtların ayrıntılarını anlatmaktan vazgeçtim, fakat, bir şeyi tekrar etmek gerekir. O da şudur: Bu düşman çekilirken, uğradığı her yeri yakmış, yıkmış ve zavallı, savunmasız halkı, kadın ve çocukları öldürmüş ve yakmıştır (kahrolsun! Sesleri). Bu korkunç faciayı tam bir lânet ve nefretle anmak gerekir (lânet olsun! Sesleri). Arkadaşlar! Biz, bu harekâtları, sonuçlarını tamamen bilerek yaptık, bütün bunlar belki bütün dünyaya hayret verecektir. Onun için ordumuzun gücünü anlamayanlar bu kocaman eseri beklenmeyen bir rastlantı eseri gibi göstermek istiyorlar. Fakat, hiçbir zaman öyle değildir. Harekâtlar bütün ayrıntılarına kadar tamamen düşünülmüş, belirlenmiş, hazırlanmış, yönetilmiş ve sonuçlandırılmıştır (Sürekli alkışlar).



Düşman ordusu, taarruzumuz karşısında, bu felâkete düşmemek için ne yapmak gerekirse hepsini yapmaktan geri durmamıştır. Gerçekten ordumuzun öyle hareket edeceğine ve böyle yok edici bir sonuç alacağına benim inancım vardı. Tam bir saygıyla bildirmek zorundayım ki, doğrudan doğruya askerî harekâtler ile ilgili ve bunu hazırlama ve yönetmeye görevli olan her üç kişi de benimle tamamen aynı düşüncede idiler. Bildirmek zorundayım ki, aynı kuvvet ve inançla bana katılan bu kişilerden birisi saygıdeğer Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa (Alkışlar). Diğeri Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve üçüncüsü de Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa’dır..



Ordu komutanları paşalar hazretleri ile kolordu ve fırka komutanları harekâtları büyük bir cesaret ve yetenekle yönetmişler ve diğer bütün komutanlarımız da imrenmeye ve övmeye değer bir özveriyle görev yapmışlardır.

Bu harekâte başlamadan önce, yani en son gün, başta bulunan kişilerle birbirimize dedik ki: Taarruz edeceğiz, aralıksız takip edeceğiz ve düşmanı yok ederek, sonunda mutlaka başarılı olacağız.



Bu düşünceye sahip olmayanlar da vardı. Arkadaşlar, bu inanca sahip olmayanlar değil, ordumuzun yerinden kımıldayamayacağı ve taarruz yeteneğinden mahrum olduğu fikrine kapılan bazı kimseler de vardı, belki de bu fikir ve bu sözlerin söylenmiş olması, düşmanlarımızı çok ümitlendirdi. Belki de doğru oldu. Fakat, bugün gerçekleşen sonucun tarihimizi kuvvetle şereflendirmesine işaret etmiş olduklarından dolayı onlara da ayrıca teşekkür etmek gerekir (gülmeler).



Arkadaşlar, biraz önce de bildirdiğim gibi, siyasal girişimlerde son noktaya geldiğimize inandıktan sonra bu harekâte başladık. İzmir’e ulaşmamızda ordu tekrar siyasete değindi. Tabiî esası Hariciye Vekaletine ait meselelerdendir. Yalnız orduya değinen noktayı açıklayayım. İzmir’e girdiğimiz zaman orada bir İtilâf donanması vardı, İngiliz amiralinin yönetimi altında olmak üzere… bunlar benimle görüşmeye gelmediler ve gelmek de istemediler. Yalnız orada bulunan Birinci Kolordu Komutanı ile görüştüler ki, görüşmelerinin içeriği şu idi: Orada bunların tabiî tebaaları vardı. Onlar hakkında bir güven elde etmek istiyorlardı. Yalnız İngiliz amiralinin Birinci Ordu Komutanı ile yaptığı görüşme; belki siyasal ilişkilerin kaynağı kabul edilebilir. Bu amiral, Birinci Ordu Komutanı’na şu soruyu sormuştur: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin, Büyük Britanya Hükûmetine karşı durumu nedir? Yani savaş durumunda mı? Barış durumunda mı kabul ediliyor?” Bunun üzerine kumandanımız da şu şekilde karşılık vermiştir: “Bu soruya cevap verebilmem için öncelikle, Büyük Britanya Hükûmetinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti hakkında durumu nedir? Bizimle barış durumunda mı? Yoksa savaş durumunda mıdır?” Amiral “Siyasal ilişkilerin var olmadığını ve bunun geri verilmesi gerektiğini” söylemiş, komutanımız da “evet, siyasal ilişkilerin isteğe değer olduğunu, fakat, bunun geri verilmesi için, özel şekiller bulunduğunu -yani formalite- ve bunların ise ancak iki hükûmet arasında yapılabileceğini” söylemiştir. İyi niyetle geçmiş olan bu görüşme sonucunda; fiilen savaş durumunda olmadığımız fikri taraflarca kabul edilmiş oluyor. Fakat onun ardından orada bulunan bir İngiliz -ki zamanında konsolos imiş- beni görmek istedi. Doğal olarak konsolosların uygulamalarıyla veyahut konsolos gibi görev yaptığını söyleyenlerle orada görev yapan valimiz görüşebilirdi. Fakat bu kişi mutlaka beni görmek istedi. Ben de en sonunda kabul ettim. Kendisi birtakım güvence istemeye kalkıştı ve aşırı olarak birtakım önerilerde bulunuyordu. Doğal olarak kendisini ileri sürdüğü gibi, tanımıyordum, çünkü hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce onaylanmış bir uygulama geçmiş değildi, o bütün bunlardan gücenmişti. Bana dedi ki: “Siz, İngiltere Hükûmetine savaş mı ilân ediyorsunuz?” Siyasal ilişkiler geri verilmiş değildi ki, yeniden savaş ilân edilsin! Böyle iken bu sözlerin söylenmesi bir yanlış anlama doğurdu. Ve bu kişi, bunun üzerine şuna, buna gitmiş ve özellikle amirallere de savaş ilânından söz etmiştir. Bunun ardından idi ki, İngiliz amiralinden bir mektup aldım. Diyordu ki:

“Konsolosumuzu kabul etmiş ve kendisine savaşa dair sözler söylemişsiniz. Halbuki Birinci Ordu Komutanıyla aramızda buna dair bir kelime söylenmemiştir. Gerçek düşüncenizi öğrenirsem hükûmetime bildireceğim”.



Ben buna cevap verdim. Birinci Ordu Komutanı ile amiral arasında geçen görüşmeye benim de katıldığımı söyledim. Yani aramızda siyasal ilişkiler yoktur, avdeti, şayan-ı arzudur. Bu fikre katıldım ve cevap verdim. Benim bu cevabım, İngiliz amiraline memnuniyet vermiş, yalnız, ben onun mektubunu özel kabul ettiğim için, özel cevap vermiştim. O ise, mektubunun özel olmadığını ve İtilâf Devletleri adına olduğunu, mektubumu götüren subaya söylemiş ve ek olarak demiş ki: “Bunu ilgili devletlere yazacağım, alacağım cevabı bildiririm.” Ondan sonra idi ki, General Pelle, benimle görüşmek istedi ve İzmir’e geldi. General Pelle, yarı resmî bir durumda geliyordu. Fakat, elbette hükûmeti tarafından gönderilmiş olduğuna şüphe yoktur. Özellikle askerî harekâtlerimizin Çanakkale ve İstanbul yönlerinde, kendilerince tarafsız kabul ettikleri bir bölgeye girmemesini söyledi. Halbuki şimdiye kadar Hükûmetimize tarafsız bölgeden söz edilmemiş, ve Hükûmetimizce böyle bir bölge sınırı kabul edilmiş değildi. Bu nedenle ben, kendisine öyle bir bölgenin olduğuna dair bilgimiz yok dedim. Ve düşmanı takip için yürümeye zorunlu olduğumuzu söyledim, ondan sonra dedi ki: Mösyö Franklen Buyyon’dan özel bir telgraf aldım. Mösyö Franklen Buyyon, benim kişisel arkadaşımdır ve o sıfatla benimle görüşmek istiyordu. Kendisini İzmir’de görebileceğimi cevap olarak bildirdim. Gerçekten, İzmir’e geldi. Geldikten sonra anlaşıldı ki, Mösyö Franklen Buyyon, Fransa Hükûmeti tarafından ve İngiltere ve İtalya Hükûmetlerinin de uygun katılımı ile benimle görüşmeye geliyordu. Bu sırada arkadaşlar, yani ordularımız İstanbul ve Çanakkale üzerinden geçerek, Trakya’da bile düşmanı takip etmek, yenmek ve millî sınırımızın son ucuna kadar ulaşmak üzere idi ki, Hükûmetimize ulaştırılmak üzere, bir örneği de Başkomutanlığa verilen ve içindekileri doğal olarak dikkatlerini çeken nota geldi. Bu nota, gerçekçi olarak, iki noktayı içerir. Biri, askerî harekâtların gerçekleşmesine dair, yani yalnız askerî harekâtlara dairdir. Diğeri barışa, konferansa dairdir. Ben yalnız askerî tarafa dair olan noktasına değineceğim. Elbette Hükûmetimiz bu noktaya cevap verecektir. Askerî kısmında istenen şey askerî harekâtların durmasına dairdi. Halbuki biz millî sınırlarımıza kadar memleket bölgelerimizi düşmandan temizlemek zorundayız. Fakat, mutlaka bunu savaş ve dövüş ile yapmaya da istekli değiliz. Meclisiniz’in ve Hükûmetinizin görüşü mutlaka savaşmak, mutlaka kan dökmek ve millî amacımızı süngü ile ele geçirmek değildir. Bundan dolayı, 1914 sınırımıza kadar Trakya’daki düşman bölükleri çıkarılırsa fazla bir harekât yapmaya gerek olmaz. Boğazlar meselesine gelince: Misak-ı Millîmizde açıkça belirtilmiş olduğu gibi Boğazların serbestliğini isteyenlerden birisi ve belki de birincisi biziz. Bundan dolayı, Boğazların da serbestliğini bozmak için bir düşüncemiz de yoktur. İşte bu düşüncelere dayanarak notada belirtilen askerî konferansa Başkomutanlık uymuştur. Bu, Mudanya Konferansında belirlenecek şeyler, bildirdiğim gibi Trakya’nın boşaltılıp bize devredilip verilmesidir. Buna karşılık biz de ordularımızı Boğazdan uzak bulunduracağız. Bunun şekil ve ayrıntıları Başkomutanlık adına olağanüstü yetkiyi taşıyarak toplantıya gitmiş olan Batı Cephesi Orduları Komutanı İsmet Paşa ile diğer generaller tarafından belirlenecektir. Herhalde Trakya’nın bir an önce boşaltılması gerekir. Çünkü Yunanlılar, Anadolu’da boşalttıkları yerlerde olduğu gibi, orada da zulüm uyguluyorlar. Ölüm saçıyorlar, yakıp yıkıyorlar.

Sizlerin de bilginiz olduğu üzere, son günlerde Yunanistan’da ihtilâl, isyan çıkmıştır. Karmakarışıklık vardır ve bundan dolayı, dindaşlarımızı bir an önce kurtarmak zorundayız. Orayı hemen teslim etmek bir acil önlemdir ve İtilâf Devletleri’nin de bu konuda bize yardım etmesini ve bu meselenin çabuklaştırılmasını ve kolaylaştırılmasını rica ettik. Bu gerçekler üzerine dünden beri Mudanya’da konuşmalar geçmektedir. Sonucunu anlayacağız.



Arkadaşlar! Üç seneden beridir yolunda çalıştığımız yüce ve kutsal amaç, milletin genel ve ortak gayret ve çalışmasıyla şükürler olsun gerçekleşiyor (şükürler olsun sesleri). Bizi istediklerimizden alıkoyacak ortada hiçbir engel kalmamıştır (Alkışlar). Etraflı olarak açıkladığım nedenle düşman ordusu tamamen yok edilmiştir. Yunan ordusunun en son askerinden bile Anadolumuz temizlenmiştir (Alkışlar). Kahraman askerîmizin süngülerinden canlarını kurtaranlar, dünyada sonsuza dek utanılacak bir hızla ancak kaçmışlardır (şiddetli alkışlar). Bu kaçaklar, asker değil, fakat, haydutlar, canilerdir. Demin de bildirdiğim gibi, her geçtikleri yerde savunmasız bir durumda bulunan kadınlarımızı, çocuklarımızı, ihtiyarlarımızı kesmişler ve yakmışlar (kahrolsun, lânet! Sesleri), birçok şehirlerimizi ateşlere vermişler ve viraneliğe çevirmişlerdir. Bu, zulüm ve vahşetin etkisini bütün insanlık ve medeniyet dünyası umarım ki, hissedecektir. Arkadaşlar, Kral Konstantin’in memleketimizin en zengin ve en bayındır yerlerine dikilen gözleri bugün yine-kendi cani askerleri tarafından atıldığı zindanında- kan ağlıyor (kahrolsun! Sesleri). Sevgili milletimizin hiçbir zaman zincir altına girmeyecek olan hürriyet ve istiklâline göz diken, cana kıymak isteyen Yunan milleti, bugün baştan aşağıya kadar isyan ateşi içinde matem saatleri yaşıyor (daha perişan olsun! sesleri) ve yarının endişesiyle perişan bir haldedir. Görüyorsunuz ki, bize yapmak istedikleri bütün kötülükleri Allah onların başına çevirdi. Allah’ın adaletinin bu kadar açık görünmesine hep beraber, şükredelim (hamdolsun, sesleri).



Arkadaşlar! Bu Anadolu zaferi, tarih arasında, bir millet tarafından tamamen benimsenen bir fikrin ne kadar güçlü ve ne kadar canlandırıcı bir kuvvet olduğunun en güzel örneği olarak kalacaktır (şiddetli alkışlar). Önümüze dikilen bütün engelleri birer birer yıkıp aştıktan sonra bugün artık Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içinde, mutlu, rahat ve hür yaşamak için her ne gerekse, bunların hepsini elde edeceğiz (Alkışlar). Düşman elleriyle viran olmuş ve milletimiz tarafından her köşesini kurtarmak için seve seve can verilmiş ve çocuklarımızın kanıyla sulanmış olan yurdumuzun ufkunda artık barışın tatlı güneşi gecikmeyecektir (inşallah sesleri).

Arkadaşlar! Milletimiz, tek bir adam gibi, gösterdiği sarsılmaz birlik ve gayret sayesinde bu başarıyı kazanmıştır (teşekkür ederiz, varol! Sesleri). Milletimizin barış işlerinde de, barıştan sonraki işlerde de, aynı çalışma ve gayret ve birliği göstererek, bu zaferi tamamlayacağına şüphe yoktur (hiç şüphe yok! Sesleri). Bu zafer, bize bir imkân veriyor. Biz, bu imkânı memleketimizin, milletimizin aydın, mutlu ve rahat geleceği için kullanacağız (inşallah sesleri).



Arkadaşlar! Sözlerime son vermeden önce tam bir övünmeyle şunu bildireyim: Bu harekâtı yapan bir ordunun babalarından ve analarından ibaret olan milletimiz, bütün dünyaya karşı en yüksek saygı yerini ve değer yerini kazanmıştır. Milletimiz çekinmeksizin övünebilir. Bu, en kuvvetli şartlarda hakkıdır ve böyle bir milletin âciz bir ferdi olmakla en büyük mutluluğu duyuyorum (Sürekli alkışlar).



Bu savaş meydanlarında, eşsiz kahramanlıklar ve yiğitlikler göstermiş olan subaylarımızın, askerlerimizin ve komutanlarımızın her birinin ayrı ayrı bir hikâye, bir destan oluşturan harekâtlarını tam bir saygı ve övgüyle anıyorum (Alkışlar). Ve bu yiğitlik meydanlarında Allah’ın rahmetine kavuşan şehitlerimizin şerefli ruhlarına hep beraber fâtihalar gönderelim (ayakta fâtihalar okundu). Arkadaşlar! En son sözüm budur. Yiğitlik meydanında ölenlerin analarına ve babalarına başsağlığı dilemeler değil, fakat tebriklerimizi ulaştıralım (şiddetli alkışlar).