Claude Farrere Şerefine Verilen Çay Ziyafetinde

Claude Farrére’in Mustafa Kemal’i ziyaret etmek üzere İzmit’e gelişinde:

Efendiler!



Türkiye’nin ve Türkiye halkının çok değerli dostu olan Mösyö Claude Farrére’i içimizde görmekten doğan duygularımı açıkça belirtmeği bir görev sayarım. Aziz ve saygıdeğer dostumuz Mösyö Claude Farrére, soylu kişiliğinizi, bir kıyısında olsa bile hür ve bağımsız Türkiye topraklarında kabul etmekle çok sevinçli ve mutluyum. Bu sevincim bana ait olduğu kadar  geneldir. Saygıdeğer misafirimiz, güveniniz ki bu dakikada İzmit körfezinden Kars kalesine, Karadeniz sahillerinden Arabistan vahalarına kadar milletimizin kalbi, kıymetli dostumuza karşı aynı dostluk hissi ve takdir ile çarpmaktadır.



Efendiler! Mösyö Claude Farrére Türkiye’nin gerçekten ve cidden dostu olduğunu çok belirgin bir şekilde kanıtlamıştır. Memleketimiz öldürücü dakikalar yaşarken, milletimiz zulümlerle karşı karşıya bulunurken, dünyanın bütün adaletsizlikleri üzerimize yöneltilirken, bu zulme karşı gökyüzüne yükselen yüce bir ses, insanî bir ses duyuluyordu. O sesin sahibi, huzurunda bulunmakla mutlu olduğumuz Claude Farrère’dir.



Efendiler! insanlar; âdetlerini, ahlâklarını, duygularını hatta fikirlerini artırma ve eğitmede, içinde yetiştikleri sosyal heyetin genel eğilimlerinden kurtulamazlar. Fakat bazı büyük yaradılışlar vardır ki, onlar yalnız tarafı ve taraftarı oldukları sosyal heyete karşı kalplerini ve ruhlarını aynı halde tutarlar. İşte Mösyö Claude Farrère, bu büyük insanlardan biridir. Dostumuzun bundan başka bir özelliği daha vardır: Kendisi pek soylu olan, hürriyet ve bağımsızlığını bütün dünyaya tanıtmak için kanlar döken, inkılâplar yapan büyük bir milletin seçkin evlâdıdır. Türkiye ve Türk halkı ile bu kadar kalpten ilgilere sahip olan bir kişinin Türkiye’yi bugün yaşadığı kötü dakikalarında bizzat ziyaret etmek istemesi zaten beklenirdi. Dostumuz bu dakikayı çok güzel değerlendirmiş ve gerçekten ümit edildiği ve beklendiği gibi İstanbul’dan sonra buraya gelmek zahmetine katlanmışlardır.



Dostumuzun İstanbul’da geçirdiği beş on gün zarfında, elde ettiği izlenimleri bilmem, fakat İstanbul’da henüz düşmanların süngüleri ve tehditleri altında yaşayan o zavallı, o kötü talihli vatandaşlarımızın kalplerindeki acılara elbette temas etmiştir. Bir Türk dostu için bu ilgilenmenin oluşturacağı izlenimlerin çok acı ve dertli olacağını kabul etmek gerekir. O çevrede yıllardan beri, bu zavallı milletin kaderini elinde tutmuş ve onun geleceğiyle oynamış ve sonra kendisini bırakıvermiş birtakım kötü talihlilerin bulunması da acı bir şeydir. Eğer dostumuz Claude Farrère gezilerine İstanbul’da son verselerdi, bu geziyi tamamlanmamış saymak mecburi olurdu. Türkiye’nin bugünkü gerçek manzarasını görmek için böyle esaret altında bulunan değil, hürriyet ve bağımsızlığını korumakla mutlu olan bir çevreye gelmek gerekiyordu.



Efendiler, Türk halkı asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı bir hayatî gereklilik kabul etmiş bir ırkın kahraman evlâtlarıdır. Bu millet istiklâlsiz yaşamamıştır. Yaşayamaz ve yaşamayacaktır.



Fakat bu milletin kaderini ellerine alan birtakım insanlar keyfî ve despotça kötü yönetimleriyle onun hayatını yok etmeye niyetlenmiş düşmanların uygulamalarının etkileri ile âdeta onu şaşırtmışlardı. Milletimiz bağımsızlığına vurulan darbeler ve varlığına açılan yarıklar karşısında göz yaşları döküyordu. Dostla düşmanı ayıramayacak bir hale getirilmişti. Bu manzara karşısında acı düşüncelere batmış kalmıştı. İşte milletimizin bu boğulmuş halini, son bir yok edici darbe vurmak fırsatını bekleyen düşmanlarımız sebep saydılar ve gereken anın gelip çattığı düşüncesine kapıldılar. Karar verildi, hareket başladı. Artık maskeler atıldı. Türkiye parçalanacak, Türk halkı esir, alçak, yoksul ve perişan edilecektir. Amaç bu idi ve bu zalimce amaca ulaşmak için hatır ve hayale gelmeyen her türlü önlemlere başvuruldu ve özellikle Batının bazı hükûmetleri ve bazı siyaset ileri gelenleri bunun böyle olmasında ısrar ediyordu ve hâlâ da ısrar ediyor. Bu hareket tarzını dünya manzarasında özürlü göstermek ve hatta kendi milletlerinin gözünden gizlemek için başvurmadıkları önlem kalmadı. Her türlü iftiraları bulmaktan daha kolay bir şey olamazdı. ‘Türkler vahşidir, zalimdir, medeniyetin gereklerini almaya ve kabule kabiliyetleri yoktur’ tarzında aslında vahşilerin, zalim ve işgâlcilerin haksız yere icat ettikleri bir formülü şakıyarak genel fikirleri (kamuoyunu) aldatmaya kalkıştılar. Bu girişimlerinde başarılı olacaklarını sandılar. Başka bir önleme gerek görmüyorlardı. Çünkü Türkiye’nin yaşama yeteneğinden tamamen yoksun olduğunu kabul ediyorlardı. Halbuki düşmanlarımız bu görüşlerinde tamamen yanılmışlardır. Bu gerçektir. Gerçekten dimağları birtakım tutku duygularının dalgalanma yeri olan insanların anlayışı ile ve birtakım yalanlarla gerçeği değiştirmek ve hakkı söndürmek mümkün değildir ve bugüne kadar evrende buna imkân bulunmamıştır.



Bütün bu belâlardan sonra milletlerin vicdanlarına başvurulursa şüphe etmem ki, soylu ve hakkiyle medeni olan milletler bu siyasetçilerin zalimce işlerini lânetleyerek beğenmeyeceklerdir. Henüz kararsız görünenler varsa ben onları da hoş görürüm. Çünkü Türkiye hakkında her gün bulunan iftiraların asıl özünü anlamaya yine o devlet adamlarının varlığı engeldir.

Efendiler! Türk halkının bütün yoksulluk ve sıkıntısına rağmen, gizli veya açık düşman elleriyle bugün içine atılmış olduğu çıkmaz yolun bütün dehşetine rağmen üç yıldan beri kendi geleceğini eline alarak hükûmet yönetiminde gösterdiği yetenek ve kudret, (hazır olan okul öğrencisini göstererek) şu gördüğünüz çocukları vatana lâyık yetiştirmek için eğitim işlerinde gösterdiği yetenek, memleketimizin hemen bütünüyle kuşatma halinde bulunmasına rağmen varlığını korumak için asıl olduğuna inandığı ekonomik işlerin düzenlenmesinde gösterdiği yetenek, Doğuda ve Batıda başarıları sürdüren ve sürdüreceğine kimsenin şüphe etmemesi gereken düzenli ve büyük ordular kurmak konusunda gösterdiği çok büyük yetenek ve kudret, düşmanlarımızın ikinci bakış noktalarında da, yani yetenekten mahrum olduğumuz hakkındaki  görüşlerinde de ne kadar yanıldıklarını ispata yeterli deliller değil midir? Fakat Efendiler, Batının bazı zalim ve gerçeği görmemek için gözlerini kapayan siyasetçileri; bu gerçek karşısında baş çevirmek istiyor. Soylu Fransız milletinin bu gerçeği anlamada gösterdiği yüksek örneği görmek istemiyor. Efendiler, varlığını anlamış olan, hürriyet ile kölelik farkını değerlendiren, ölümü köleliğe tercih eden ve bunu her gün fiilen ispat eden bir milleti nasıl olursa olsun yok etme zalimce isteğine düşmek kadar dünyada vahşet göz önüne getirilir mi? Düşmanlarımız amaçlarına mutlaka ulaşmak için her gün yeni bahaneler bulmaktadırlar. Çünkü nasıl olursa olsun Türkiye’yi baştan sonuna kadar viraneye çevirmek, burada yaşayan suçsuz halkı, kadınlara ve çocuklarına varıncaya kadar en vahşi işkencelerle en insanlık dışı saldırılarla öldürmek istiyorlar. Bunun için bir taraftan da kutsal topraklarımıza saldırttıkları Yunanlıların vahşetinin devamını sağlamaya çalışıyorlar. Bir taraftan da Türkün asalet ve suçsuzluğunu anlamaya başlayan milletlerin düşüncelerini karıştıracak bin türlü iftira ve yalanlar buluyorlar. Bu çok ustaca bir taktiktir.



Bunu askerler çok yaptıkları için bilirim. Fakat bunu askerler savaş meydanlarında düşmana karşı kullanırlar. Düşmana karşı diyorum. Halbuki Batının bazı siyasal ileri gelenleri ve bazı hükûmetleri bunu, kendilerini dost sananları, kendilerini insanlıksever, adaletsever ve barışçı olarak görenleri işgâl ve aldatmak için kullanıyorlar. Efendiler; düşmanlarımız Türkiye’nin Hıristiyanlara haksızlık yaptığını, bir yalancının saçma sapan bildirisini ileri sürerek, çağdaş dünyanın düşüncelerini karıştırmak istiyorlar. Türkiye’nin davasındaki kutsallığı ve Türkiye’nin hakkını vermeye yönelmiş olanların bakış açılarını başka tarafa çevirmeye çalışıyorlar. Bütün iddia olunan şeyler bir sürü yalanlardan ibarettir. Başka türlü de olamaz.



Yeni Türkiye devletinin yönetim sorumluluğunu üzerine almış olan Türkiye Büyük Millet Meclisi bütün yaptıklarından tarihe ve uygarlığa karşı hesap vermekte bir an kararsızlık göstermez. Çünkü bu hesaptan alnı ak olarak tamamen zaferle çıkacağında şüphesi yoktur. Fakat geçen yıl İnebolu, beş on gün evvel Samsun bombardıman ettirildi. Ayaklanmak üzere düşmanların kurduğu, donatıp ümitlendirdikleri zararlı unsurların, azınlıkların askeri düşüncelere bağlı tutulmasında bir suç varsa, o suçu işleyenleri Türkiye’de, Ankara’da değil, Atina’da ve belki daha büyük bir başkentte aramak gerekir. Şurasını da kesin olarak belirtirim ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti milletten en kanunî yetkilerle devletin varlığını ve bağımsızlığını korumak ve sağlamak için her bağımsız millet ve devlet için kanunî olan haklarını, yetkilerini korkusuzca kullanır ve kullanacaktır. Batının bazı hükûmetleri, Türkiye ile düşmanlık durumundan çıkmak istemediği, Türkiye’nin bereketli topraklarına saldırdığı düşmanı kuvvetlendirmek ve ümitlendirmekten vazgeçmeye razı olmadığı halde; sanki dünyanın en tarafsız hükûmeti imiş gibi memleketimiz içinde subaylarını dolaştırmak suretiyle araştırma yaptığını ileri sürüyor. Üzüntü vericidir ki diğer hükûmetleri de bu girişime ortak etme yollarını buluyorlar. Dünyada bundan daha mantıksız ve daha cüretkârane bir hareket düşünemiyorum. Dünyada bağımsız bir devlet düşünülebilir mi ki, iç işlerine, henüz düşman sıfatını taşıyanların değil, dostlarının bile müdahalesini hoş görsün. Eğer o siyaset adamları yüzyıllardan beri bağımsız yaşamış, bağımsızlığın örneği olmuş ve bugün yeni bir millî uyanış ile kararlılığı ve inancı ve bağımsızlık aşkı yükselmiş Türk halkının, Türkiye devletinin bağımsızlığını tanımamak ve tanıtmamak istiyorlarsa, biz bunlara karşı şaşkınlıkla karşılık veririz ve bu adamların aldanmasına bütün dünyanın dikkatle bakmasını isteriz. Zavallı milletimiz köle olmaya razı olmadığı için en büyük cezaya çarptırılmış bulunuyor: idama!

Hayır efendiler, hayır… bütün dünya emin olsun ki, bu millet idama, yok edilmeye değil, yaşamaya lâyıktır; daha çok yaraşır. Türkiye Büyük Millet Meclisi üzerine aldığı bu tarihi görevi başarıyla yapıyor ve en yüksek zaferlerle tamamlayacaktır.

Efendiler! sevgili ve saygıdeğer dostumuz Mösyö Claude Farrère’i memleketimizin kurtulduğunda kabul etmekle çok övünecektik. Eğer bugün bunu başaramamış bulunuyorsak bu konudaki suç bizim değildir. Ona memleketimizin her köşesini göstermek ve her köşede Allah’a duyulan inanç ve suçsuzlukla ve fakat kalbinde büyük bir inanç, bağımsızlık ve gurur duygusu ile tarlalarını süren, koyunlarını güden vatandaşlarımı yakından tanıtmak isterdim. O zaman saygıdeğer dostumuz, Türkiye halkını daha çok sevecekti ve o zaman böyle bir milletin bağımsızlığına saldıranların ne kadar duygusuz ve ne kadar insafsız olduklarını daha derin bir şekilde görecekti. Efendiler, yakın dostlarımız sevdikleri tarafından bir işkenceye mahkûmdurlar ve bu işkence de sevdiklerinin dertlerini dinlemektir.



Değerli dostumuz bu dakikada o durumda bulunuyor. Çok isterdim ki, bu acı gerçeklerin açıklayıcısı olmaktansa dostumuza iç açıcı sözler söyleyeyim. Fakat biz özür dileriz. Biz hayat ve bağımsızlık için savaşan ve bu kanlı savaşlar karşısında bütün medeni dünyanın duygusuzca seyirci kaldığını görmekle içi kan ağlayan insanlarız.



                                            Hâkimiyet-i Milliye: 20.6.1922