Erzurum Milletvekili Durak ve Arkadaşlarının Doğu Cephesi Kuvvetlerinin Tecavüzlere Karşılık Vermemeleri Nedenlerinin Bildirilmesi Hakkındaki Soru Önergesi Üzerine

Efendim, seyahat sebebiyle bulunmadığımız sırada saygıdeğer arkadaşlarımızdan bazılarının verdiği önergede Doğu Cephesi hakkında bilgi istenmektedir. Belki bu önerge yüksek huzurunuzda okunmuştur.

Fakat arkadaşlarımızın aydınlatılmak istedikleri noktaları bir daha hatırlatmak maksadiyle aynen okuyacağım:



Büyük Millet Meclisi Yüce Başkanlığı’na,

Şu günlerde Doğu Cephesinde, özellikle Erzurum sınırlarında Ermenilerle Gürcülerin fazla faaliyeti görülmüş olduğu, hatta Gürcülerin Erzurum’un kuzey sınırlarına ve Ermenilerin de doğu sınırlarına şiddetle taarruz ettikleri ve bu doğrultuda özellikle Oltu’nun da işgal edildiği haber veriliyor.



Diğer taraftan İslâm Bolşevik ordusunun öncülerinin de Erzurum’a geldiği söyleniyor. Doğu cephesindeki kuvvetlerimizin, Ermeni ve Gürcülerin taarruzunu püskürtmeye değil, hatta taarruz ederek bütün memleketlerini istilâya gücü bulunduğuna inanmışız. Acaba orada bulunan kuvvetlerimizin karşılık vermemesi siyasal nedenlerden mi ileri gelir? Bu anlaşılmaz mesele hakkında her halde hükûmetin bizi acele olarak açıklamalar yaparak aydınlatmasını isteriz.



2 Ağustos 1920

 Erzurum Erzurum Erzurum Oltu

 Durak Süleyman Necati Hüseyin Avni Yasin

Efendiler, bu soruyu soran arkadaşlarımızın hakkı vardır. Gerçekten birkaç aydan beri Kafkasya’da ve Doğu cephesinde cereyan eden durumlar, herkesin gözü önünde, anlaşılmaz çeşit ve görünüşte birbirine zıt aşamalar göstermiştir. Bu nedenle sorulan soruları esas kabul ederek Yüce Heyetiniz’e bilgiler vermeyi Bakanlar Kurulumuz da çok uygun görmüştür.

30 Mayıs ve 4 Haziran tarihlerinde Doğu Cephesi Komutanı tarafından Bakanlar Kurulu’na bir öneri yapılmıştır. Öneri şu idi: Öncelikle, Erzurum’da bulunan üyeler heyetimizin Kars-Bakû üzerinden trenle hızlı olarak Moskova’ya gidebilmesini sağlamak, ikinci olarak, Ermenistan içerisinde Müslüman halka yapılmakta olan katliamı durdurmak ve üçüncü olarak, Ermenilerin ilk fırsatta Erzurum’u bile ellerine geçirmek için faaliyet ve girişimlerde bulunacaklarından, Ermeni ordusuna karşı hâkim ve uygun bir durum almak için zaten Brestlitovsk ve Batum antlaşmaları ile bizim olan Elviye-i Selâse (Üç Vilayet; Kars, Ardahan, Batum) içindeki Sarıkamış, Soğanlı dağlarını ve Soğanlı dağlarının geçitlerini işgal etmenin faydalı olacağı bildiriliyordu. Bu üç nedenden özellikle sonuncusu Bakanlar Kurulu’nca da incelendi ve uygun görüldü. Zaten Yüce Meclisiniz Elviye-i Selâse’nin zamanında, uygun zamanda işgal yetkisini Bakanlar Kurulu’na vermiş olduğundan, buna dayanarak komutanın önerisinini kabul etti. Bundan dolayı, 6 Haziran tarihinde doğu ordumuzun askerî harekât yapması için hazırlanmasını emrettik. Ordu, hazırlığıyla uğraşmakta bulunduğu bir sırada yaklaşık on gün sonra, 16 Haziran’da, öncelikle tarafımızdan Moskova’ya gönderilmiş olan delegelerimizden birisi memleketimize geri döndü. Bu kişi, hepimizce bilinen Sovyet Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Çiçerin’in mektubunu getirdi. Diğer birtakım kişilerin de özel, resmî rapor ve mektuplarını getirdi. Diğer raporlar ve mektupların kapsamlarından vazgeçen Rusya Sovyet Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı’nın, hükûmetleri adına Yüce Meclisiniz’e, Yüce Meclisiniz’in Başkanlığı’na hitaben yazmış olduğu mektup burada okunmuştu. Hatırlanırsa denilmişti ki, Ermenistan, İran ve Türkiye sınırlarının belirlenmesinde Rus Sovyet Hükûmetinin aracılığıyla meselenin siyaseten çözümü mümkündür. Diğer tasarı ve mektuplarda bu nokta daha fazla açıklanmaktaydı.



Ve bu açıklamalara göre herhalde bizim Ermenilere daha fazla taarruz etmemizi Rus Hükûmeti Cumhuriyeti arzu etmiyordu, uygun görmüyordu. Fakat biz, Elviye-i Selâse içinde bulunan herhangi bir noktayı işgal etmek demek, Ermenistan’a taarruz demek olamayacağından, zaten karar vermiş olduğumuz askerî harekât hakkında bir muhalefet görmedik ve bunun üzerine Doğu Ordusu Komutanı’na askerî harekâta devam etmesini ve acele etmesini emrettik. Fakat bundan birkaç gün sonra idi ki yeni gelen resmî bir haberde Rusya Hükûmetinin bir elçilik heyeti yanımıza gelmek üzere Kars üzerinden trenle hareket hâlinde bulunduğu anlaşılıyordu. Bunun üzerine bu gelecek olan elçilik heyetiyle zaten Erzurum’da bulunmakta olan delege heyetimizin görüşmesinin ardından harekete geçmek üzere, hareketin durdurulmasını emrettik ki bu 20 Haziran’da idi efendim, bu nedenlerden dolayı 20 Haziran’da Doğu Ordumuzun taarruz harekâtını durdurmuş olduk. Bu arz ettiğim mesele, doğu genel durumu içinde ve Türkiye’nin, Bolşevik Hükûmetiyle olan genel ilişkilerinde ufak bir parça, bir aşamadır. Bunu daha iyi kavramak için ve esasen durumu da doğrulamak için baştan başlayarak durumu daha geniş bir daire içinde açıklayacağım:



Arkadaşlar, hepinizin bilgisindedir ki, Genel Harb’in son senelerinde Rusya içinde patlak veren inkılâp, insanların genel çoğunluğunu oluşturan fakir halk içinde, özellikle bu halkın en çok zahmet, sıkıntı ve acı yaşamış olan işçi sınıfı içinde, eskiden beri var olan sosyalistlik hakikî isteklerini ve amaçlarını ilân etti. Daha açık, daha belirgin ve daha şiddetli olarak ilan etti. Ve bütün insanlığın, emperyalist ve kapitalist yönetimlerin zulüm ve zorbalıklarından kurtarılmasını bir amaç olarak kabul etti. Doğal olarak bu amaca ulaşabilmek için mücadeleyi esas kabul etti ve işinin son noktası da bu amaca, bütün insanlığı ortak etmek için girişimlerde bulunması idi. Ruslar, Çar’ın baskıcı yönetimi altında takip eden harp senelerinin doğurduğu sefalet sonucunda bu duyguları daha fazla arttırmışlardı. Memleketlerinin gayet geniş olmasına ve birçok doğal nedenlere ve şartlara sahip bulunmasına dayanarak bütün dünyanın emperyalistlerine karşı düşmanlık ve savaş ilân etmekten çekinmediler. Batı emperyalistleri de bütün kuvvetlerini, bütün kudretlerini, bütün araçlarını kendi aleyhlerinde kullandıkları halde yaptıkları inkılâp hareketlerini, bugüne kadar tam bir başarıyla yaşatabildiler. Bolşeviklerin, özellikle son günlerde Polanya içinde devam eden başarıları ve zaferleri, cidden inkılâplarının çok mesut, çok parlak ve çok önemli bir sonucudur. İslâmiyetin en yüksek kural ve kanunlarını içeren Bolşevizmin, bizim de varlığımıza kasdetmiş olan ortak düşman aleyhinde, bugün kazanmış bulunduğu zafer, bizim için de teşekküre değer bir sonuçtur.



Efendiler, doğu âleminin kayıtsız şartsız sahibi ve yöneticisi emelini gururlu kafalarına sokmuş olan İtilâf Devletleri, kendi hayat ve varlıklarının devamının, bunda olduğunu pek güzel kabul etmişlerdir. Bundan dolayı bu koruma ve kullanmayı sağlamak için başta İngilizler olmak üzere, bütün İtilâf Devletleri, bir taraftan kullanabildikleri tüm vasıta ve kuvvetlerle bizi mahvetmek, bizi ezmek için çalıştıkları bir sırada, diğer taraftan da bütün zulüm görmüş insanlığı kurtarmak için çalışan Bolşeviklerin, zulüm görmüş milletimize el uzatmaması için de yine servetlerini, kuvvet ve kudretlerini harcayarak uğraşmışlardır.



Fakat Bolşevik Cumhuriyeti, hem kendi hayat ve varlığının önemini arttırmak, hem de İtilâf Devletleri’nin zulüm pençesinden kurtulduklarında, dünyayı sarmış olan inkılâbın amaçlarına ulaşmak için kendilerine en kuvvetli, en kudretli bir yardımcı ve koruyucu olacak milletimizin barış ve birlik elini tutmak için fiilî girişimlerde bulunmuştur. Yaptığı girişim Efendiler, onuncu ve onbirinci ordularını doğrudan doğruya Kafkasya’ya, Doğu Cephesine ayırmak oldu. Bu ordular, bizim işaretlerimiz, etkimiz ve hizmetimiz sayesinde kolaylıkla Kuzey Kafkasya’yı geçtiler ve Azerbaycan’a girdiler ve Azerbaycanlılar da gelen orduları tam bir sessizlikle kabul ettiler. Bu ordular bir taraftan Ermenistan ve Gürcistan sınırlarında gereken önlemleri ve askerî durumu aldılar. Diğer taraftan da maddeten bizimle bağlantı kurmaya yöneldiler –ki bu Mayıs aylarında idi. Tam bu sırada idi ki, Lehistan’da cereyan eden durumlar ve olaylar, gittikçe Bolşeviklerin aleyhine olarak önem kazanmıştı ve Bolşevik Hükûmeti mümkün olduğu kadar çok kuvveti, Lehistan cephesine sevketmek zorundaydı. Bu bakımdan Kafkasya’ya sevketmiş olduğu, ayırdığı ordulardan onuncu orduyu tamamen kuzeye sevketti. Onbirinci ordunun da bir kısmını sevketti. Bundan dolayı Kafkasya’da Ermeniler’e, Gürcüler’e ve herkese karşı maddî kuvvetleri azaldı ve zayıf bulundu. İşte tam bu sırada İngilizler’in devam eden çabaları ve kışkırtmalarının eseri olarak, İngilizler’e kölelik etmekten zevk alan Azerbaycan’ın müsâvât (eşitlik) hükûmeti ve bu hükûmetin destekçilerinin kışkırtmalarıyla, şüphe yok ki Gürcüler’in ve Ermeniler’in de katılımıyla, ordunun Bolşevik ordusunun tamamen gerilerine düşen Gence çevresinde Azerbaycan’ın karşıt kuvvetleri tarafından bir direniş ortaya konuldu. Bu olay üzerine Onbirinci Kolordu Komutanı, Ermeni ve Gürcü sınırlarında bulunan kuvvetlerin tamamını çekti ve bunlarla savaşı durdurdu. Topladığı kuvvetlerle 22 Mayıs’ta Gence’de isyan eden karşıt kuvvetler aleyhine hareket etti ve haderini tamamen haddini bildirip onları uzaklaştırdı. Nuri Paşa hepinizce bilinen bir kişidir. Bu kişinin komutası altında iki üç bin kişiden oluşan bir Azerî kuvvet vardı. Bu zatı, İngilizler her nasılsa aldatmışlar, kendisiyle beraber kuvvetini de kendi lehlerine kullanmışlardı. Yani Nuri Paşa ve kuvvetleri de bu Kızıl Ordu aleyhine diğer direnenlerle beraber hareket etmişti. Onun için Onbirinci Ordu, Gence’deki isyancıların hadlerini bildirdikten sonra Akdam yönünde yürüdü. Akdam, Gence’nin güneydoğusundadır. Orada 9 Haziran tarihinde Nuri Paşa kuvvetlerini de mağlûp ve perişan etti. Yenilen bu kuvvetler Akdam’dan sonra güneye, İran içlerine doğru çekildi. Sonra bunun sonucunu da arzedeceğim. Akdam olayından sonra Kızılordu Şuşa üzerinden Gerus’a geldi. Olaysız Gerus’u işgal etti. Gerus’a gelen otuz ikinci Rus Kızıl Tümeni’dir ki –bu, 4 Temmuz’dadır efendim- bu kuvvetin hareketini burada bırakalım ve bizim hududumuzu aynı tarihlerde gözden geçirelim.



Ermeniler, kızıl kuvvetlerin büyük kısmının bu bölgeden uzaklaşmasından, Azerîlerin kızıl kuvvetlere isyan etmesinden ve bizim hareketimizin siyasal nedenlere dayanarak durdurulmasından yararlanarak, derhal 19 Haziran tarihinde, bir iki kolla Oltu Şûrası aleyhine, diğer bir kısım kuvvetleriyle de Zengisar Şûrası aleyhine taarruz harekâtına başladılar. Gerçekten gerek Zengisar Şûrası ve gerek Oltu Şûrası, bizim eski hududumuzun ilerisinde ve doğrudan doğruya Ermeni Cumhuriyeti’ni yakından tehdit eden durumlardır. Bundan dolayı bu tehdit edici durumdan, kendilerini kurtarabilmek için şu şekilde yararlanmaya kalkıştılar: Ermenilerin bu hareketi üzerine henüz o civarda bulunan Dışişleri Bakanımız tarafından Ermenistan Dışişleri Bakanlığı’na ve keza Doğu Ordumuz Komutanı tarafından, Ermenistan Ordusu Komutanı’na gereken siyasal girişimler yapılmakla beraber Erzurum ve çevresinde zaten toplanan ve her an harekete hazır bulunan ordumuz, bazı önlemler almak mecburiyeti hissetti. Ermeniler, Oltu Şûrası içinde, Tuzla civarına kadar olan yerleri işgalde başarılı olabilmişlerdir. Doğal olarak Oltu Şûrasının millî kuvvetleri bu Ermeni saldırısına karşı koyacak kadar kuvvetli değildir. Onun için ordu, sol kanadını ileriye ve hududun öteki tarafına sürerek Bardiz ve Tuzla hattını tuttu. Diğer taraftan (Beyazıt istikametinden) gerektiği kadar kuvveti Zengisarşurası dahiline geçirdi. Aras’ın güneyine çekilmiş olan millî kuvvetlerle gönderilen bu kuvvet birleşti ve sonuç olarak gerek Zengisar’a ve gerekse Oltu’ya karşı hareket eden Ermeni kuvvetleri durduruldu. Bugün durmuş haldedir. Bundan dolayı önergenin bir noktasına cevap vermiş oluyorum. Taarruz eden Ermeni kuvvetlerine karşı büyük ve kahredici hareket yapmadık ve henüz yapmıyoruz. Fakat gerçekleşen Ermeni taarruzları durdurulmuştur ve durdurmak için de gereken önlemler alınmıştır. Bundan sonra Ağustos’un 10’nunda Ermeniler zırhlı trenlerden yararlanarak Erivan ve Çulfa demiryolları boyunca kuzeyden güneye doğru ilerlemeye başladılar. Bu ilerleyen Ermeni kuvvetleri karşısında bizim hududu geçmiş ufak bir müfreze hâlinde düzenli kuvvetlerimiz vardı. Bu müfrezeyi üstün düşman karşısında ezdirmemek için Aras’ın güneyine ve batısına geçmek üzere emir verildi ve bu kuvvet de aldığı emir ve talimat çerçevesinde Ermenilerle ciddî bir savaşı kabul etmeksizin Aras’ın güneyine gelmiştir ve bunun sonucu olarak, hududun yine öteki tarafında olan Şahtahtı 24 Temmuz’da Ermeniler tarafından işgal edildi. Demin arz etmiştim ki, Temmuz’da kızıl kuvvetler Gerus’a gelmişlerdir. Temmuz’un hemen sonuna kadar bu kuvvetler burada kaldılar ve kendilerine karşı olan kuvvetlerin elinden silâhlarını toplamakla vakit geçirdiler. Fakat Ermenilerin böyle Şahtahtı yönünde ilerlemesi üzerine derhal bu kuvvet Nahcivan üzerine hareket etti ve 28 Temmuz’da yani Ermenilerin Şahtahtı’nı işgal ettiklerinden dört gün sonra öncüleriyle – ki bir süvari livasından (birlik) ibarettir- Nahcivan’a ulaştı. Bu kırmızı kuvvetin Nahcivan’a gelmesi üzerine Ermeniler, bu kuvvetle gerisinde kalan büyük kısmının arasına girerek geri dönüş yolunu kesmek için Ankelât yönünde hareket ettiler. Kızıl kuvvetler buna karşı da Şoşa’dan yeterli sayıda kuvveti 31 Temmuz’da Ankelât yönünde hareket ettirerek Ermeniler’in amaçlarını uygulatmadılar. 1 Ağustos tarihinde Rus Bolşevik Hükûmeti’nin Kızıl Ordusuyla Büyük Millet Meclisi’nin Ordusu Nahcivan’da birbiriyle maddeten birleşmiş oldu.(Alkışlar) Oraya giden kuvvetlerimiz, Kızıl kuvvetler tarafından özel törenle ve olağanüstü saygılar ile kabul edilmişlerdir. Burada birleşen iki hükûmet kuvvetleri, diğer kuvvetler gelinceye kadar yerinde ortaklaşa önlemler almakla şimdi, bugün de meşguldür. Kızılordu süvarisinden Şahtahtı yönüne çıkan bazı seyyar kuvvetler, Nahcivan’ın otuz kilometre kadar kuzeyinde Ermeni keşif kollarını bulmuş ve onları uzaklaştırmıştır. Demin bahsettiğim Nuri Paşa kuvveti Akdam’dan sonra Hüdaâferin’e gelmiştir. İran’a doğru hareket ediyorlardı. Bu kuvvetler, Nuri Paşa tarafından, doğrudan doğruya İngilizlerin emrine girmek için talimat almıştı. Fakat vaktinde ve zamanında haberdar olduk. Doğu Ordumuz Komutanı, hızlı önlemler aldı. Ve sonuç olarak bu kuvvetler aydınlatıldı, uyarıldı ve doğrudan doğruya komutamız altına alındı (teşekkür ederiz sesleri). Ve Hüdâferin’den sonra Nahcivan’a getirildi. Fakat tam bu kuvvetler Nahcivan’a geldiği sırada idi ki Ermeniler Nahcivan yönünde demin açıkladığım Şahtahtı’na taarruz ediyorlardı. Bu taarruz, az çok sarsılmış bulunan bu Nuri Paşa kuvvetleri üzerinde iyi bir etki bırakmadı. Başlarında bulunan Azerî komutanlar da kuvvetlerini elde tutamayacak yetenekte görüldü. Bununla beraber bu kuvvetin elde tutulabilen kısmı 17 Temmuz’dan itibaren 23 Temmuz’a kadar Beyazıt’a getirildi. Beyazıt’tan sonra Karakilise üzerinden Hasankale’ye ve Erzurum’a sevkolunuyor. İlk kademesi 31 Temmuz’da Hasankale’ye ulaşmıştı. Bütün bu açıklamalarım, Ermeniler’e komşu bulunan arazideki hareketleri ve olayları içine alır. Fakat aynı zamanda, aynı tarihlerde Batum çevresinde de birtakım olaylar cereyan etmekteydi. 1 Temmuz’da yani Kızılordu Gerus’a yaklaşmakta iken çeşitli sınıflardan oluşmuş bir İngiliz müfrezesi, Çürüksu istasyonunu işgal etti ve ardından zırhlı trenlerle iki tabur Gürcü askerî Çürüksu’ya getirildi. Orada bulunan İslâm toplumu milislerinin karşılık ve ateşine rağmen İngilizler’in yardımı ve desteği ve zırhlı trenlerin himayesi sonucunda Çürüksu, bu Gürcü kuvvetleri tarafından işgal edildi. Ondan sonra aynı tarzda ve düzende bu Gürcü kuvetleri, Çürüksu’dan Batum’a kadar olan istasyonları birer birer işgal ve nihayet iki alay piyade, bir miktar süvari ve sekiz toptan ibaret olan bir müfreze ile Batum’a geldiler ve oradan İngilizler’den, İtilâf Devletleri’nden Batum’u özel törenle teslim aldılar. İtilâf Devletleri de tamamen Batum’u terkettiler. Yalnız limanda bazı gemiler kaldı. Gürcü kuvvetleri başlangıçta istilâ bölgesini Çoruh nehrine kadar ulaştırdılar ve Çoruh nehrini geçmediler. İslâm toplumu milisleri Çoruh nehrinin güneyine geçtiler ve Borçka mevkiinde merkezlerini kurdular. Efendiler, görüyoruz ki; burada bulunan İslâm toplumu milislerinin kuvvetleri doğal olarak zayıftır ve biz bu kuvvetlere maddeten doğrudan doğruya yardım bile etmedik ve bugün de edilmemektedir. Bunun nedeni gayet basittir. Haritayı açıp kuvvetlerimizin, ordumuzun, ne merkezde ve ne amaçla nerede, nasıl toplandığını düşünürseniz çok iyi görürsünüz ki, buraya asker göndermek belki oradaki durum üzerinde bir an için iyi etki yapar. Fakat asıl gerekirse ve ihtiyaç kaçınılmaz görülürse hazırladığımız şiddetli ve kesin darbeyi zayıflatabilir. Böylece askerî düşünceler bizi oraya kuvvet göndermekten alıkoyar. İkincisi, siyasal nedenler de vardır. Siyasal nedenlerin başında ve bizi en çok ilgilendiren nokta şudur: Biliyorsunuz yine Rus Bolşevik Cumhuriyeti, Batum ve çevresinin geleceği, Batum ve çevresi insanlarının oyuna, isteğine bağlıdır, bu geleceği onlar tâyin ve takdir edecek demiştir. Bundan dolayı bugün Batum, Gürcülerin eline geçse bile bunun geçici olduğu hepinizce bilinir ve muhakkaktır. Bundan dolayı esaslı ve her türlü ihtimal karşısında bizi kuvvetli bulunduracak olan askerî plânımızı değiştirmeye gerek görmedik. İşte bu gibi nedenlerden dolayı tarafımızdan yardım görmeyen Batum ve çevresindeki İslâm toplumu milisleri, Çoruh nehrinin güneyine geçtikten sonra, Batum’u işgal etmiş bulunan Gürcüler yine hareketlerine devam ederek 25 Temmuz’da küçük bir müfreze ile Artvin’i işgal ettiler ve orada bizim küçük bir müfrezemize karşı iki yüz kişilik bir müfreze ile hudut karakolları kurdular. Bundan dolayı burada, önergenin diğer bir noktasına cevap vermek istiyorum. Gürcüler Erzurum’un kuzeyine gelmişler ve tecavüz etmişler falan gibi bir nokta vardır. Gürcülerin en son geldikleri nokta Artvin’dir ve orada da yaptıkları iş, hududumuza karşı basit hudut karakolları kurmaktan ibaret kalmıştır.

Efendiler, bütün bu ayrıntıları tekrar özetlemek gerekirse şu noktalara işaret koymak istiyorum: Anlaşılıyor ki Bolşevik Hükûmeti bizimle bağlantı ve ilişki kurmak için fiilen girişimlerde bulunmuştur. Ordu göndermiştir. İkincisi, vaziyetin bir iki aydan beri doğuda, ilgisiz kalmış olması Lehistan durumundan ileri gelmiş oluyor. Lehistan’a kuvvet gitmiş olmasıyla Ermeniler’in, Gürcüler’in, Azerîler’in yerel ve karşı hareketleri buna neden olmuş olur. Üçüncüsü, bütün bunlara rağmen, burada kalan Kızıl kuvvetlerin güçsüzlüğüne ve Azerîler’in, Gürcüler’in, Ermeniler’in direniş ve taarruzlarına rağmen yine Kızılordu yol, araç buluyor ve imkân buluyor, Nahcivan’a kadar gelip bizimle ilişki kurmak için fırsat arıyor ve buluyor. Bu üç nokta, ortak düşmanları sonuçta yenmek için kararlı olan iki milletin, iki hükûmetin gelecek ilişkilerinin de arzu edildiği şekilde olacağına dair bir güven verebilir. Diğer bir nokta da, Ermeniler’in bütün saldırgan hareketleri durdurularak onlara daima hâkim bulunduğumuz görülüyor.



Bu da öyle Gürcüler’in harekâtı, bizim durumumuzu, kuvvetimizi, plânımızı sarsacak bir şekilde değildir. Yalnız ufak bir kalbî ve vicdanî etkisi vardır ki o da Batum’da bulunan dindaşlarımızın biraz zulüm ve baskı altında kalmış olmalarıdır. En önemli nokta bu olabilir. Efendiler Bolşevikler, siyasal ve hatta sosyal bakış açısından – çünkü biliyorsunuz ki Batı ve Amerika işçilerine Ermeniler mazlûm tanıttırılmışlardır- Ermeniler’e önem bağlamışlardır. Koruyucu bir siyaset takibeder görünmüşlerdir. Fakat bugün bu Ermeniler onlara bile nankörlük etmiştir. Onların kuvvetine bile fiilen tecavüz etmiştir (kahrolsun sesleri). Fazlasıyla umulur ve beklenilir ki, bu kez Bolşevik Cumhuriyeti artık bu küstah milletin haddini bildirmek için sert ve kesin kararını verecektir ve yine fazlasıyla beklenilir ki, Lehistan başarılarının ardından Bolşevikler bizim ile maddeten meydana getirdikleri bağı kuvvetlendireceklerdir. Yine hepimizce bilinir ki, yaklaşık yirmi günden beri Moskova’da bulunan delegeler heyetimizin siyasal girişimleri, bütün bu olaylardan alınan sonuçlara göre iyi duruma sokulacaktır.



Bu nedenle Efendiler, yine doğuya dair olan bir noktadan söz edeceğim. Haber alınmış olacaktır ki, son günlerde Bakû’de miletlerarası bir kongre yapılmaktadır. Resmî ve gayri resmî gerçekleşmekte olan başvurularda bizden de oraya delegeler davet ediyorlar. Bu davetler doğrudan doğruya halkımıza yapılıyor. Trabzonlular’a, Erzurumlular’a, her tarafa birtakım davetnameler geliyor, gönderiliyor. Aldığımız bilgiye göre bazı yerlerden, özellikle hududa yakın yerlerden bazı kişiler bu kongreye katılmıştır. Efendiler, her yeri geldiğinde arz etmiştim ve bu nedenle de bir kez daha tekrar etmek ve vurgulamak isterim ki, biz memleket ve milletimizin varlığını ve istiklâlini kurtarmak için karar verdiğimiz zaman kendi görüşlerimize bağlı bulunuyorduk ve kendi kuvvetimize dayanıyorduk. Hiçbir kimseden ders almadık, hiç kimsenin aldatıcı sözlerine aldanarak işe girişmedik. Bizim görüşlerimiz, bizim prensiplerimiz herkesçe bilinir ki, Bolşevik prensipleri değildir ve Bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmek için de şimdiye kadar hiç düşünmedik ve girişimde bulunmadık. Bizim inancımıza göre, milletimizin hayatının sağlanması ve yükselmesi kendi kararlılık yeteneğiyle uygun olan görüşlerle olacaktır. Fakat esas itibariyle incelenirse bizim görüşlerimiz –ki halkçılıktır- kuvvetin, kudretin, hâkimiyetin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. Yine şüphe yok ki, bu dünyanın en kuvvetli bir esası, bir prensibidir. Elbette böyle bir prensip Bolşevik prensipleriyle zıt olmaz. Gerçekte bize millîyetsever derler. Fakat biz öyle millîyetseverleriz ki, bizimle işbirliği yapan bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün millîyetlerinin gereklerini tanırız. Bizim millîyetseverliğimiz herhalde bencil ve kibirli bir millîyetseverlik değildir ve özellikle biz İslâm olduğumuz için, İslâmiyet bakış açısından bizim ümmetçiliğimiz vardır ki, millîyetseverliğin çizmiş olduğu sınırlı daireyi sonsuz bir sahaya taşır ve  bu bakış açısından bizim yönümüzde Bolşevik yönü görülebilir. Özellikle Bolşevizm millet içinde ezilen, zarar görmüş olan bir sınıf halkı dikkate alır. Bizim milletimiz ise bütünüyle zarar görmüş ve zulme uğramıştır. Bu açıdan bile bizim milletimiz insanlığı kurtarmaya girişen kuvvetler tarafından korunmaya uygundur. Bunları söylemekten amacım, bu noktayı içten ve kesin olarak anlatıyorum. Memleket ve milletimizi kurtarabilmek için, memleketin iç uyumunu, düzenini korumak gerekir. Her tarafta fikirlerin, düşüncelerin, insanların girişimi ile memleketin içinde çeşitli akımlar, çeşitli durumlar doğabilir. Halbuki, Efendiler, biz her taraftan, dışarıdan ve dışarının etkisiyle içten, sonsuz taarruzlara, hücumlara açık bulunmaktayız. Bu durum içinde bizim için esas olan, sessizce birliği korumaktır. Bu birliği, böyle ayrı girişimlerle bozulmaya düşürdüğümüz gün, o ayrı girişimlerin başarılarının sonucu en parlak olsa bile, herkesi kurtarmak yeteneğinden mahsundur. Bundan dolayı, falan yerde falan ve filân ve filân yerlerde yapılan kongrelere filân, filân, filân ayrı olarak davet olunurlar ve bunlar oraya gider ve orada söz konusu olan gerçekleri kabul eder, memleket içinde uygulamaya başlarsa bu, doğru bir yol olamaz. Biz kongrelere de gideriz. Her tarafa gideriz, her şeye katılırız. Yalnız biz gideriz. Millet gider, yani yalnız milletin temsilcilerinden oluşan Meclis gider ve yapılması gereken şeyi o yapar. Ancak Yüce Meclisiniz’in yetkisini taşıyan memurların herhangi bir kongrede, herhangi bir yerde, herhangi bir cemiyette, herhangi bir hükûmette yapacağı temas, söyleyeceği söz, vereceği imza mantıklı ve güvenilir olması gerekir. Herhalde biz bugün için kendi görüşlerimize milletimizden, halkımızdan aldığımız gerçek görüşlere bağlı olarak hareket etmekteyiz.



Hulûsi Bey (Karahisar)- Sayın Paşam, Bakû’deki kongre resmî mi, gayri resmî, midir?



Mustafa Kemal Paşa (Ankara)- Gayri resmîdir efendim. O resmî olsa, elbette Millet Meclisi’ni davet ederdi. Doğunun durumu hakkında resmî rapor ve bilgiye dayanarak Yüce Heyetiniz’i aydınlatmak için yaptığım açıklamalarım kısaca bundan ibarettir.



Bununla beraber bazı noktaların aydınlanmasına daha gerek ve ihtiyaç görüyorsanız bilgim içinde açıklamalar yaparım.