Genel Kurmay Başkanı İsmet Beyin Genel Durum Hakkındaki Demeci Nedeniyle

Sırrı Bey, izlenen hedefdeki başarıya dair sağlamlık ve imanımızı ifade için bir deyim kullandılar. Buyurdular ki bugün memleketimizin işgal altında olan kısımları, geneline nispetle ellide biri kadar değildir. Bundan dolayı bu kısmın düşman elinde bulunmuş olması Genel Kurul’un amacından vazgeçmiş olmasını hiçbir zaman gerektiremez. Ben Sırrı Beyin ifadesinden bu anlamı çıkardım.



Şimdi bildiri ve düşüncelerde bulunan bir arkadaşımız da, memleket işgal olunduktan, yakılıp yıkıldıktan sonra artık yapılacak başka bir şey kalır mı gibi gayet zayıf bir düşüncede bulundular ve kendilerinin izniyle buna ‘zayıf’ diyorum. Bir kez bu görüş konunun gerçeğini ifade eder bir görüş değildir. Efendiler, bizim bir amacımız var. Bu amacımız öteden beri çeşitli nedenlerle ifade edilmiştir.



Ben şimdi de onu tekrar ediyorum: Milletin, devletin bağımsızlığını korumak. Namus ve şerefimiz tamamen bunun içinde olacaktır.



Bağımsız olarak milletimizin belirli sınırlar içindeki bütünlüğünü korumaktır. Bunun için savaşıyoruz. Efendiler, memleketimizin ellide biri değil, tamamı yakılıp yıkılsa, tamamı ateşler içinde bırakılsa, biz bu toprakların üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız (gayet şiddetli alkışlar). Bundan dolayı iki karış yer işgal edilmiş, üç beş köy yakılıp yıkılmış diye burada feryada gerek yoktur (Alkışlar). Ben size açık söyleyeyim Efendiler, bazı yerler işgal edilmiştir ve bunun üç misli daha işgal edilebilir. Fakat bu işgal, hiçbir zaman bizim imanımızı sarsmayacaktır (Alkışlar).



Efendiler, amacımız savunma için yapılan askerî harekâttır ve Genelkurmay Başkanı’nın burada size verdiği bilgi askerî harekâtın taktik bir şekilde sevk ve idaresinden ibarettir. Asker olanlar pekâla bilirler ki kuvvet, ana amacı oluşturur. Savunma ile görevlendirilen kuvvet, ana amaç ile uğraşır. Mevkiler hiçbir vakit söz konusu değildir. Bu bakışlar belki eski askerlerin kafasında yaşar.



Bir mevkii korumaya çalışan bir ordu, bir kuvvet mahkûmdur. Neticeye ulaşamama mahkûmu, esirlik mahkûmu olan, yenilgi mahkûmu olan sonuç olarak o mevkii de koruma ve savunma yapamaz. Halbuki, bizce söz konusu olan, sonuç olarak amaca ulaşmadır. Bundan dolayı sürekli kuvvetlerimizden en büyük derecede yararlanabilmek için bugün ve belki yarın için elimizde bulunan kuvvetleri dikkatli kullanmak zorunda kalacağız. Kuvvetlerimizi üstün düşman kuvveti, üstün düşman imkânları karşısında yok olmaya uğratmaktan ise daima elimizde onu düşmana üstün bir hale getirecek güne kadar iyi korumak zorundayız. Bundan dolayı bu durumun hiçbir zaman bizde ümitsizlik doğurmayacağı görüşündeyim (Alkışlar).



Efendiler, bugün ilerleyen veya bir dereceye kadar ilerlemiş olan düşmana karşı alınan önlemleri, gizli oturumlarda diğer arkadaşlarımla beraber açıklamıştım. Burada ona dair bir şey söylemeyeceğim. Fakat düşmanla karşı karşıya gelen Bursa söz konusu oldu ve bir arkadaşımız demiş idi ki, Bursa düşse de önemi yoktur. Fakat bu düşme ne demektir? Bir yer düşer. Ne vakit?



Eğer bir kale gibi savunulursa, eğer bir yerin etrafında var olan kuvvet savaş araçlarıyla sonuna kadar karşılık verir de düşman o savunma kuvvetlerini alt üst eder ve o yere gelirse o yer düşer. Fakat bugün Bursa’nın böyle bir durumda olduğunu sanmıyorum. Yani orada var olan bizim kuvvetlerimiz, doğrudan doğruya Bursa şehrini bir kale gibi savunmakta değildir. Belki Bursa’dan uzak ve dışarıda arazi savaşı yapmaktadırlar. Bundan dolayı o kuvvetler Bursa şehrine bağlı değildir. Karşısında bulunan düşman kuvvetleriyle ancak hesap görmek zorundadır. Bundan dolayı uygun olabilir ki, bu temasta ve bu savaşta Bursa’yı görmemezlikten gelebilir. Tarihte bunun birçok örnekleri görülmüştür. Bursa’mız gibi tarihî ve bizim için son derece kutsal olan bir şehri görmemezlikten gelmek ağır gelir. Fakat askerlik sanatında son derece açık bir şekilde görmemezlikten gelinebilir bir durumdur ve biz hepimiz bir asker gibi böyle acı durumlara karar vermek alışkanlığını kazanmaya çalışmalıyız.

Sırrı Bey (İzmit)- O kararı verdik Sayın Paşam.



Mustafa Kemal Paşa (devamla)- Örneğin efendiler, belki başka bir nedenle de arz etmiştim. Vaktiyle Medine’de bulunan askerî kuvvetlerimizi oradan alıp Suriye’yi savunmaya ayırmaktan çekinilmişti. Çünkü bütün kamuoyu düşüncesinde Medine nasıl terk olunur diye düşünülmüştü. Halbuki dolayısıyla Suriye’yi tehlikeye koymakla Medine’nin tehdit edilmiş olduğunu hiç kimse göz önüne almak istemiyordu. O zaman bazı arkadaşlarımız tam bir cesaretle karar vermişler ve demişlerdi ki, Medine boşaltılmalıdır. Bu boşaltma üzerine kuvvetler, Suriye’de başarı sağlar ve belki bu başarının sonucunda Medine bizim elimizde kalırdı. Anî duygulara ve birtakım ilkelere, kesin kuralların etkisi altında birtakım değerlendirmelere saparak amaçtan uzaklaşmak kesinlikle uygun değildir. Bundan dolayı Bursa’nın düşmesi söz konusu olamaz. Belki Bursa civarında bulunan askerî kuvvetler ileri, geri, kuzeye, güneye gidebilir. Böyle bir haber ve bir söylentiye kendimizi alıştırmalıyız ve böyle bir olay ve söylenti karşısında hiçbir zaman telâşlanmaya gerek yoktur. Efendiler, Azerbaycan’dan buraya bazı kuvvetlerin geleceğinden söz edilince, ne gereği var, biz yeterli kuvvetlere sahibiz şeklinde bazı sözler söylendiğini işittim. Yüce heyetinizce bilinir ki, bizim hepimizin ve Bakanlar Kurulu’nun takip ettiği amaç, kendi gayemizi, hayatımızı, şerefimizi kendi kuvvet ve varlığımızla kurtarmak ve sağlamaktır. Fakat varlığımıza sataşan bütün Batı âlemi, Amerika da dahil olduğu halde, tabiatiyle büyük bir kuvvet teşkil ediyor. Biz de şüphesiz temelde yalnız kendi kuvvetimize dayanmakla beraber, bizim hayatımızla ilgili olan bütün kuvvetlerden en fazla derecede yararlanmada kusur etmeyeceğiz ve böyle bir kuvveti reddetmek doğal olarak doğru bir şey değildir. Gelmekte olduğundan söz edilen kuvvet ise bizim kuvvetimizi pek çok arttırmaz. Fakat yalnız doğu ve İslâm âleminin geleceğimizle ne kadar yakından ilgili olduğunu göstereceği için bizce önemlidir. Özellikle bu bakış açısından gelecek olan kuvvetin – ki belki daha çok kuvvetlerin öncülüğünü oluşturur- özel bir değeri vardır.



Efendiler, bir de Bolşeviklik âleminden söz edildi. Yine diğer zamanlarda da söz edilmiştir ki, biz, Bolşevikleri aramış ve bulmuşuzdur ve en son temasımız az çok maddî ve kesin bir şekle girmiştir. Resmen Sovyet Cumhuriyeti’yle haberleşilmiştir. Pekâla cereyan eden haberleşme içeriğini biliyorsunuz. Sovyet Cumhuriyeti bizim muhtaç olabileceğimiz maddî desteğin hepsini vaadetmiştir. Silâh, top, para vaadetmiştir (bravo sesleri, alkışlar). Eğer şimdiye kadar maddî olan bu desteklerden yararlanamamış isek o kabahat ne bizde ve ne de Sovyet Cumhuriyeti’ndedir. Belki son günlerde Kafkasya’da gerçekleşen yanlış anlamalar sonucudur. Bu yanlış anlamaların tamamiyle önüne geçilmek üzeredir efendim.



Efendiler, Yunanlılar vatanımızı çiğnemeye çalıştıkları halde yine Batı hükûmetlerinden bize yoldaşlık edenler vardır. Bunun gibi Fransızlar bütün bu harekâta rağmen özellikle son günlerde adam göndermişlerdir ve derhal Paris’te doğrudan doğruya siyasal ilişkilere girişmemizi bize önermişlerdir. Doğal olarak bu temas ve ilişkinin gereği yapılmaktadır ve yine bir arkadaşımız, milletin ruhsal durumlarından söz etti ve Belçika ile bizim milletimizi karşılaştırmaya kalkıştı. Belçika nerede? Bizim memleket ve milletimiz nerede? Efendiler, ben de bazı arkadaşlarım gibi Batı milletlerini, bütün dünyanın milletlerini tanırım. Fransızları tanırım, Almanları, Rusları ve bütün dünyanın milletlerini şahsen tanırım ve onları tanımam harp sahalarında olmuştur, ateş altında olmuştur. Ölüm karşısında olmuştur. Yemin ederek size açıklarım ki, bizim milletimizin manevî kuvveti, bütün milletlerin manevî kuvvetinin üstündedir (şiddetli alkışlar). Efendiler, her görüntü insanın kendi ruhunun ve hissiyatının kışkırtmalarıyla görünür. Korkak insanlar bu gibi manzarayı korkaklıkla karşılarlar, onun gerçek içeriğini görmezler. Bizim milletimizin manevî kuvvetinin eksikliği nerededir? Ben bunu iddia ediyorum, manevî kuvvetin düşkün olduğunu iddia edenler, batı cephesinde, İzmir cephesinde Yunanlıların gerçekleşen saldırıları karşısında filân veya filân cephede bulunan millî kuvvet dağılmıştır, şu şekilde veya bu şekilde dağınıktır diyorlar. Evet Efendiler, dağılmıştır. Fakat bu, cahil halkın ifadesidir.



Efendiler, onlar dağılmamış, çekilmiştir. Şu yöne veya bu yöne çekilmişlerdir ve yürümüşlerdir Efendiler. Dünyanın bütün askerleri, şimdi beğenmediğimiz insanlardan daha iyi hareket etmez. Yalnız şeklen değişebilir. Akhisar cephesine taarruz eden üç Yunan tümeni olduğu halde bunun karşısında bin beş yüz kadar millî kuvvetimiz vardır. Biz de onların içerisine katılsak ne yaparız? Efendiler, elbette çekiliriz. İşte millî kuvvetlerimiz on kat üstün bir kuvvet karşısında çekildiler. Çekilmek gerekir. Eğer ölmek gerekirse o da yapılır. Ölmek ancak öldürmek amacıyla olur. Fakat öldükten sonra hiçbir amaç sağlayamayacaksa neye yarar? Amacı koruyabilmek için on katı kadar bir kuvvet karşısında, bu bin beş yüz kişinin çekilmesi gerekir. Özellikle, ancak bunlardan bin kişinin cephede bulunduğu ve geri kalanın da oradaki köy halkından ibaret bulunduğu göz önüne alınmalıdır. Esasen böyle gece, gündüz talim ve terbiye ile meşgul olmayan insanlardan oluşmuş bir kütle çekilmek için nasıl çekilir? Doğal olarak geriye döner ve yürür. Onun görüntüsü belki hoşa gitmeyebilir. Fakat bu çekilmedir ve çekilmekten ibarettir ve bunu daha fazla büyütmeye gerek yoktur ve bu manzara, manevî kuvvetin olmadığına veya eksik bulunduğuna işaret etmez. Manevî kuvvetin eksiği orada değildir.



Bizim kendi kalbimizde olabilir. O da yoktur ve belki bazılarında görülmüş ise yalnız onların şahıslarına bağlamak gerekir. Yoksa, milletimizin manevî kuvveti son derece dayanıklıdır ve buna bağlı olarak bütün düşmanlarımızı galip durumundan mağlûp durumuna koyacağımıza genel güvenin sağlanmasını rica ederim (Alkışlar).