İzmir’de Halk ile Konuşma

Eski Gümrük binasında yapılan toplantıda söylenmiştir.



Saygıdeğer İzmir halkı, aziz hemşehrilerim!

Sizi böyle yakından yüz yüze selâmlamak benim için çok büyük bir mutluluktur. Gerek bundan beş altı ay önce muzaffer ordumuz için geldiğim zaman ve gerekse bu defaki gelişimde halkın bana karşı gösterdiği içten gösterilerden dolayı çok teşekkür borçluyum. Olabilseydi, teşekkürlerimi bütün İzmir halkına ayrı ayrı sunardım. Fakat maddi olarak imkân yoktur. Duygularımın bütün hemşehrilerime iletilmesini burada hazır bulunanlardan rica ederim.



Hanımlar, Efendiler!

İzmir, kırk asırlık bir atalar yurdudur. İzmir, bu kadar derin bir tarihe sahip olmakla beraber coğrafi yeri nedeniyle iktisadi ve siyasi çok büyük bir önemi vardır. İşte bundan dolayıdır ki, Türkiye’yi yok etmek isteyen düşmanların ilk önce bakışları bu tarihi, bu önemli beldeye yönelir. Nitekim düşmanlarımız, en önce burasını işgal etmişler, ondan sonra daha doğuya ilerlemişlerdir. İzmir’in işgali bütün milletin kalbinde derin bir yara meydana getirmiştir. Herkes İzmir için feryat ediyordu, İzmir, halkın acılarını feryatlarını, kararlılığını ve imanını ifade etmek için bir parola olmuştu. Çeşitli bakış açılarından çok kıymetli olan İzmir, elbette düşmanların elinde bırakılamazdı ve nitekim bırakılmadı.



Efendiler! Ben şimdi burada hazır bir nutuk söyleyecek değilim. Amacım halkça, kardeşçe sohbette bulunmaktır. Bu dakikadaki karşınızda konuşan, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Başkomutan değildir. Sade bir milletvekili ve sizi çok seven bir hemşehriniz Mustafa Kemal’dir. Bundan dolayı benden neler öğrenmek istiyorsanız serbest olarak sormanızı rica ederim.

Bunun ardından üçü hanım olmak üzere on dokuz kişi tarafından  otuzdan fazla soru sorulmuştur. İşbu sorular yeni Türkiye devletinin şimdiki esasları, kadınların sosyal hayatımızdaki yerinin ne olmak gerekeceğini ve barış konferansındaki tartışmaları ziraat ve ticaret ve sanayiin gelişmesini, Halk Fırkası’nın izleyeceği ilkeler ile diğer meseleleri içeriyordu.



Sayın Paşa bu soruları yazdıktan sonra, her birine ayrı ayrı kanıtlı bir şekilde cevap vermişlerdir. Sayın Paşa, tarihe geçen Osmanlı devletinin kuruluşundan sonuna kadar geçirdiği çeşitli devreleri açıklayarak ve bu devletin Fatih devrinde Bizans ve Roma İmparatorluklarını devirerek cihangirane bir batı siyaseti ve Yavuz devrinde İran, Suriye ve Mısır’a doğru yönelmekle bir İslâm birliği siyaseti ve Kanuni devrinde ise hem doğu, hem batı siyasetlerini beraber yürüttüğünü, fakat hiçbirinde başarılı olamayarak ana parçası olan Türk milletinin felâket  nedeni olduğunu söyleyerek ve yeni Türkiye devletinin bu siyasetlerden hiçbirine bakmayarak kendi milli sınırları içerisinde milletin refah ve mutluluğuna dayanan bir siyaset sürdüreceğini ve sürdürmekte olduğunu söyledikten sonra kadınların sosyal hayatımızdaki yerlerine değinerek demişlerdir ki:



Yaratıcı güç insanları iki cins olarak yaratmıştır. Bunlar birbirleri için gereklidir. Hazret-i Âdem’le Hazret-i Havva’nın nasıl yaratıldığına ait  görüşler birbirine uymaz, bunlardan söz etmeyeceğim. Ondan sonraki devirlerden başlayacağım. Şuna inanmak gerekir ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir. Nitekim hepimiz padişahlar hakkında hayali görüşler besliyorduk, bunlar annelerimizin verdiği yanlış bilgilendirmelerin sonucu idi. Bir toplum, cinsinden yalnız birinin zamanın gereklerini kazanmasıyla yetinirse o toplum yarıdan fazla eksiklik içinde kalır. Bir millet, gelişmek ve medenileşmek isterse özellikle bu noktayı temel olarak kabul etmek mecburiyetindedir. Bizim toplumumuzun başarısızlığının nedeni, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlik ve kusurdan doğmaktadır. İnsanlar dünyaya haklarında belirlenenleri yaşamak için gelmişlerdir. Yaşamak demek; faaliyet demektir. Bundan dolayı bir toplumun bir organı harekette bulunurken diğer organı duruyorsa o toplum felç olmuştur. Bir toplumun hayatta çalışması ve başarılı olması için çalışmanın ve başarılı olabilmenin bağlı olduğu bütün nedenleri ve şartları kabul etmesi gerekir. Bundan dolayı bizim toplumumuz için ilim ve fen gerekli ise bunları aynı derecede hem erkek ve hem de  kadınlarımızın kazanmaları gerekir. Bilinir ki, her alan ve aşamada olduğu gibi hayatın da görev paylaşımı vardır. Bu genel görevlerin paylaşımı arasında,  kadınlar kendilerine ait olan görevleri yapacakları  gibi aynı zamanda toplumun refahı, mutluluğu için gerekli olan bütün işlere de gireceklerdir. Kadının ev görevleri en ufak ve önemsiz görevidir.



Kadının en büyük görevi analıktır. İlk terbiye verilen yerin ana kucağı olduğu düşünülürse bu görevin önemi hakkıyla anlaşılır. Milletimiz kuvvetli bir millet olmaya karar vermiştir. Bugünün gereklerinden biri de kadınlarımızın her konuda yükselmelerini sağlamaktır. Bundan dolayı kadınlarımız da bilgin ve ilme açık olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğrenim derecelerinden geçeceklerdir. Sonra kadınlar sosyal hayatta erkeklerle beraber yürüyerek birbirinin yardımcısı ve destekçisi olacaklardır.

Efendiler! Affedersiniz, bir noktayı açıklamak için bir an bekleyeceğim. Efendiler, dediğim zaman hanımefendiler ve beyefendiler demektir. Kolaylık gereği ve hanımlarla efendilerin tam birliğini ifade etmek için bu konuşma şeklini uygun gördüm.

Düşmanlarımız, bizi dinin etkisi altında kalmış olmakla suçluyorlar. Duraklama ve yıkılışımızı buna bağlıyorlar. Bu hatadır. Bizim dinimiz hiçbir zaman kadınların erkeklerden geri kalmasını istememiştir. Allah’ın emrettiği şey, müslüman kadın ve erkeğin beraber olarak bilgi ve anlayış kazanmasıdır. Kadın ve erkek bunu aramak, nerede bulursa oraya gitmek ve onunla donanmış olmak zorundadır. İslâm ve Türk tarihi araştırılırsa görülür ki, bugün kendimizi bin türlü kayıtlarla bağlı zannettiğimiz şeyler yoktur. Türk sosyal hayatında kadınlar bilgi, anlayış ve diğer konularda erkeklerden kesinlikle geri kalmamışlardır. Belki daha ileri gitmişlerdir. Bugün bu memleketi araştıralım. Göreceğimiz iki devre vardır. Birisi, tarlalarda erkeklerle beraber çalışan merkeplerine binerek öteberi satmak için kasabalardaki pazar yerine giden oralarda kendisi yumurta ve tavuğunu, buğdayını satan ve ondan sonra ihtiyaç duyduklarını satın alan, köyüne dönen ve bütün işlerinde kocalarına, kardeşlerine yardım eden kadınlar… Ben bu kadınlar arasında kocalarından daha iyi iş anlayanlara ve hesap yapanlara rastladım.



Bir gün Akşehir yakınında bir köye gittim. Çok yağmur yağıyordu ve soğuk vardı. Kendimi belli etmeyerek bir evin önünde duran bir kadına:

“– Bacı, yağmur var, soğuk var, beni kabul eder misiniz?” dedim. Hiç duraksamadan:

“– Buyurun” dedi ve beni bir odaya aldı. Odada ateş olmadığı ve yeni bir ateşin yakılması uzun bir zamana bağlı olduğu için:

“– İsterseniz bizim odaya gidelim. Orada hazır ateş var” dedi. Gittik, ardından komşulardan birkaç kadın ve birkaç erkek geldi. Beraber konuşmaya başladık. Konuşurken bana en önemli soruları soran kadınlar oldu. Askerin durumunu, düşmanın durumunu, en önemli düşmanın hangisi olduğunu sordular ve bunları sorarken hiçbir telâş ve sıkılmaya, kurala  gerek görmediler. İnsanca konuştular. Fakat sonradan benim kim olduğumu anlayınca, telâş gösterdiler ve söyledikleri şeylerden kendilerine bir zarar geleceğini sanarak korktular. Çünkü şimdiye kadar resmi bir adamla açıkça konuşmayı büyük bir suç kabul etmişlerdi.

Efendiler! Memleketimizde bilgisizlik varsa geneldir, yalnız kadınlarımızı değil, erkeklerimizi de içine alır. Diğer bir manzaraya kasabalarda, şehirlerde rastlıyoruz. Bu da çoğunlukla, yabancı romanlarında okunan kafes efsaneleridir. Şüphe yok ki bu yanlış âdetleri genelleştiren saraylar olmuştur.



Kasaba ve şehirlerde yabancıların dikkati en çok örtünme şekli üzerinde duruyor. Buna bakanlar kadınlarımızın hiçbir şey görmediklerini sanıyorlar. Bununla beraber dinin gereği olan örtünme, kısaca ifade etmem gerekirse, denebilir ki kadınların sıkıntısını gerektirmeyecek ve terbiyelere aykırı olmayacak basit şekilde olmalıdır. Örtünme şekli kadını hayatından, varlığından ayıracak bir şekilde olmamalıdır. Bu konuda son söz olarak diyorum ki, bizi analarımızın adam etmesi lâzım idi. Onlar edebildikleri kadar etmişlerdir. Fakat bugünkü seviyemiz, bugünkü temel ihtiyaçlar için yetersizdir. Başka anlayışta, başka olgunlukta adamlara gerek vardır. Bunları yetiştirecek olan bundan sonraki annelerdir. Bu anlayışın istiklâlini, şerefini, hayat ve varlığını sağlamayı ve devam ettirmeyi ilke kabul eden yeni Türkiye devletinin temellerinden birini oluşturması gerekir ve inşallah edecektir.

Ondan sonra yeni Türkiye devletinin temelleri hakkındaki açıklamalarına devamla var olan hükümet şekillerini anlatmışlar ve birçok düşünürlerin, yüksek zekâların en uygun şekil olarak arayıp bulamadıkları hükümet şeklini milletimizin bulduğunu ve uyguladığını belirtmişler ve demişlerdir ki:



Bütün dünya görmüş ve anlamıştır ki, Osmanlı İmparatorluğu tarihe karışmıştır. Devletimiz yeniden bir devlet meydana getirmiştir ki adına “Türk devleti” derler ve bu devlet, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükümeti tarafından yönetilir.

Osmanlı Devleti yazık ki ölmüştür. Babıâli hükümeti yazık ki ölmüştür, affedersiniz, hata ettim! Yazık ki demeyecektim, övünürüm ki ölmüştür. Çünkü onlar ölmeseydi milleti öldüreceklerdi. Sonra birçok defa hakaret ve saldırıya uğramış olan Meclis-i Mebusanlar da ölmüştür. Onun yerine Meclis-i Mebusan değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi geçmiştir.



Ondan sonra herhangi harekete karşı görünebilir olan tepkilere değinerek demişlerdir ki:



Unutmamalıdır ki, milletin hâkimiyetini bir şahısta, yahut belirli şahısların elinde bulundurmakta yarar bekleyen bilgisiz ve aldanmış insanlar vardır. Hükümdarlar, kendilerini hayali bir kuvvetin temsilcisi tanırlar ve bundan zevk alırlar. Fakat onların etrafındaki çıkarcılar bunu din buyruğu gibi gösterip bütün milleti aldatmaya, alçaltmaya çalışırlar. Nitekim şimdiye kadar çalışmışlardır. Sonunda milletin kulağı bu şakımalarla dolar ve o inandırıcı etkileri dinin gereği ve gerçeğin kendisi kabul eder. Bu gibilere gerici ve hareketlerine irtica derler. Yakın tarih devrelerimizin sayfalarını araştırırsak birçok örneklere rastlarız. Fakat buna bütün dünya inanmalıdır ki, milletimizi bu gibi etkilemelerle bozmanın ve aldatmanın imkânı kalmamıştır. Fetva ile veyahut şu, bu gibi etkilemelerle milleti eskiye göndermek isteyenlerin yeri zindan olacaktır. Kesinlikle ve çekinmeden söylerim ki, milli hâkimiyetimizin her zerresini şu veya bu şekilde kısıtlamak isteyenler en koyu gericidir. Öylelere karşı milletin yapacağı şey onları parçalamaktır.

Ardından Anayasnın bazı maddelerini çözümledikten ve anlattıktan sonra barış konusuna geçerek demişlerdir ki:

Konferansta geçen konuşmaların son günlerdeki görüntüsü bütün millet ve memlekette olumsuza daha yakın düşünceler doğurduğu için bir iki söz söylemek istiyorum. Biz konferansa büyük bir iyi niyetle barış ve huzurun bir an önce geri gelmesini sağlamak konusundaki ciddi isteğimizle gittik.



Bu isteğimizin ciddiyetine memleketimizi bayındır hale getirmek, milletimizi mutluluğa, refaha ulaştırmak konusundaki kesin kararımızdan daha büyük, daha açık bir delil olamaz. Savaşmaklığımız hayat kaynaklarımızı koruma mecburiyetinden ileri gelmiş ve gelmektedir. Halbuki karşımızdakilerde aynı içtenliği bulamadık. Bizim anlayışımızla onların anlayışı arasında büyük farklar vardı. Bu defa o farkların ortadan kalkmadığını gördük. Biliyorsunuz ki, batı âlemi, Osmanlı devletini yıkmak için ortaya Şark Meselesi adı ile bir mesele çıkarmıştı. Batı öyle sanıyordu ki, Osmanlı Devleti’ni yıkmakla onu meydana getiren ana unsuru da yıkacaktı. Gerçi başarılı oldu. Fakat ikincisinde olamadı ve olamayacaktır. Batı alemi, hâlâ bir gerçeği görmek ve  itiraf etmek istemiyor ki, o da eski Osmanlı Devleti’nin yok ve bitmiş olduğu ve yeni Türkiye Devleti’nin meydana geldiğidir. Türk milleti, kendi ismiyle bir devlet meydana getirmiş, karar ve kudretiyle yeniden meydana çıkmıştır.



Bu niteliklerini şimdiye kadar eziyet ve haksızlık edenlerden intikam almak ile ispat etmiştir. İntikamdan söz ettiğim zaman bunun Osmanlı devletinin kuruluşunda olduğu gibi birtakım milletlerin üzerine hücum etmek olduğu anlaşılmasın. Bizim intikamımız zalimlerin eziyetine karşıdır. Onlarda eziyet duygusu var oldukça bizde de intikam duygusu devam edecektir.

Ondan sonra devletlerin Musul, adlî ve malî kapitülasyonlar ve Boğazlar meselelerinde çıkardıkları zorlukları anlatmışlar ve son günlerde delegeler heyetimize bir antlaşma projesi verildiğini ve delegelerimizin karşı bir proje ile buna cevap vereceklerini belirtmişler ve demişlerdir ki:



İtilâf devletlerinin bize önerdikleri antlaşma projesi, tam istiklâl isteyen milletimiz için hiçbir zaman kabule değer görülemez.

“Biz barış istiyoruz!” dediğimiz zaman, “Tam istiklâl istiyoruz” dediğimizi herkesin bilmesi gerekir. Bunu istemeye hakkımız ve gücümüz vardır. On sene, yirmi sene sonra alçakça ölmekten ise şimdiden şeref ve onuruyla ölmeyi üstün görmeliyiz.

Ondan sonra Rusya ile ilişkilerimizin dostluk ve içtenlik temeline dayanmış olduğundan ve Avrupa devletleri ile Balkan hükümetlerinin durumlarından söz etmişler ve ardından köylülerimizin her konuda aydınlatılması ve rahatlık ve gelişme vasıtalarının sağlanması ve eğitim programının iktisadi ihtiyaçlarımıza uygun olarak düzenlenmesi gerektiğini anlatmışlardır.

Sayın Paşa, medreseler hakkındaki soruya şu cevabı vermişlerdir:



Bizde en fazla göze çarpan bir nokta vardır ki, o da herkesin bu gibi konulara değinmekten çekinmesidir. Medreseler ne olacak, vakıflar ne olacak, dediğiniz zaman hemen bir direnişle karşılaşırsınız. Bu direnişi yapanların ne hak ve yetkiyle yaptıklarını sormak gerekir. Bizim dinimiz en akla uygun ve en tabiî, bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması gerekir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. İslâm sosyal hayatında hiç kimsenin bir özel sınıf halinde varlığını korumaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler dinin hükümlerine uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşdeğerde öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.



Ondan sonra medreselerin bugünkü verimsizlik durumundan, bu konuda bizzat araştırma ve denetlemelerinden doğan konulardan, biraz da Arapça öğrenmek ve Arapça öğretimde bulunmak mecburiyetinin doğurduğu zorluklardan ve zaman kaybından uzun uzadıya söz ettikten sonra  demişlerdir ki:



Milletimizin, memleketimizin bilgi ve anlayış yuvaları bir olmalıdır. Bütün memleket evlâdı kadın ve erkek aynı şekilde oradan çıkmalıdır. Fakat nasıl ki her konuda yüksek meslek ve ihtisas sahipleri yetiştirmek gerekli ise, dinimizin felsefî gerçeklerini araştırmaya, incelemeye ve telkine, ilim ve fen gücüne sahip olacak seçkin ve gerçek şerefli âlimler yetiştirecek yüksek eğitim kuruluşlarına sahip olmalıyız.



Ardından Halk Fırkası programının uzman kişiler tarafından gönderilecek değerlendirmeler araştırıldıktan sonra tespit edileceğinden ve bu siyasi partinin Türk milletinin refah ve mutluluğunu amaç edineceğinden söz etmiştir.



Subaylar, memurlar ve gönüllü subayların terfileri hakkındaki soruya şu cevabı vermişlerdir:

Ordumuz babalarına ve atalarına lâyık evlatlardan oluşmuş olduğunu göstermiştir. Bundan sonra ordumuzu daha mükemmel bir hale getireceğiz. Bu da doğal olarak ordunun refah ve mutluluğunu sağlamakla mümkün olacaktır. Subaylarımızı hayat kaygısı içinde bırakmak asla uygun olamaz. Hayat dediğim zaman savaş meydanlarında terk edeceğimiz hayattan söz etmiyorum. Bizim subaylarımız bunu tam bir rahatlıkla terke hazırdırlar. Hayattan amacım gerek kendilerinin ve gerek ailelerinin geçinme derdinden kurtulmuş bulunmalarını sağlayacak ana kural -ki refahtır- bunu elde etmektir. Etmeyen bir millet en temel noktada üşenmiş demektir. Fakat milletimiz, subaylarının, askerlerinin ve devlet makinesini işleten memurlarının rahatlığını elbette göz önüne alacaktır. Gönüllü subaylara gelince; ordumuzda böyle bir subaylık sınıfı yoktur. Yalnız savaş sırasında subaylık sıfat ve yetkisi ile hizmet eden, kahramanlık eden birtakım fedakârlıklar vardır. Bunlar  ya önceden subay idiler, yahut vatanseverlik heyecanının sürüklemesiyle subaylık yapmışlardır. Böyle tehlikeli bir anda vatanseverliklerini ispat edenlerin ve gösterenlerin ödülsüz kalmamaları gerekir. Bunlar ya ordunun içinde görevlerine devam etmektedirler, yahut ordu kurulduktan sonra uzmanlık ve yetenekleri ile uygun olarak memleket içinde kendilerine iş bulmuşlardır. Çoklarını bilirim ki böyledir. Fakat her ne şekilde olursa olsun, hizmet edenler milletten büyük ödüller bekliyorlarsa kesinlikle doğru bir harekette bulunmuş olmazlar. Milletten çok şey istememeliyiz. Hizmet edenler namus görevlerini yerine getirmiş olmaktan başka bir şey yapmamışlardır.



İzmir Yollarında, s.71-85