İzmir’de Hükûmet Konağında

Şerefine Hükümet Konağında düzenlenen ziyafette halk temsilcilerine söylenmiştir.



Saygıdeğer efendiler!

Bu gece İzmir halkını temsil eden kıymetli heyetinizin karşısında bulunmak benim için büyük bir mutluluk oldu. İzmir halkının geçen defa olduğu gibi, özellikle bu defa hakkımda göstermiş olduğu içten gösterilere karşı hissettiğim memnuniyeti doğrudan doğruya kendilerine söylemek mümkün olamadı. Fakat bunu  Yüce Heyetinize sunarak ve Yüce Heyetiniz aracılığı ile bütün halka ulaştırılmasının mümkün olacağını zannediyorum. Bundan dolayı bütün teşekkürlerimi Yüce Heyetinize sunuyorum. Söylenilen kıymetli sözler arasında özellikle milletin ve kahraman ordumuzun kazandığı başarılar ve zaferleri, benim şahsımda temsil edilmiş görmekten dolayı özellikle teşekkür ederim. Fakat bir noktayı kaydetmek zorundayım. Ve bunu gayet önemli olarak arz ederim ki, bütün bu başarılar, yalnız benim eserim değildir ve olamaz. Bütün başarılar bütün milletin kararlılığı ve imanıyla işbirliği yapması sonucudur. Kahraman milletimizin ve seçkin ordumuzun kazandığı başarılar ve zaferlerdir.



Efendiler! Bir millet, bir memleket için kurtuluş ve başarı istiyorsak; bunu yalnız bir şahıstan hiçbir zaman istememeliyiz. Herhangi bir şahsın başarısı demek o milletin başarısı demektir. Bir milletin başarısı demek mutlaka milli genel kuvvetlerin bir yönde yoğunlaşmasıyla, oluşmasıyla mümkündür. Bundan dolayı bilelim ki, ulaştığımız başarı milletin kuvvetler birliği yapmasından, işbirliği yapmasından ileri gelmiştir. Eğer aynı başarıları ve zaferleri gelecekte taçlandırmak istiyorsak, aynı temele dayanalım ve aynı biçimde yürüyelim. Çünkü başarı ancak bu biçimde kazanılabilir.



Efendiler! Bu güzel İzmir’i dördüncü kez ziyaret ediyorum. Birinci ve ikinci ziyaretlerim çok dertli ve sıkıntılı zamanlarda olmuştur. Bunlar, sürgün yerine giderken ve gelirken yaptığım ziyaretlerdir. Üçüncü ziyaretim ise kahraman ordumuzun düşman ordusunu sonsuza kadar yendikten ve perişan ve yok ettikten sonra buraya ulaştığı zaman, ona karışarak buraya geldiğim zamandır. Bir de şimdi gelmiş bulunuyorum. Birinci ve ikinci ziyaretlerimde İzmir’in bende meydana getirdiği izlenimleri söylemek gerekirse, diyebilirim ki bu izlenimim acı, çok üzücü ve çok sıkıntılı duygular ile doludur. Bilmem, bu izlenimlerin kaynağı o zaman hâkim olan baskıcı idarenin genel olan baskılarından mıdır, yoksa bu güzel memlekette yaşayan insanlar içinde âdeta onlara karşı hâkim, onlara karşı gururlu ve övünen birtakım insanların bulunuşu mu idi? Yoksa o insanların bu memleketin gerçek evlâtlarından daha mutlu, daha rahat, daha zengin oluşu muydu? Fakat belki hepsi idi.



Üçüncü defa buraya girdiğim zamanki duygular, önceki duygular ile karşılaştırılamaz bir durumda ve içerikte idi. İzmir’i arkadaşlarımla beraber doğudan gelen yol üzerinde, Belkahve sırtlarından seyrettiğim zaman İzmir’in güzel limanı İtilâf devletlerinin savaş gemileri ile dolu, sokakları henüz düşman ayakları ile çiğneniyor, top, mitralyöz ve tüfek sesleri işitiliyordu. Bir gün sonra idi ki, şehrin içine girdik. Hâlâ şehrin güney tarafından toplar patlıyor ve zavallı insanlar, buranın iyi insanları düşmanın saldırılarına uğruyordu. Bu izlenimlerimi özetlemek gerekirse diyebilirim ki; hem üzüntü ve hem de sevinç ile karışık idi. Üzüntülüyüm, çünkü düşman üç buçuk yıl boyunca yaptığı eziyetler ve haksızlık ile yetinmek istemiyordu. Aynı zamanda program içinde bu güzel şehrin en güzel yerlerini yakıyordu.



İzmir alevler, dumanlar içinde idi. Bütün halk bu acı görüntü karşısında doğal olarak üzüntülüydü. Gözlerinde yaşlar vardı. Ben bu üzüntülere katılmaktan kendimi engelleyemezdim. Ancak ufak bir araştırma ile anladım ki, halkın bu göz yaşları, yangından ve harabeden değildi. Bu yangının, bu harabenin onlar için hiçbir etkisi yoktu, belki onların gözlerinde zafer kazanmış ordumuzun kendilerini kurtardığını görmekten doğan, sevinç yaşları vardı.



Efendiler! Bu güzel beldenin Yunan ordusuna teslim edildiği günü hep beraber hatırlayalım. Ben, o gün kesilen suçsuz insanların kanlarından ve şehir halkının acıyla bağırmasından fazla bir şey araştırmak istiyorum.



Biliyoruz ki, bütün düşmanların kışkırtmasıyla, isteklendirmesiyle, kararıyle bu güzel İzmir’e giren düşman, aynı zamanda İstanbul’da bir hükümdarın, bir Bab-ı Âli’nin ve şimdi yemek yediğimiz bu konağın içindeki bir temsilcisinin katılımı ve sessizliğiyle ile karşılanmıştır.



Fakat İzmir ve çevresinin çok namuslu ve vatansever halkı, hiçbir zamanda bu hükümdar ile ve onun heyeti ile, onun temsilcisi ile beraber olmadı, olmak istemedi ve olamazdı. Onun için derhal “Redd-i İlhak” adıyla kurduğu cemiyet aracılığıyla bütün halkı vatan savunmasına çağırdı. Bu nedenle o cemiyetin adını saygıyla anmayı bir borç sayarım.



Bu girişim ile düşman karşısında bir namus cephesi oluştu. Bu cephe çok büyük, maddî olarak çok kuvvetli idi, denilemez. Fakat çok yüksek namus ve manevi kuvvete sahipti. Şüphe yok, bu namus cephesi, bütün memleket için bir çağrı ve yüreklendirme, harekete geçirme cephesiydi. Bunu oluşturan insanlar çok iyi biliyordu ki, bütün vatandaşlar bu cepheye koşacaktı. Gerçekten öyle oldu. Bütün millet gerçeği anladı. İşbirliği yaptı ve bu cephenin desteklenmesine koştu. Ancak düşmanlarımız bunu anlamışlar ve buna imkân ve fırsat vermemek için derhal o namus cephesine saldırmışlardı.



Efendiler! Namus cephesi hiçbir zaman yıkılmaz, yenilemez. Bundan dolayı o cephe yıkılmamış, mağlûp edilememiştir. Belki memleketin ve milletin gerek duyduğu zamanı kazandırmak üzere biraz geriye çekildi. Doğal olarak bu millet ve memleket için zararsız oldu denilemez, bir süre için güzel yerleriniz, çok değerli, verimli arazimiz, düşmanın ayakları altında çiğnenmeye başlanmıştır. Bu görüntü karşısında milletin üzüntülü olmadığını söylemek doğru değildir. Ancak bu üzüntü, milletin kararlı ve inançlı durmasına ve görevinde devam etmesine, düşmanları sonuna kadar kırmak konusundaki kesin kararına yine engel olamadı ve millet çalışmasında devam etti. Düşman bütün bu çalışmayı mutlaka yok edebilmek için sürekli o namus cephesine saldırıda ısrar ediyordu. Saldırdı, saldırdı.



Fakat bütün bu saldırıları milletin inancı, kararlılığı ve milletin öz evlâtlarından oluşmuş olan kahraman ordusunun kahramanlığı önünde acı, şiddetli darbeler ile düşmana geri döndü. Birinci İnönü oldu. İkinci İnönü oldu, Sakarya oldu, sonunda millet ve ordu, artık düşmanı yok etmek için gereken kuvveti, kudreti ve bütün hazırlıkları almış ve yapmış bulunuyordu. Bundan sonra gerçekleşen hareket, sonucu bütün dünyaya belli olan hareketti. İşte üçüncü defa gelişim böyle bir başarının ve böyle bir zaferin kazancını toplamak içindi.



Efendiler! Bir devir biliyoruz ki, İzmir’i, yalnız İzmir’i değil, bütün vatanı, İzmir halkını, yalnız İzmir halkını değil, bütün milleti düşmanların eline av olarak veriyordu. Ve bundan üzüntülü ve duygulu olmadığını iddia edersek doğrudur.



Fakat yine bir devir yaşıyoruz ki, bütün bu dış düşmanlara dayanarak memleketi ve milleti yok etmeye karar vermiş olan bir idarenin çalışmasına rağmen, sonsuz yolsuzluklar içinde memleketi, düşmanın kirli ayaklarından kurtarıyor, millet ve memlekete izzet, şeref, namus kazandırıyor ve başarı, zafer veriyor, o da bu devirdir. Bundan dolayı bu iki devir arasındaki farkı gözlerimizle görüyoruz ve o fark, ellerimizle tutulacak kadar da maddiyat kazanmış bulunuyor.



Efendiler! Bu iki devir arasındaki fark çok büyüktür. Birinci devre ait olan övgüleri anmak çok uzun olur. İkinci devrin övülecek şeyleri de çoktur. Ancak farkı görmek için çok kuvvet harcamaya gerek yoktur. Bununla anlayabiliriz ki, bu memleketin gereklerine ve bu memleketin sosyal durumuna, sosyal hayatına en çok ve en güzel uyan yönetim şekli bugünkü yönetim şeklidir. Geçen ve tarihe karışan yönetim şeklinin son zamandaki ismi ve şekli, meşrutiyet idaresi idi. Veya meşruti saltanat idi ve daha önceki ismi de mutlakiyet idi. Yalnız beş altı yüz sene değil, bütün Türk tarihini karıştırdığımız her zamanda memleketi bozulmuşluğa, yıkılmışlığa düşüren ve millete, hiçbir zaman kendi mutluluğuyla uğraşma izni vermeyen serseri bir idare idi ve o idare kurduğu devletleri tarihe bırakmak zorunda ve mahkûmiyetinde kalmıştır. Halbuki bugünkü idare şekli ki milletin hâkimiyetini kayıtsız şartsız kendi elinde bulunduruyor; milletin kaderini doğrudan doğruya şunun, bunun elinde değil, kendi elinde tutuyor. Böyle bir idare, elbette bu milletin  şerefine, namusuna ve mutluluğuna daha uygun gelir. Hâkimiyeti kayıtsız şartsız milletin elinde tutan bir idare dedim. Gerçekten efendiler, bugün dünya yüzünde hâkimiyet ile bu kadar ilgili olan, hâkimiyeti bu kadar kuvvetli bir şekilde gösteren hiçbir idare şekli var olmuş değildir. En çok ilerlemiş ve medenileşmiş idare şekillerine bakınız. Onlarda da eksik o kadar büyüktür ki, bugün bizim içinde bulunduğumuz şekle gelebilmek için mutlaka yeniden bir inkılâp yapmak zorundadırlar.



Kayıtsız şartsız deyimiyle belirtilen hâkimiyeti, milletin sorumluluğunda tutmak demek bu hâkimiyetin bir zerresini; sıfatı, ismi ne olursa olsun, hiçbir makama vermemek, verdirmemek demektir. Bununla anlatmak istediğimi  kolaylıkla anlayabilirsiniz.

Efendiler! Henüz kurtulmuş değiliz, atılan adımlar, bundan sonra atılması gereken adımların başlangıcıdır. İnsan başlangıçtayken sonuca ulaştığını ileri sürerse dünyanın en derin aldanışları içinde kendisini dalmış görür. Biz daha çok adımlar atmak zorundayız. Bu adımlar hem çok hızlı, hem de çok uzun olmalıdır. Bundan dolayı bu adımları doğru ve belli bir yön içinde atabilmek için, kendi kaderimize kendimiz sahip ve hâkim olmak zorundayız.



Milletimizin çalışmasının sonucu olmak üzere ve ordumuzun çok parlak ve çok kesin zaferlerinin doğal sonucu olmak üzere, Lozan barış konferansında çalışan delegeler heyetimizin ulaştığı yer, kesin ve ciddi bir yerdir. Kesin ve ciddi bir aşamadır. Çok ümit edilir ki, bu aşama, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, hükümetinin istediği gibi barış ile sonuçlansın. Fakat bizim için barış demek, gerçek hayatımızın sağlanmasına yarayan nedenleri kazanmak demektir.



Bu nedenlerden bağımsız olarak yalnız barış yapmak, kendi kendimizi aldatmak olur. Milletimiz çok aldanmıştır. Ve asırlardan beri aldatıla gelmiştir. Ve bu aldatılmak yüzünden uğradığı felâketleri birer birer hatırından geçirmektedir. Artık aldanmamaya karar vermiştir. Artık hukukunu hiçbir yolla, hiçbir şekilde hiçbir kimseye vermemek kesin niyetindedir. Buna göre bizi aldatmamak koşuluyla barış yapmaya hazırız. Ve çok kuvvetle ümit ediyoruz ki, insanlık ve medeniyetin gerçek arzusu olan bu insani istek, o medeniyet ve o toplumu temsil eden delege heyetleri tarafından kesinlikle anlaşılacak ve ortak bir sonuca varılacaktır. Gerçekte bu sonuç maddi olarak elde edilmiştir. Yalnız bunun resmi ifadesi kalmıştır. Buna ümitle bakıyoruz. Hiçbir zamanda bu ümidin kırılmasına biz neden olmayacağız.



Efendiler, son söz olmak üzere şunu söyleyeyim ki, İzmir halkı çok aydındır, çok çalışkandır. Fakat aydın olmayı yararlı kılabilmek için mutlaka dediğim gibi, kendi kendimize hâkim olmak ve benliğimizi korumak gereklidir. Bugünkü idare şeklini çok kıskanç olarak bütün millet koruyacaktır. Bu memleket halkının buna kudreti olduğuna ve sonsuza dek kudreti bulmuş olacağına kesinlikle inanıyorum ve bundan dolayı geleceğe gönlüm rahat bakmaktayım.



İzmir Yollarında, s.57-66