Konya Gençleriyle Konuşma

Türk Ocağında verilen çay ziyafetinde söylenmiştir.



Saygıdeğer gençler,

Türk Ocağı adına hakkımda söylenen sözlerden, gösterilen sevgi ve güvenden dolayı ocak şerefli üyelerine özellikle teşekkür ederim.



Arkadaşlar, gerçekten bu millet asırlarca kendi isteği aksine, milletin hedef ve yararları tersinde yönetilmiştir. Millet, hiçbir tarih devresinde yaratılıştan sahip olduğu yeteneği geliştirecek çalışma sahasına sahip olamamıştır. Ve bu sahipsizlik yüzünden birçok felâketlerin düşkünü kalmıştır. O acı felâketler milleti ölüme kadar götürecek durum almıştır. Teşekküre değerdir ki, en son ölüm darbeleri millette en hayati uyanıklıkları doğurmaya neden oldu. Ancak o şöyledir ki, üç buçuk dört senedir milletin uyumlu çalışması sonucudur ki, millet hepimizi mutlu, dünyayı hayrette, düşmanları dehşette bırakan zaferlere, başarılara ve Allah’ın yardımına erişti. Bizi kendi benliğimize sahip yapan bu uyanmaya; bize kendimizi bulduran bu gerçek uyanışa daha önce sahip bulunsa idik, daha eskiden kendi varlığımız, kendi kurtuluşumuz, kendi amacımız için çalışmış olsaydık, bugünkü sonuç daha parlak olur ve biz son felâketlere düşmeyerek dünyanın en mutlu milleti olurduk. Milletimiz en yüksek medenileşme derecesinde, en parlak olgunluk derecesinde, en şanlı mutluluk değerinde iken, diğer birtakım milletler ancak milletimizin darbeleri karşısında kendi benliklerini bularak o darbeleri geçirdikten sonra bugünkü durumlarını bulmuşlar, biz ise onlardaki uyanışa karşılık, çok derin aldanışlar içinde koşup gelmişizdir.



Arkadaşlar, her yerde söylüyoruz, her yerde söylüyor ve tekrar ediyoruz, milletin bugünkü zaferleri çok parlak olmakla beraber  henüz milletimizi gerçek  kurtuluşa sahip kılmamıştır. Belki bundan sonraki çalışmamış, zaferi elde etmede olduğu gibi aynı gayretle, aynı özveriyle yapılacak çalışma sonucundadır ki, asıl amaca ulaşacağız. O amaca varmak için de her şeyden önce bizi şimdiye kadar aldanış içinde bırakan nedenleri ve etkenleri çözümlemek, meydana çıkarmak, diline dolamak lâzımdır. Bu gerçekleri, milletin vicdan kulağına ulaştırmak, bu gerçekleri milletin vicdanına iyice yerleştirmek için onları bir daha, beş daha söylemek, onları daima ve daima tekrar etmek gerekir. Milleti uzun yüzyıllar aldanışta bırakan çeşitli nedenler arasında gerçek noktayı, bir kelime ile söylemiş olmak için diyebilirim ki, bütün yoksulluklarımızın kesin nedeni anlayış meselesidir. İnsanlar ve insanlardan oluşmuş olan toplumlar her şeyden önce bütün bireyleriyle sağlam bir anlayışa sahip olmalıdırlar. Anlayışı zayıf, çürük, hasta, boş olan bir toplumun bütün çalışması boşunadır. Kabul etmek zorundayız ki, bütün İslâm âleminin toplumlarında hep yanlış anlayışlar hüküm sürdüğü içindir ki, doğudan batıya kadar Müslüman memleketleri düşmanların ayakları altında çiğnenmiş ve düşmanların esaret zincirine geçmiştir.

Bu düşüncemi açıklamak için bir az daha ayrıntı vermek isterim. Hepinizce bilinir ki, Cenab-ı Peygamber, Kur’an hükümlerini bildirmeye görevlendirildiği tarihte, çevremizdeki ülkelerde çeşitli kavimler vardı. İslâm dinini bütün insanlığa kabul ettirmek için, Allah yolunda kılıç çeken Arap savaşçıları, asırlarca yüksek medeniyetler yaşamış milli geçmişlerine ve örf ve geleneklerine sahip birçok kavimleri, Türkler, İranîler, Mısırlılar, Bizanslılar gibi kavimleri az zamanda İslâmiyet dairesine aldılar. Yine fence, bilimce ve maddi bakımdan görüyorsunuz ki, herhangi bir kavim yeni bir şekil alınca, devleti bütün ilkeleri kabul etmekte, sindirmekte, zorluklara düşüyor. Daima uzun bir geçmişin kendi varlığında yaşadığını görüyor. Daima yüzyıllık medeniyetinin kendi sosyal yapısında ortaya çıkardığı âdete, inanca bağlı kalıyor ve böyle her yeni bir şey alan kavimlerde yeniyle eskinin birbirine karıştığını, yeni şeyin temelleriyle kendinde var olan eski ilkelerin karıştırıldığını görüyoruz. Bu doğal kural, İslâm’ı kabul eden milletlerde de aynıyla meydana geldi. İslâm dininin çok yüce, çok kıymetli ilkeler ve gerçeklerini bu milletler olduğu gibi almamakta inatçı oldular. İslâmiyet’in ilk parlak devirlerinde geçmişin kalıntısı, ürünü olan yanlış âdetler bir zaman için kendini göstermeye ve güç kazanmaya yetememişse de, biraz sonra İslâm’ın gerçeklerine sarılmaktan, İslâm’ın ilkelerine hareketlerini uydurmaktan çok, geçmişin miraslarından olan âdetleri ve inançları, dine karıştırmaya başlamışlardır.



Bu yüzden, İslâm toplumu içindeki birtakım kavimler İslâm oldukları halde sönmeye, yoksulluğa, yıkılmaya uğradılar Geçmişlerinin yanlış veya batıl âdetleri ve inançlarıyla İslâmiyet’i karıştırdıkları ve bu şekilde İslâm’ın gerçeklerinden uzaklaştıkları için kendilerini düşmanların esiri yaptılar.



Bu İslâm kavimlerinin içinde bizim milletimiz olan Türkler, milli gelenekleri ve milli örfleri bakımından yalış şeylere sahip değillerdi. Türk sosyal geleneklerinin pek çoğu İslâm’ın gerçeklerine uygun ve yakındı. Ancak Türkler bulundukları alan, yaşadıkları yerler bakımından bir taraftan İran ve diğer taraftan Arap ve Bizans milletleriyle ilişki içinde idiler. Şüphe yok ki, ilişkilerin milletler üzerinde etkileri görülür. Türklerin ilişki kurduğu milletlerin o zamanki medeniyetleri ise genişlemeye başlamıştı. Türkler bu milletlerin yanlış âdetlerinden, kötü yanlarından etkilenmiş olmaktan kendilerini engelleyememişlerdir. Bu durum kendilerinde karmakarışık, bilim dışı, insanlık dışı anlayışlar doğurmaktan geri kalmamıştır. İşte düşmemizin belli başlı nedenlerinden birini bu nokta oluşturuyor.

Yine biliyorsunuz ki, İslâm âlemi içindeki toplumlar ile Hıristiyan âlemi kitleleri arasında birbirini affedilmez gören bir düşmanlık vardır. Müslümanlar, Hıristiyanların, Hıristiyanlar Müslümanların sonsuza kadar düşmanları oldular. Birbirlerine kâfir, tutucu gözüyle baktılar. İki dünya birbiriyle yüzyıllardan beri bu tutuculuk ve düşmanlıkla yaşadı. Bu düşmanlığın sonucudur ki, İslâm âlemi batının her yüz yıl farklı bir şekil ve rengi olan ilerlemelerinden uzak kalmıştı. Çünkü İslâm topluluğu o gelişmelere kibirlilikle, nefretle bakıyordu, aynı zamanda iki kitle arasında uzun yüzyıllardır devam eden düşmanlığın zorlamasıyla İslâm âlemi silâhını bir an elinden bırakmamak zorunda  bulunuyordu. İşte, silâhla devamlı uğraşı, düşmanlık duygularıyla batının yenilenmelerine önem vermemek, çöküşümüzün nedenleri ve etkenlerinden bir diğer önemli nedeni oluşturur. Bu saydığım nedenlerden başka asıl bizim milletin, özellikle aydınlarımızın çok dikkatle, çok önemle göz önüne alması gereken bir neden vardır ve bence bu neden şimdiye kadar gelişemeyişimizin, en son kademede kalışımızın -unutmayalım-memleketimizin baştan başa bir harabe oluşunun gerçek nedenidir. Çöküşümüzün bu ana nedenini şu nokta oluşturuyor: İslâm âlemi iki sınıf ayrı heyetlerden oluşmuştur. Biri çoğunluğu oluşturan avam, sıradan halk kesimi, diğeri azınlığı oluşturan aydınlar. Bozuk anlayışlı milletlerde büyük çoğunluk başka hedefe, aydın denen sınıf başka anlayışa sahiptir. Bu iki sınıf arasında tam bir zıtlık, tam bir karşıtlık vardır. Aydınlar ana kitleyi kendi amacına ulaştırmak ister; halk kitlesi ve avam ise bu aydın sınıfına bağlı olmak istemez. O da başka bir yol belirlemeye çalışır. Aydın sınıfı telkinle, uyarıyla çoğunluğu kendi amacına göre razı etmeye başarılı olamayınca, başka araçlara yönelir. Halka baskıya ve zor kullanmaya başlar; halkı baskı altında bulundurmağa kalkar. Artık burada  incelenmesi gereken asıl noktaya geldik. Halkı ne birinci yöntem ile ne de zorbalık ve baskı ile kendi amacımıza sürüklemeye başarılı olamadığımızı  görüyoruz; neden?

Arkadaşlar!



Bunda başarılı olmak için aydın sınıfla halkın düşüncesi ve amacı arasında doğal bir uygunluk olması gereklidir. Yani; aydın sınıfının halka vereceği bilgiler, göstereceği ülküler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. Halbuki bizde böyle mi olmuştur. O aydınların etkileri milletimizin ruh derinliğinden alınmış ülküler midir?



Şüphesiz hayır, aydınlarımız içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat genellikle şu hatamız da vardır ki, araştırmalarımıza temel olarak çoklukla kendi memleketimizi, kendi tarihimizi, kendi geleneklerimizi, kendi özelliklerimizi ve ihtiyaçlarımızı almalıyız. Aydınlarımız belki bütün dünyayı, bütün diğer milletleri tanır, fakat kendimizi bilmeyiz.



Aydınlarımız milletimi en mutlu millet yapayım derler. Başka milletler nasıl olmuşsa onu da aynen öyle yapalım derler. Fakat düşünmeliyiz ki, böyle bir görüş hiçbir devirde başarılı olmuş değildir. Bir millet için mutluluk olan bir şey diğer millet için felâket olabilir. Aynı neden ve şartlar birini mutlu ettiği halde diğerini mutsuz edebilir. Onun için bu millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, keşiflerinden, gelişmelerinden yararlanalım, ancak unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak zorundayız.



Gençlerimiz ve aydınlarımız ne için yürüdüklerini ve ne yapacaklarını öncelikle kendi beyinlerinde iyice kararlaştırmalı, onları halk tarafından iyice sindirilebilir ve kabul edilebilir bir hale getirmeli, onları ancak ondan sonra ortaya atmalıdır. Ben çok ümitliyim ki, gençlerimiz bunu yapacak derecede yetişkindir. Biliyorum ki ihtiyarlarımız gibi gençlerimizin de tecrübeleri vardır. Zira milletimizin yakın yıllara ait gördüğü acı dersler, yakın yılların en yoğun olayları ile dolu oluşu, devrimizin gençlerini eski devirlerin ihtiyarları kadar ve belki onlardan fazla olayların şahidi, bundan dolayı gençlerimizi ihtiyarlar kadar tecrübe sahibi yaptı. Herhangi gencimiz yaşadığı devrin belki üç katı oranında olaylara şahit olduğu için her gencimiz üç katı yaş sahibi sayılabilir, onları da ihtiyarlar gibi tecrübeli kabul edebiliriz. Gençlerimizin gördükleri bu tecrübelerden yararlanarak çalışan, memlekete hizmetçi ve iman gayretiyle donanmış olarak görevlerini hakkıyla yapacaklarına eminim.



Arkadaşlar!

Bizim halkımız çok temiz kalpli, çok asîl ruhlu, ilerlemeye çok yetenekli bir halktır. Bu halk, eğer bir defa karşısındakilerin içtenlikle kendilerine yardımcı olduklarına inanırsa her türlü hareketi derhal kabule hazırdır. Bunun için gençlerin her şeyden önce millete güven vermesi lâzımdır.



Bunun için ülkümüzü açıklıkla ifade etmeliyiz. Onu imanla duymalı ve onu hiç yılmadan takip etmeliyiz. Kişisel çıkarlarımızdan, alçak emellerimizden vazgeçmemiz ancak böyle canlı ve alevli ülkü ile başarılacaktır. Gençlerin kardeşleriyle, babalariyle, tecrübeli ihtiyarlariyle, İslâmiyet’in ruhunu bilen gerçek şerefli bilginleriyle beraber çalışmasında başarıya sahip olacağı muhakkaktır.

Fakat bütün iyi niyete, gösterilen bütün sabıra, kararlılığa ve dayanıklılığa, gösterilen bütün birlik ve dayanışmaya rağmen yine en güzel, en yanılmayan, en doğru düşünceleri ve ülküleri bozmağa çalışacak insanlara rastlanılacaktır. Öylelerine karşı bütün millet fertleri çok şiddetli karşılık vermelidir. Hepimiz için öylelerine karşı ezici bir birlik kitlesi olarak ortaya çıkmamız en gerekli bir vicdan görevimizdir.



Zira bu konuda bozgunculuk yapacak insanlara hoşgörü göstermek, büyüklük göstermek terbiye eseri değil, belki bir milletin mutluluğuna şerefine, namusuna göz dikmiş insanlara hoş görüdür ki, hiçbir vakit, hiçbir birey buna izin veremez. Hiç kimse buna izin vermek hakkına sahip değildir ve siz de olmamalısınız.



Arkadaşlar!

Bir milletin namuslu bir varlık, saygıya değer bir mevki sahibi olması için, o milletin yalnız âlim ve fen bilgini bulunması yeterli değildir. Her ilmin, her şeyin üstünde bir niteliğe sahip olması lâzımdır ki, o da o milletin belli ve olumlu bir karaktere sahip bulunmasıdır. Böyle bir kişiliğe sahip olmayan fertler ve böyle fertlerden oluşmuş milletler hiç bir dakika gerçek bir devlet oluşturamazlar. Böyle milletler, birer bozguncu ocağı olurlar. Benim bildiğime göre memleketimizde çok yıllardan beri açılmış ve hâlâ kutsal ateşlerle yanan ve alevi her taraftar olanın kalp ve vicdanını aydın kılan Türk Ocaklarının temel amacı millete böyle olumlu bir huy vermektir. Türk ocakları milletin kültürü üzerinde önemli etkiler yapmalıdır. Zaten bunu yapıyorlar ve daha fazla yapacaklardır. Biz milliyet fikirlerini uygulamakta çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla çalışmayla gidermeye çalışmalıyız. Bilirsiniz ki, milliyet görüşünü, millet ülküsünü dağılmaya çalışan teorinin dünya üzerinde uygulama kabiliyeti bulunamamıştır. Çünkü, tarih, olaylar ve görünenler hep insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir ve milliyet prensibi aleyhindeki büyük ölçüde fiili tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin öldürülemediği ve yine kuvvetle yaşadığı görülmektedir.



En çok bizim milletimiz, milliyetinden habersiz oluşunun çok acı ve cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki çeşitli kavimler hep milli inançlarına sarılarak, milliyet ülküsünün kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden koyulunca anladık. Kuvvetimizin zayıflığa uğradığı anda bizi  küçük gördüler. Anladık ki, kusurumuz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak öncelikle biz, kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı hissen, fikren, fiilen bütün çalışma ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki milli benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır.

Milli varlığımıza düşman olanlarla dost olmayalım. Böylelerine karşı bir Türk şairinin dediği gibi,

(Karşı duvardaki levhayı işaret ederek)

“Türküm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi”

diyelim. Düşmanlarımıza bu gerçeği ifade ettiğimiz gün, inancımıza, ülkümüze, geleceğimize yan bakan her ferdi düşman kabul ettiğimiz gün, milli benliğe uzanacak her eli şiddetle kırdığımız, milletin önüne dikilecek her engeli derhal devirdiğimiz gün, gerçek kurtuluşa ulaşacağız. Ve sizler gibi aydın, kararlı, imanlı gençler sayesinde bu kurtuluşa ulaşacağımıza emin olabiliriz.

Türk Ocağı üyelerinden Operatör Eyüb Sabri’nin “Milletimizin inkılâbına muhalefet eden ve kendisini din uyarıcılığıyla sorumlu kabul eden bir sınıf var, bu sınıfa karşı ne gibi önlemler alınmıştır?” sorusu üzerine Mustafa Kemal ayağa kalkarak sözüne tekrar başlamıştır:



Bu soruyu soran arkadaşımızı, izinleriyle bir noktada eleştireceğim. Soruları önemlidir. Ancak açıklığa sahip değildir. Öncelikle soruyorum. Bu soruyu sorarken bu gizlilik bulutlarına ne gerek vardı. Bu meseleden bahsederken gizliliğe gerek nedir? Biz bir şeyi vicdanen iyi yaptığımıza, sözlerimizin gerçek olduğuna inanmış isek ondan olduğu gibi açık, net kararsızlık ve gizlilikten temizlenmiş olarak bahsetmeliyiz. Ben kendilerinin sorusunu açıklayayım: Buyurdular ki, bu millet gerçekten her şeye yeteneklidir, fakat bazı insanlar vardır ki gerçeği anlayacak kadar olgun değildir. Bu nedenle, halkın saf durumundan yararlanarak, halka zararlı fikirler vererek, halk için bozguncu olarak kalabilirler. Bunlara karşı önlem var mıdır? Eğer soru böyle sorulsa idi, işte burada hazırda bulunanlar içinde çeşitli mesleklerde bulunan arkadaşlar var, asker var, tüccar var, bilginler var, diğer mesleklerden ve sınıflardan kişiler var. Şüphesiz hepimiz aynı inançta olduğumuzu söylerdik.



Her şeyden önce şunu en basit bir dini gerçek olarak bilelim ki, bizim dinimizde özel bir sınıf yoktur. Ruhbaniyeti reddeden bu din, tekelciliği kabul etmez. Örneğin bilginler, mutlaka aydınlatma görevi bilginlere ait olmadıktan başka dinimiz de bunu kesinlikle yasaklar. O halde biz diyemeyiz ki, bizde özel bir sınıf vardır. Diğerleri dinen aydınlatma hakkından mahrumdur. Böyle kabul edersek kabahat bizde, bizim bilgisizliğimizdedir. Hoca olmak için, yani dini gerçekleri halka, telkin etmek için, mutlaka ilmi elbise şart değildir. Bizim yüce dinimiz her erkek ve kadın Müslümana toplum araştırmasını farz kılıyor ve bunlar toplumu aydınlatma ile sorumludur.



Efendiler! Bir fikri daha düzeltmek isterim. Milletimizin içinde gerçek âlimler, âlimlerimiz içinde milletimizin halkıyla övünebileceği bilginler vardır. Fakat bunlara karşı ilmi elbise altında ilmin gerçeğinden uzak, gereği kadar öğrenim görememiş, ilim yolunda gereği kadar ilerleyememiş hoca kıyafetli cahiller de vardır. Bunların ikisini birbirine karıştırmamalıyız.

Seyahatlerimde birçok gerçek aydınlarımızla görüştüm. Onları en yeni ilmî terbiye almış, sanki Avrupa’da eğitim görmüş bir seviyede gördüm. İslâm ruhu ve gerçeği hepsi bu olgunluktadır. Şüphesiz ki bu gibi aydınlarımızın karşısında imansız ve hain bilginler de vardır, ancak bunları onlara karıştırmak doğru olmaz.



Efendiler! Gerçek bilginler ile dine zararlı olan bilginlerin birbirine karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır. Hazreti Peygamberin yaşadığı mutlu zamanlarında (asr-ı saadet), Peygamberimizin ölümünden sonra Dört Halife hazretlerinin zamanlarında, hep doğrudan doğruya Hazreti Peygamberin uyarısıyla İslâm olan Dört halifenin aydınlatmasıyla kurtulan  ümmet kitlesi arasında gerçek temizlik, kalpten saygı, yüce bir bağ vardı. Ne zaman ki Muaviye ile Hazreti Ali karşı karşıya geldiler, Sıffîn olayında Muaviye’nin askerleri Kur’an-ı Kerimi mızraklarına  diktiler ve Hazreti Ali’nin ordusunda bu şekilde kararsızlık ve zayıflık meydana getirdiler. İşte o zaman dine fesatlık, Müslümanlar arasına nefret girdi ve o zaman hak olan Kur’an, haksızlığı kabule alet yapıldı. En zorba hükümdarlardan olan Muaviye’nin nasıl bir aldatma sonucunda halifelik sıfatını da takındığını biliyorsunuz. Ondan sonra bütün baskıcı hükümdarlar hep dini âlet edindiler; tutku ve baskılarını kabul ettirmek için hep âlimler sınıfına başvurdular. Gerçek bilginler, dini bütün bilginler, hiçbir zaman bu zorba hükümdarlara boyun eğmediler. Onların emirlerini dinlemediler, tehditlerinden korkmadılar. Bu gibi bilginler kamçılar altında döğüldü, memleketlerinden sürüldü, zindanlarda çürütüldü, darağaçlarında asıldı. Ancak onlar yine o hükümdarların keyfine dini âlet yapmadılar. Fakat gerçekte bilgin olmamakla beraber, sırf o elbisenin içinde bulundukları için bilgin sanılan, çıkarına düşkün hırslı ve imansız birtakım hocalar da vardı. Hükümdarlar işte bunları ele aldılar ve işte bunlar, dine uygundur diye fetvalar verdiler. Gerektikçe yanlış hadisler bile uydurmaktan çekinmediler. İşte o tarihten beri saltanat tahtında oturan, saraylarda yaşayan, kendilerine halife adı veren zorba hükümdarlar, bu gibi hoca kıyafetli dilencilere değer verip,  onları korudular. Gerçek ve inançlı bilginler her zaman ve her devirde onların nefret ettikleri oldu.

Üç buçuk dört yıl öncesine kadar, sağ olan Osmanlı hükümdarları da aynı şeyleri yapmışlar, aynı hilelerden yararlanmışlardı. Osmanlı tarihinden bu konuda uzun örnekler söylemeye gerek yok, son Osmanlı hükümdarı Vahdettin’in hareketleri gözünüzün önündedir. Onun emriyledir ki, bile bile ölüme götürülen milleti kurtarmak isteyenler âsi ilân edildi. Onun emriyle millet ve vatanı kurtarmak için kan döken aziz ordumuzun âsiler sürüsü olduğuna dair fetvalar veren bilgin kıyafetli kimseler çıktı. Onlar bu fetvaları Yunan tayyarecileriyle ordumuzun içine atıyorlardı. İşte bu noktada soruyu soran arkadaşımıza yerden göğe kadar hak veririm. Bilginler içinde böyle hainleri koruyan, kötü hareketlerini şeriata uygulayan, din elbisesi ve şeriat sözleriyle milleti alçaltan ve aldatan bilginlerin -onlar için bu sözü kullanmak istemem- böyle kötülüğe âlet olan insanların yüzündendir ki, dört halifeden sonra din daima siyaset aracı, çıkar aracı, baskı aracı yapıldı.



Bu durum Osmanlı tarihinde böyle idi. Abbasiler, Emeviler zamanında böyle idi. Fakat şurayı dikkatlerinize sunarım ki, böyle âdi ve sefil hilelerle hükümdarlık yapan halifeler ve onlara dini âlet yapmaya alçalan sahte ve imansız bilginler, tarihte daima rezil olmuşlar ve daima cezalarını görmüşlerdir. Abbasi halifelerinin sonuncusu biliyorsunuz ki, bir Türk tarafından parçalanmıştı. Dini kendi tutkularına âlet yapan hükümdarlar ve onlara rehberlik eden hoca adlı hainler hep bu sona uğramışlardır. Böyle yapan halifelerin ve bilginlerin arzularında başarılı olamadıklarını tarih bize sonsuz örneklerle açıklayıp, ispat etmektedir.

Artık bu milletin ne öyle hükümdarlar, ne öyle bilginler görmeye dayanacak gücü ve imkanı yoktur. Artık kimse öyle hoca kıyafetli sahte bilginlerin yalanına önem verecek değildir. En cahil olanlar bile o gibi adamların kimliğini pek iyi anlamaktadır. Fakat bu konuda tam bir güven sahibi olmaklığımız için bu uyanışı, bu açık gözlülüğü, onlara karşı, bu nefreti, gerçek kurtuluş anına kadar bütün kuvvetiyle hatta artan bir kararlılıkla korumalı ve devam ettirmeliyiz. Eğer onlara karşı benden bir şey anlamak isterseniz, derim ki, ben kendim onların düşmanıyım. Onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim imanıma değil, yalnız benim amacıma değil, o adım benim milletimin hayatiyle ilgili, o adım milletimin hayatına karşı kasıt, o adım milletimin kalbine havale edilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle aynı fikirde olan arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka ve mutlaka o adımı atanı tepelemektir.

Şüphe yok ki arkadaşlar, millet birçok fedakarlık, birçok kan bahasına, en sonunda elde ettiği yaşama esasına kimseyi tecavüz ettirmeyecektir. Bugünkü hükümetin, meclisin, kanunların, Anayasanın içeriği ve anlamı hep bundan ibarettir.



Sizlere bunun da üstünde bir söz söyleyeyim. Varsayalım eğer bunu sağlayacak kanunlar olmasa, bunu sağlayacak meclis olmasa, öyle olumsuz adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, yine tepeler ve yine öldürürüm.



Hâkimiyeti Milliye, 26.3.1923