Saltanatın Yıkıldığına Dair Verilen Karar Sebebiyle

Arkadaşlar! İstanbul’da kanunca yasak bir sıfatı, şahsına yükleyen Tevfik Paşa, öncelikle özel ve gizli olarak ordularımızın Başkomutanına, ardından onu jurnal eder bir şekilde açık bir telgrafname ile Yüce Meclis’e yazılı başvuruda bulundu. Dikkat edilirse gelen telgrafname ile İslâm’ın genel düşünceleri karıştırılmak isteniyor.



Bu telgrafnamedeki anlayış, istiklâlimizi yok etmeye çalışan düşmanlarımıza karşı kutsal davamızı savunmada fiilî olarak ve hukuken başarılara sahip olan millî hükûmetimizi güçsüz düşürmeye yöneliktir. Anlam ve mantıkla bağdaşmayan bu telgrafnamenin içeriği, Yüce Meclis’inizin varlığıyla gerçekleşen bir şekli, bir gerçeği tekrar söz konusu etmemizi gerektirdi. Yönetim şeklimizde saklı bulunan gerçek, Türk halkının geleceğine gerçekten ve bizzat el koyması, millî egemenliğini, millî saltanatını üç seneden beri kendi elinde bulundurarak kutsal davayı savunmakta olmasıdır.



Bu gerçeğin ortaya çıkması, bir yanlışın sona ermesine neden oldu. Bu yanlış, kanunsuz, akılsızca olan şey, bir milletin egemenlik ve saltanat hukukunun bir şahıs sorumluluğunda temsil edilmesiydi.



Bu nokta üzerinde bütün milletin ve millet isteğine bağlı millet vekillerinden meydana gelen yüce Heyetiniz’in doğal şekilde vermiş olduğu kararı, birçok defalar, birçok arkadaşlarımızın çeşitli nedenlerle bildirmiş olmalarına rağmen ben de bir arkadaşınız sıfatıyla bu kürsüden aynı şeyi tekrar edeceğim. Beni beş, on dakika daha dinlemenizi rica ediyorum (hay, hay! Sesleri).

Arkadaşlar! Araştırmaları açıklamak için hep beraber Türk tarihi ve İslâm tarihi üzerinde kısa ve hızlı bir göz geçirmeye razı olur musunuz?



Efendiler! Bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşan nüfustan oluşan bir büyük Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği nispetinde tarih sahasında da bir derinliği vardır.



Efendiler! Bu derinliği isterseniz iki ölçekle ölçelim; birinci birim, tarihin önceki zamanlarına ait ölçektir. Bu ölçeğe göre Türk milletinin yüksek atası olan Türk adındaki insan; ikinci, insanların babası Nuh Aleyhisselâmın oğlu Yasef’in oğlu olan kişidir. Tarih devrinin belgelerini ele geçirmede çok göz yumulan ilk aşamalarına biz de göz yumalım, fakat en açık, en kesin ve en maddî tarihi delillere dayanarak açıklayabiliriz ki, Türkler, onbeş asır önce Asya’nın göbeğinde büyük devletler kurmuş ve insanlığın her türlü yeteneğini göstermiş birer unsurdur. Elçilerini Çin’e gönderen ve Bizans’ın elçilerini kabul eden bir Türk devleti, atalarımız olan Türk milletinin kurduğu bir devlet idi.



Arkadaşlar! Yine bilinir ki: Dünya yüzünde yüzmilyonluk bir Arap kütlesi vardır ve bunların Asya’ya ait kısmı Arabistan yarımadasında yoğunlaşmış olarak varlık gösterir.



Peygamberlik sahibi olan Efendimiz bu Arap kütlesi içinde, Mekke’de dünyaya gelmiş bir kutsal varlık idi.

Ey arkadaşlar! Allah birdir, büyüktür. İlâhi adetlerin oluşumuna bakarak diyebiliriz ki, insanlar iki sınıfta, iki devirde düşünülebilir. İlk devir, insanlığın çocukluk ve gençlik devridir. İkinci devir, insanlığın erginlik ve olgunluk devridir. İnsanlık birinci devrede tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi yakından ve maddî araçlarla kendisiyle uğraşılmayı gerektirir. Allah, kullarının gerekli olan olgunlaşma noktasına ulaşmasına kadar içlerinden araçlarla bile kullarıyla uğraşmayı ilahlık sıfatı gereklerinden kabul etmiştir. Onlara Hazreti Âdem Aleyhisselâmdan itibaren yazılı ve yazısız sonsuz denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve resuller göndermiştir. Fakat, Peygamberimiz aracılığıyla en son dinî ve medenî gerçekleri verdikten sonra artık insanlıkla aracı ile ilişkide bulunmaya gerek görmemiştir. İnsanlığın anlayış derecesi, aydınlanması ve olgunlaşması her kulun doğrudan doğruya ilâhi esinlenme ile ilişki yeteneğine ulaştığını kabul buyurmuştur ve bu nedenledir ki, Cenabı Peygamber, Peygamberlerin sonuncusu olmuştur ve kitabı, en kusursuz kitaptır. Son peygamber olan Muhammet Mustafa (Sallâllahü Aleyhi Vesellem) (1394) sene önce Rumî Nisan içinde Rebiulevvel ayının on ikinci Pazartesi gecesi sabaha doğru tanyeri ağarırken doğdu, gün doğmadan…

Bugün o gündür. İnşallah büyük rastlantıdır (İnşallah! Sesleri). Gerçekten Arabî tarihiyle bu akşam doğum gününün yıldönümüne rastlıyor. Hazreti Muhammet, çocukluk ve gençlik günlerini geçirdi. Fakat henüz peygamber olmadı. Yüzü nurlu, sözü ruhanî, ergin ve yardımda karşılıksız, sözünde sadık ve yumuşak huylu ve insaniyetçe üstün olan Muhammet Mustafa, öncelikle bu özel nitelikleri ve görüntüsüyle kabilesi içinde “Muhammed-ül-emin” (Güvenilir Muhammet) oldu.



Muhammet Mustafa, peygamber olmadan önce kavminin sevgisine, saygısına, güvenine sahip oldu. Ondan sonra ancak kırk yaşında nebilik ve kırküç yaşında peygamberlik geldi. Fahriâlem Efendimiz, sonsuz tehlikeler içinde, sonsuz sıkıntı ve güçlükler karşısında (20) sene çalıştı ve İslâm dinini kurmaya ait peygamberlik görevini yerine getirmeyi başardıktan sonra cennetin en yüksek yerine ulaştı. Onun yol göstericiliyle Müslüman olan bütün halk ve özellikle yakın arkadaşları birçok gözyaşları döktüler. Fakat insanlık gereği olan bu üzüntülü durumun yararsız olduğunu hemen anlayan ileri görüş sahipleri, Peygamberin arkasından ağlamak değil, Müslüman halkın işlerini bir an önce iyice yürütecek önlem almak düşüncesiyle toplandılar. Resulü Ekrem’e hâlife olacak bir emir seçilmesi söz konusu edildi. Hazreti Muhammet, mağara dostu olan Hazreti Ebûbekir’den şahsen çok hoşlanırdı ve son nefeslerini yaşarken Ebûbekir’in kendisine halef (bir sonraki) olması uygun olacağını çeşitli şekillerde işaret bile buyurmuşlardı. Buna göre toplanıp resmen bir seçim yapmaktan başka bir iş kalmamış olduğuna hükmolunabilirdi.



Halbuki bu seçim konusu o kadar basit olmadı. Tersine konu çok konuşmalara, çok tartışmalara ve çok esaslı ayrılıklara uğradı. Seçim emrinde önemli olarak, üç çeşit görüş oluştu. Bu görüşlerden birisi, hilâfet makamına hak kazanma, ümmetin işlerini görebilmek için gereken güç ve yeterliliğin kural kabul edilmesi idi. Buna göre hilâfet makamı en kuvvetli, en etkili ve en olgun kavim olacaktı. Bu görüş Sahabe Cumhurunun (Peygamberin arkadaşları olan halkın) idi.



İkinci görüş, o güne kadar İslâmın başarısına hizmet eden kavmin hilâfete hakkı olduğu kabul edilmesiydi. Bu, Ensarın görüşüydü.

Üçüncü fikir ise akrabalık kuvvetini gerektirdi. Bu da Haşimiler’in (Peygamberin kendi sülalesinin) görüşü idi. Bu üç görüşten oy birliği ile birini seçmek ve seçim emrini sona erdirmek mümkün olamadı. En sonunda dağılma ve duraklamanın hemen önüne geçmek gereğine inanan Hazreti Ömer’in etkisiyle Hazreti Ebûbekir’e bağlanıldı. Görülüyor ki, ilk hâlifenin seçiminde genel eğilimlerin doğal birikiminden fazla kişisel etki, belirlemeyi şekillendirmiştir.



Efendiler! Bu muhalefet ve tartışmaların yersiz olduğunu sanmayalım. Gerçekten hilâfet emri, İslâm milletlerince en büyük bir konudur. Çünkü Efendiler, Nebevi Hilâfeti (Peygamber Halifeliği), İslâm topluluğu arasında bir bağ olan bir emirliktir. Ve İslâm topluluğunun kelime-i vahide üzere toplanmalarını sağlayan bir emirliktir.



Emirlik ise, Cenab-ı Hakkın bir sır ve hikmetidir ki, kurulması, daima ezici ve kuvvetle şart koşulmuştur. Ve ondan gerçek amaç da bozukluğu kovmak ve memleketlerin düzenini korumak ve işlerin yönlerini düzenlemek ile halka ait işleri iyi düzenleme ve düzeltmeden ibarettir. Bu bile ancak zorluluk ve kuvvete bağlıdır. Âdetullah (Allah’ın töresi) bu nedenle akıp gelmiştir.



Buna göre yukarıda açıkladığım üç çeşit görüşten birincinin-ki kuvveti ve ağırlığı olan kavmin, milletin hilâfet vârisi olması noktasıydı-diğer görüşlere üstün tutulması ve galip gelmesi doğaldır ve Hazreti Ebûbekir’in etkileyerek hilâfet makamını işgal etmesi doğru oldu. İşte bu şekilde Asr-ı Saadet’ten (mutluluk zamanı) sonra hilâfet ünvanıyla bir İslâm Devleti kuruldu.



Fakat Efendiler, Peygamberin vefatıyla hemen her tarafta İslâm dinini bırakmalar, eskiyi istemeler başladı, isyan başladı. Hazreti Ebûbekir bunları bir tarafa itti. Duruma hâkim oldu. Bir taraftan da sınır genişletmeyi İslâm Devletine hedef tuttu. Ebûbekir son demlerine yaklaşınca, kendi seçimindeki zorlukları hatırladı ve Hazreti Ömer’i vasiyetname ile kendisi seçti ve millete sundu.

Hazreti Ömer’in hilâfeti zamanında İslâm memleketleri olağanüstü denecek derecede hızla genişledi. Servet çoğaldı. Halbuki, bir milletin içinde servet ve zenginlik çoğalması, halk arasında bedensel niyetlerin sonradan ortaya çıkmasını ve bu da, ihtilâl ve bozukluğun ortaya çıkmasına neden olmak bu dünyanın bozuk olması durumunun gereğindendir. İşte bu nokta, Hazreti Ömer’in zihnini kurcalıyordu. Bir de Hazreti Ömer hatırlıyordu ki: Resul-ü Ekrem (Peygamber), sırların gizliliğine sahip olan seçkinlerine şunu demişti: “Ümmetim, düşmanlarına galip gelecek Mekke, Yemen, Kudüs ve Şam’ı fethedecek, Kisra ve Kayser’in hazinelerini taksim eyleyecektir ve fakat ondan sonra aralarında bozukluk ve ihtilâl ve bencillikler çıkaracak geçmiş hükümdarların mesleğine gireceklerdir.”



Hazreti Ömer, bir gün Huzeyfe ibni Yeman (Radiyallahüanh- Allah ondan razı olsun) Hazretlerine deniz gibi dalgalanacak bozukluğu sorduğu zaman aldığı cevapta: “Senin için ondan zarar yok, senin zamanında onun arasında kapalı bir kapı vardır” dedi. Hazreti Ömer sordu:

- Bu kapı kırılacak mı, yoksa açılacak mı? Huzeyfe: “Kırılacak!” dedi.

Hazreti Ömer: “Öyle ise artık kapanmaz” dedi. Ve üzüntülerini belirtti. Gerçekten kapının kırılması alın yazısıydı. Çünkü İslâm memleketleri genişlemişti, iş çoğalmıştı. Bu emirlik şekli ve bu yönetim şekli ile her yerde tam bir adalet uygulaması zor olmuştu. Hazreti Ömer, bunu anlıyor ve sıkılıyor ve Allahı’na yalvararak diyordu ki:

-Ya Rab! Ruhumu kavra (al) !

Ömer bir gün ağlarken sebebi soruldu: “Nasıl ağlamayım ki, Fırat kenarında bir oğlak kayıp olsa korkarım ki Ömer’den sorulur” diye cevap verdi.



Evet, Hazreti Ömer (Radiyallahüanh- Allah ondan razı olsun) artık Hilâfet ünvanı altındaki emirlik şeklinin bir devlet yönetimine yetmediğini, bir kişinin kendi erdeminde, kendi kudretinde ve hatta kendi büyüklüğünde olsa bile bir devletin yönetimine yetmediğini, bütün içine aldığı anlamıyla kavramıştı. Hatta, bu endişe ile idi ki, Ömer, kendinden sonra artık bir hâlife düşünemez oldu. Kendisine oğlunu önerdikleri zaman (Bir evden bir kurban yetişir) dedi. Abdurrahman bin Avf’ı çağırdı:

“Ben, seni veliahd eylemek istiyorum” dedi. O da: “Bana, kabul et, diye oy ve nasihat eyler misin?” dedik de Ömer: “Edemem, ya Avf!” dedi.



Abdurrahman, “Vallahi ben de sonsuza dek bu işe giremem” dedi. En sonunda Ömer, en akıllı noktaya temas etti. Emirlik, devlet ve millet işini danışmaya havale etti. Ömer’den sonra şûra sahipleri ve bütün halk, ümmet yönetimini seçtikleri bir hâlifeye bıraktılar.

Hazreti Osman, hâlife oldu. Fakat kırılmağa mahkûm olan kapı artık kırılmıştı. İslâm memleketlerinin her tarafında bin türlü dedikodu ve hoşnutsuzluk başladı. Zavallı Osman, güçsüz ve çaresiz bir duruma düştü. O kadar ki, Şam Valisi Muaviye, onun hayatını korumak için kendi koruyuculuğuna davet etti. Bunu uygun bulmayan Hazreti Osman, dostluğuna güvenerek, ona kendini koruması için asker göndermesini önerdi. Bunların hiçbirisine gerek kalmadı. Her tarafta isyan eden çeşitli bölgelerin halkı Medine’de evinin içinde Hazreti Osman’ı kuşatma altına aldı. Ve saygıdeğer hanımının yanında şehid etti. Birçok gürültülü ve kanlı olaylardan sonra Hazreti Ali (Keremallahüveçhe- Allah Onun yüzünü şereflendirsin) Hilâfet makamına getirildi. Tekrar edelim ki, kapı kırılmıştı.

Aynı ırktan olmakla beraber, Irak başka bir şey, Yemen başka bir şey, Suriye başka bir şey ve Hicaz ülkesi de bambaşka bir şeydir. Hicaz’da bir hâlife, Suriye’de kuvvete dayanan bir vali ile Sıffîn’de karşı karşıya gelmeye mecbur oldu. Muaviye, Hazreti Ali (Keremallahüveçhe)’nin hilâfetini tanımıyor ve tersine onu Osman’ı öldürmekle suçluyordu.



Görevi, İslâm dünyasında Kur’an hükümlerinin uygulanmasını sağlamaktan ibaret olan hâlife, mızraklarına Kur’an-ı Kerim geçirilmiş Emevîye ordusunun karşısında savaşı kesmeye mecbur oldu. İster istemez tarafların hakemlerinin vereceği karara uymaya söz verdi.



Muaviye’nin üyesi Amr ibnül-Âs ile Hazreti Ali’nin üyesi Ebu Musa-el-Eş’ari kararnameyi düzenlemek için karşı karşıya geldikleri zaman Hazreti Ali hazır bulunuyordu. (Emir’ül-mü’minîn Ali ile Muaviye arasında kararnamedir) diye yazılan cümleye hemen Muaviye’nin üyesi itiraz etti ve dedi ki: (O Emir’ül-mü’minîn kelimesini oradan kaldır. Sen yalnız emrinde bulunanların Emiri olabilirsin! Şam halkının Emiri değilsin).



Hazreti Ali, isminin başındaki sıfatının kaldırılmasını kabul etti. Bundan sonra iki taraf üyesinin birbirine karşı kullandığı âdi hiyle, hepinizce bilinir. Bunda başarılı olan Amr ibnül-Âs, Muaviye’ye hilâfetini müjdeledi.



Diğer taraftan Hazreti Ali de hakemlerin kararına sadık kalacağına söz verdiği halde biraz kararsızlık ardından hilâfeti uygulamaya devam etti. Görülüyor ki, Resûlullah’ın vefatından yirmi beş sene kadar az bir zaman sonra İslâm dünyası içinde, İslâmın en büyük zatlarından ikisi karşı karşıya hilâfet iddiası ile arkalarından sürükledikleri aynı din ve aynı ırktaki insanları kanlar içinde bırakmakta beis görmediler. Sonunda, hiylesinde başarılı olanı, sâf ve temiz olanını yendi ve yeteneksiz evladını yok etti. Ve bu şekilde hilâfet ünvanı altındaki İslâm emirliğini yine hilâfet ünvanı  altında İslâm saltanatına çevirdi.



Emevî Saltanatı, büyük yayılmayla beraber baştan sona kadar öldürücü ve üzücü olaylar ile ancak doksan seneyi doldurabilmiş ve Hicretin 132’’ci senesinde Arap milleti, Emevî Saltanatını başlarından atmış ve yerine başka isimde bir devlet kurmuştur. Bu devlete Abbasî Devleti ve devletin başkanlığı’nda bulunan insanlara da hâlife derlerdi.

Çalışma merkezi Irak’ta bulunan Abbasî hilâfetinin varlığına rağmen Endülüs’te bile (Hâlife-i Resûlullah) ve (Emir’ül-mü’minîn) ünvanları ile asırlarca saltanat sürmüş hükümdarlar vardı.



Açıklamalarıma giriş olarak bildirmiştim ki, bundan (1500) sene önce, yani Hicret-i Nebevi’den (Peygamberin Mekke’den Medine’ye göçünden) iki buçuk asır önce Orta-Asya’da büyük bir Türkiye Devleti vardı. İslâm öncesi var olan bu devletlerin sahibi Türkler, bundan (1000) sene önce İslâmı kabul ettiler. Öncelikle doğuya doğru memleketlerini genişleterek Çin sınırına kadar güç uyguladılar. Abbasî hâlifeleri zamanında bu civanmert Türkler, asillik ve yiğitlikle ünlü olan Türkler, asker olarak Suriye’ye, Irak’a kadar geldiler. Abbasî hâlifelerinin yönetimi altında bulunan bu yerlerde güç kazandılar. En yüksek yönetim ve komuta emri makamlarına yükseldiler. Hicrî dördüncü asırda idi ki, Selçuklu hükûmeti adı altında büyük bir Türk devleti kuruldu. Bu devletin adı altında hareket eden Türkler, bir taraftan Kafkasya’ya, diğer taraftan güneye İran ve Irak’a ve Suriye’ye ve batıya, Anadolu’ya girdiler. Bağdat’ta oturan Abbasî hâlifeleri, bu büyük Türk devletinin gücü içine girmişti. Gerçekten bu Türk devleti beşinci asır ortalarında Maveraünnehr ve Harezmi, Şam ve Mısır’ı ve Anadolu kıtasının çoğunu ve birçok memleketleri yönetimi altına alarak sınırını Kâşgar’dan Seyhun yatağından Akdeniz’e ve Bahriahmer (Kızıl Deniz) ve Bahriumman’a (Umman Denizi) kadar genişletti ve Bağdat’ta bulunan Abbasî hâlifelerini idaresi altına aldı.



Bağdat’ta, aynı merkezde Melikşah adında Türk egemenliğini temsil eden bir kişiyle hâlife adını taşıyan Muktedibillâh yan-yana oturdular ve akraba oldular.



Bu durumu ve bu görüntüyü biraz incelemek isterim:

Türk Hakanı ki, büyük bir Türk Devletinin hâkimiyet ve saltanatını temsil ediyor, yanında bir hilâfet makamının ayrıca korunmasında bir zarar görmüyor. Eğer böyle bir zarar görseydi zaten yönetimi aldığı makamı ortadan kaldırması ve o makama ait sıfat ve yetkiyi kendi makamında birleştirmesi mümkündü. Hazreti Selim’in yaklaşık beş asır sonra Mısır’da yaptığını eğer isteseydi Melikşah, daha o zaman Bağdat’ta yapmış olurdu.



Adı geçenin belki yalnız düşündüğü bir şey var idiyse, o da Türkiye Selçuk Devletine daha bağlı ve hilâfet makamına en layık Hâlife Muktedibillah’a halef (bir sonraki) olmasını sağlamaktı.

Gerçekten Muktedibillah’ın veliahdı olan oğlunu azletmek ve onun yerine kendi torununu oturtmak için hâlifeyi sıkıştırdı. Melikşah ölmeseydi bu, böyle olacaktı.



Şimdi Efendiler, hilâfet makamı korunmuş olarak onun yanında egemenlik ve millî saltanat makamı ki, -Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir- elbette yan yana durur ve elbette Melikşah’ın makamı karşısında güçsüz ve etkisiz bir makam sahibi olmaktan daha yüce bir şekilde bulunur; çünkü bugünkü Türkiye Devleti’ni temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Çünkü bütün Türkiye halkı, bütün kuvvetleriyle o hilâfet makamının dayanağı olmayı doğrudan doğruya yalnız vicdanî ve dini bir görev olarak söz veriyor ve garanti ediyor.



Tarihî değerlendirmelerin üzerinde birkaç adım daha beraber atalım.

Bu adımlarımız, bizi bugünkü yönetim şeklimizin ne kadar doğal, ne kadar zorunlu ve Türkiye için ve bütün İslâm dünyası için ne kadar yararlı ve doğru olduğu sonucuna ulaştıracaktır. Efendiler: Orta-Asya’da devlet üstüne devlet kurmuş olan Türkler, daha batıda İran Selçukluları ve Anadolu’da da Rum Selçukluları adı altında çok büyük ve çok medenî devletler kurmuşlardır. Konya’da hükûmet merkezlerini kurmuş olan  Rum Selçukluları, bildiğiniz üzere (699) senesine kadar varlıklarını koruyorlar. Ünlü İslâm-Türk devletleri kendi başlarına hareket uygularken Cengiz Han adındaki cihangir, Karakurum’dan çıkarak (559) senesinde sınırlarını Çin denizine, Baltık denizine, Karadeniz’e kadar genişletiyor. Cengiz’in torunu Hülâgû idi ki, (656) hicrî senesinde Bağdad’ı ele geçirerek Abbasî Hâlifesi Mu’tasım’ı idam ediyor bu şekilde dünya yüzünde fiilen hilâfete son veriyor.



Hazreti Muhammetin vefatından sonra birinci Peygamber Hâlifesi Ebûbekir, ne dünyayı istemiş, ne de dünya ona yönelmişti. İkinci Hâlife Hazreti Ömer, sosyal hayattaki dalgalanmaların durdurulamaz olduğu inancını hayatında yakînen anlayarak ruhu sıkıntılı olarak vefat etti.



Hazreti Osman’a gelince: Kaçınılmaz saldırılar içinde kanını Kitabullah’a (Allah’ın Kitabı) akıtarak dünyayı terk etti.

Hazreti Ali, hilâfeti sorumluluğunda tekrar ettirememek ve Peygamberin aile hukukunu koruyamamak talihsizliğiyle ağladı.

Emeviler, doksan seneden fazla hilâfeti koruyamadılar. En sonunda hilâfet gücünü Bağdat surlarına kadar sınırlamak zorunda kalan yüklemeye mecbur olan Abbasî hâlifelerinin sonuncusu Mu’tasım’ı evlât ve hanımıyla ve sekiz yüz bin kişi Bağdat halkıyla beraber Hülâgû’ya kurban verdiler.



Abbasî Hâlifelerinin zayıflığını görmekle (Resûlullah Hâlifesi) ve (Emir’ül-mü’minîn) ünvanlarını almış olan ve hilâfet güçleri Elhamra ile sınırlı kalan Endülüs’teki hâlifelerin de hicrî beşinci asır başlangıcındaki acı sonu bilinir.

Bağdat’ta Hülâgû’nun ortaya koyduğu önemli olay sonucunda dünya üzerinde hâlife ve hilâfet makamı ortadan kaldırılıyor. Bundan üç sene sonra, yani (659) hicrî tarihinde idi ki, Abbasî Hâlifeleri soyundan Elmustansırbillâh isminde bir zat Hülâgû’dan kurtulup Mısır Hükûmetine sığındı ve bu zat Mısır Meliki tarafından hâlife tanındı. Bundan sonra on yedi kişi hâlife ünvanına sahip olarak ve fakat, hiçbir yetkisi, hiçbir etki ve gücü olmayarak doğrudan doğruya Mısır Hükûmetinin korumasında birbirinin yerini alarak yaşamışlardır.



Selçuklu Devleti’nin yönetiminde genel dağılma başlamasıyla Türkler, (699) hicrî tarihinde Selçuklu Devleti yerine Osmanlı Devleti’ni dirilterek kurdular.



Bu devletin ulularından Yavuz Hazretleri (924) hicrî tarihinde Mısır’ı ele geçirdiği zaman orada idam ettiği Mısır hükümdarından başka, ünvanı hâlife olan bir kişi buldu. Hâlife sıfatının böyle güçsüz bir kişi tarafından kullanılması İslâm dünyası için leke olduğuna şüphe etmediğinden o sıfatı Türkiye Devleti’nin kuvvetlerine dayandırarak güçlendirmek ve yükseltmek üzere aldı.

Efendiler! Osmanlı Devleti ki, (699) da kurulmuştu, hilâfeti aldığı (924) tarihinden ancak elli sene sonrasına kadar dünya tarihinde yükselme devri denilen ve devamlı üstün başarılarla dolu olan yaklaşık üç asırlık bir devir yaşadı… Ondan sonra Efendiler, çöküş başlıyor.



Efendiler! Çöküş devrinin her aşaması Türkiye Devleti’nin sınırlarını biraz daha darlaştırıyor. Türk milletinin maddî ve manevî kuvvetlerini biraz daha fazla eksiltiyor, devletin bağımsızlığını yaralıyor, servet toprağı, nüfus ve millet şerefi hızla tükenip yok oluyor. Sonunda Âl-i Osman’ın 36’ncı ve sonuncu padişahı Vahidettin’in saltanat devrinde Türk milleti, en derin esaret çukurunun önüne getiriliyor. Binlerce seneden beri bağımsızlık kavramının gerçek simgesi olan Türk milleti bir tekme ile bu çukurun içine yuvarlanmak isteniyor… Fakat bu tekmeyi vurdurmak için bir alçak, şuursuz, anlayışsız bir hain gerekti. Nasıl ki, kanunen idamı gerekenlerin bile ipini çekmek için insanın kalp ve vicdan yüceliğinden soyutlanmış bir yaratık aranır. İdam hükmünü verenlerin böyle âdi bir araca ihtiyaçları vardır. O kim olabilir?



Türkiye Devleti’nin istiklâline son veren, Türkiye halkının hayatını, namusunu, şerefini yok eden, Türkiye’nin idam kararını ayağa kalkarak ve bütün varlığıyla kabul etmek eğiliminde kim olabilir?

(Vahidettin, Vahidettin! Sesleri, gürültüler).



Yazık ki bu, milletin hükümdar diye, sultan diye, padişah diye, hâlife diye başında bulundurduğu Vahidettin… (Allah kahretsin! Sesleri). Vahidettin, bu alçakça hareketiyle yalnız kendinin hak ettiği bir uygulamayı kabul etmiş olmaktan başka bir şey yapmış olmadı.



Vahidettin, bu hareketiyle kendini öldürdü ve temsil ettiği yönetim şeklinin kökten yıkılmasını mecbur kıldı. Fakat Efendiler, millet hiçbir zaman bu alçakça hareketin kurbanı olmayı kabullenemezdi. Çünkü millet, geleneksel olarak kendisini yönetenin hareketinin anlamını kolaylıkla anlayacak yetenekte idi. Millet, tarihin açıklığından, yüzyıllardan beri düştüğü felâketlerin nedenlerini bir anda anlayacak dikkat ve uyanıklılıkta idi.



Millet, şahısların saltanat hırsı, hükmetme hırsı, yayılma hırsından başlayarak yararını ve rahatını sağlamak ve eğlence düşkünlüğü ve rezaletini artırmak ve bol bol harcamak gibi alçak amaçlar için araç ve kuvvet olmak yüzünden kendi benliğini unutacak derecede geçirdiği dikkatsizliklerin üzücü sonuçlarından hemen kurtulabilecek olgunlukta idi. Artık milletin en akıllı ve kanuna uygun ve en insanî yetkisini kullanmak zamanı geldiğinde kararsızlığı kalmamıştı. Dünya tarihinde bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osman devleti kuran ve bunların hepsini olaylarla deneyen Türk milleti, bu kez doğrudan doğruya kendi adı ve sıfatında bir devlet kurarak bütün felâketlerin karşısında yaratılış yeteneği ve kudretiyle yer aldı (şiddetli alkışlar). Millet, geleceğini doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat ve egemenliği bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerinden oluşan bir Yüce Meclis’te ortaya koydu. İşte o Meclis, Yüce Meclis’inizdir; Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve egemenlik makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu egemenlik makamının hükûmetine, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti derler. Bundan başka bir saltanat makamı, bundan başka bir hükûmet heyeti yoktur ve olamaz.



Kendine hilâfet sıfatını katan bu şahsî makam yıkılınca hilâfet makamı ne olacaktır? sorusu akla gelir.



Efendiler! Abbasî Hâlifeleri devrinde Bağdat’ta ve ondan sonra Mısır’da hilâfet makamının, asırlarca süren saltanat makamıyla yan-yana ve fakat ayrı ayrı bulunduğunu gördük. Bugün bile saltanat ve hâkimiyet makamıyla hilâfet makamının yanyana bulunabilmesi en doğal durumlardandır. Şu farkla ki, Bağdat’ta ve Mısır’da saltanat makamında bir kişi oturuyordu. Türkiye’de o makamda asıl olan milletin kendisi oturuyor. Hilâfet makamında bile Bağdat ve Mısır’da olduğu gibi güçsüz veya sığıntı bir zavallı değil, dayanağı Türkiye Devleti olan bir yüce şahıs oturacaktır.



Bu şekilde bir taraftan Türk halkı zamana uygun bir medenî devlet hâlinde her gün daha sağlam olacak, her gün daha mutlu ve rahat olacak, her gün daha çok insanlığını ve benliğini anlayacak, kişilerin ihanet tehlikesine kendisini sunmayacak ve diğer taraftan hilâfet makamı da bütün İslâm dünyasının ruh ve vicdanının ve imanının bağlantı noktası, İslâmî gönüllerin rahatlamasına vesile olabilecek bir değer ve yücelikte görünecektir.



Efendiler! Türkiye Devleti’nin, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükûmeti kavramlarının millet ve memleketimiz için ne kadar büyük bir kuvvet, huzur ve kurtuluş anlamına geldiğini açıklamaya gerek görmem. Üç senelik fiilî deneyimler ve bunun mutlu kazançları yeterli fikir verebilir inancındayım. Bundan sonra hilâfet makamının bile Türkiye Devleti için ve bütün İslâm dünyası için ne kadar verimli olacağını da gelecek bütün açıklığıyla gösterecektir. (İnşallah sesleri).

Türk ve İslâm-Türkiye Devleti iki mutluluğun ortaya çıkıp görünmesine kaynak ve esas olmakla dünyanın en mutlu bir devleti olacaktır. (İnşallah sesleri).



Bu bildirilerime ve açıklamalarıma son vermek için yüce Heyetiniz’e şunu söyleyeyim ki, bütün arkadaşlarımın söz konusu olan meselenin temelinde tamamen birleşmiş ve bağlaşmış olduğunu, büyük bir vicdanî inanç ve fikri değerlendirme ile beraber olduğunu görüyorum. Bu durum milletimizin gerçekten teşekkürünü gerektiren bir durumdur. Bu, yüce Heyetiniz’in sonsuz övgüler ve tebrikler gerektiren bir hakkıdır. Biraz önce ayrıntılarıyla bir önerge okunmuştu, şimdi okunan bir iki önerge daha var. Her üçünün içeriği, bildirdiğim gibi temel noktalarında, birdir. Bundan dolayı, yapılacak şey bu üçünü daha açık ve daha güzel bir şekilde belirlemek ve Yüce Heyetiniz’in kesin görüşüne uydurarak bir an önce duyurmak ve böylece bütün düşmanlarımızın aleyhimizde aldığı önlemlere engel olmaktır. (Şiddetli alkışlar).