Türkiye Büyük Millet Meclesi’nin İkinci Dönemini Açarken

Efendiler! Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci toplanma dönemine girmiş bulunuyoruz. Yeni Meclisimiz’i oluşturan yüksek kurulunuzu selâmlarım. (Teşekkürler ederiz sesleri). Bu toplanma dönemi, aynı zamanda, yeni Türkiye Devleti’nin, yeni tarihinde mutlu bir geçiş dönemine rastlamaktadır. Bunu ülkemizin, milletimizin mutluluğu ve esenliği, yüce kurulunuzun başarısı için hayırlı bir durum olarak değerlendiriyorum.



Doğrusu, dört yıllık İstiklâl Savaşı’mız, milletimizin şanına yaraşır bir barış ile sonuçlanmıştır. Lozan’da imzalanmış olan antlaşmanın, yüce kurulunuzun onayına sunulduğunda, her anlamda hür ve bağımsız olarak mutlu bir çalışma alanına girmiş olacağız. Elde edilen mutlu sonucun korunmasında, Lozan Antlaşması’ndan ayrılan meselelerin kesin olarak sonuçlandırılmasında ve milletin huzur ve refahını sağlayacak verimli çalışmalarda tam başarıya erişmesini bütün kalbimle dilerim.



Efendiler! Türkiye Büyük Millet Meclisi, açılışından sonraki millî çalışmalar döneminde milletimizin güvenini ve desteğini kazanmıştır. İlk Meclis’in Başkanlığını ve kahraman ordularımızın Başkumandanlığını yürütmekteydim. Bu görev ve unvanlarla büyük millî şereflere ulaştım. (Hakkınızdır sesleri). Büyük kurulunuz tarafından Başkanlık makamına seçilmem dolayısıyla kalbimdeki minnet ve şükran duygularımı arz etmiştim. Bu soylu millî yönelişin yüksek değerine uygun bir şekilde çalışmalarımı sürdüreceğime ve barışı sağlayacak çalışmalarda da yardımlarınıza ve bütün milletin güvenine dayanarak başarı sağlamak için bütün gücümü ve irâdemi kullanacağıma sizlerin ve milletin önünde söz veririm. (Sürekli alkışlar).



Efendiler! Seçilmiş ve güveninizi taşıyan Başkanınız olmak onuru, bugün bana bazı açıklamalarda bulunmak görevini yüklemektedir. Bugüne kadar geçen süredeki durum ve görevlerim nedeniyle de bu açıklamalarımın iyi niyetle kabul edileceğini ümit ederim. Tam olarak acıları ve bütün başarı sevinçlerini milletle birlikte yaşadığımız savaş aşamalarının ayrıntılarını bilmektesiniz. Ben bu ayrıntıları, başlıca üç dönemde özet olarak inceleyeceğim:



Mondros Ateşkesi’nden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve hükûmetinin kuruluşuna kadar ve ilk Meclis’imizin geçirdiği yıllar ve son olarak yeni Meclis’imizin içinde bulunduğu dönem:



Öyle sanıyorum ki, bizi bugüne getiren ve bugünkü duruma neden olan millî olayların önemli noktalarını ve yeni durumumuzun büyüklük ve genişliğini bu üç dönem kapsayabilir. Yeni Türkiye Devleti’nin sağladığı barış döneminin ilk Meclis’i olan yüce kurulunuz önünde çöken ve yok olan Osmanlı İmparatorluğu’ndan ve onun son büyük olayı olan I. Dünya Savaşı’ndan söz etmeyi gereksiz sayıyorum. Onun için sözlerime Mondros Ateşkesi’nden başlayacağım.



Efendiler! Mondros Ateşkes Anlaşması’nın imzalanmasından ilk Millî Meclis’imizin açılışına kadar geçen dönem, bir milletin haysiyetine yapılmış en ağır saldırıların acıklı mâcerâlarıyla doludur. Osmanlı hükûmetiyle müttefikler arasında yapılmış olan bu ateşkesin imzalanmasından sonra galip devletler tarafından Osmanlı İmparatorluğu fiilen ve hükmen parçalandı. İngiliz, Fransız, İtalyan istilâ orduları, vatanımızın aziz parçalarına çöktüler, İstanbul ve Boğazlar, düşman kara ve deniz kuvvetlerine gezinti yeri oldu.

Yunan orduları, İzmir rıhtımını kana boyadı… En güzel bakımlı yerlerimizi yakıp yıkmaya başladı. Kadın ve çocuklarımıza, namus ve iffetimize ve pek çok ibadet yerimize, anıt eserlerimizi de içine alarak, Türk adı altındaki her şeye saldırıldı. Her gün Ayasofya’ya haç asıp, göz dağı vermeleriyle hassas duygularımız incindi. Esirler konusunda bile uygun görülmeyen bir zorlamayla asırların onurlu yükünü omuzlarında taşıyan subaylarımız, düşman subaylarına saygı duruşunda bulunmak zorunda bırakıldı. Namus simgemiz olan sancağımıza hakarette bulunuldu.



Bu uğursuz ateşkesin uygulanmasını gözetlemek üzere, Anadolu’yu en uzak köşelerine kadar etkisi altında tutan yabancı subaylar ve haber alma kuruluşları ile ilgili fesat ocakları, iç düşmanlarımızın özendirmesiyle halkımıza akla gelmeyen zulüm ve hakareti uygun gördüler. Hükûmetin gücü, milletin saygınlığı bu saldırgan subayların elinde oyuncak oldu.

Özet olarak, Türklüğün vicdanı korkunç bir sınav karşısında kaldı. Bu sonu gelmeyen saldırıların ulaşacağı sonucu ve bu sonucun yürekler acısı durumunu anlamak mümkün değil. Tarihin ve geleneğin mirâsıyle vatan tahtında oturan Osmanlı padişahı ve hâlife ve onun hükûmeti ise, yalnız şahsî ve alçak çıkarlarını sağlamak için tam anlamıyla düşmanlara kendilerini teslim etmişti… Vatana ihanet konusunda onlara uymuşlardı.



Durum tamamen ümitsiz görünüyordu. Düşmanların güç ve kudreti, ezici, felâketi kesin, kararlı ve dayanılmazdı. Bu durum, esir olmak veya ölümlerden birini seçmek mecburiyetini doğuruyordu. Hürriyet ve bağımsızlık için dünyada hiçbir devletin karşı karşıya bulunmadığı zorluklar ile savaşmak gerekiyordu. Akıl sahibi kişiler, durumun görüntüsünün, mağlup bir devletin geleceğinin belirlenmesinden daha öteye geçtiğini gördüler. Galip devletlerce Osmanlı Devleti’nin kesin çöküşüne karar verildiğini anlamakta zorluk kalmadı.



Gerçekten, Türkiye halkının gurur ve haysiyetine saygı duymaya asla gereklilik duyulmuyor, onu esir olarak almak, Türkiye’yi bölmek işlemlerine karşı koyacak bir düşünce kabul edilmiyordu.



Halkta bir uyanış başlamıştı. Ülkenin bazı yanlarında çeşitli adlar altında dernekler kuruluyor ve düşmanlara karşı bizzat millet tarafından silâhlı korumanın temelleri oluşturuluyordu. Batıda, doğuda yapılan kongreler genel inancı kuvvetlendirdi. Son olarak, Sivas Genel Kongresi, belirli noktalar üzerinde, açık ilkeler içinde çeşitli millî kuruluşları Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında düzenledi ve bunu genişleterek milletin genel güçlerini birleştirdi.



Efendiler, dikkate değer bir ciddîyet ve genişlik kazanan bu çalışma, düşmanların, özellikle padişah ve hâlife olan kişinin karşı tedbirlerini ortaya çıkardı. Millî harekât girişimcileri hakkında takip edilme emirleri verildi. Ortadan kaldırma tedbirlerinin fiilî uygulamasına geçildi. Düşmanlar karşısında aciz duruma düşen ve alçalan saray ve hükûmet, bütün alçak davranışlarıyla, seçilmiş millî gücü yok etmek, hakkına ve namusuna saldıranlara karşı milletin kendini korumasını yasaklamak istiyor, ülkeyi parçalatmak için düşmana öncülük yapıyordu.



Fakat efendiler, Sivas Kongresi’ni yapanları, niyeti kesin ve millete dayanağı kuvvetliydi. Çekinmeksizin çalışmalar sürdürüldü.

İlk önce milletvekili seçimi ve Meclis’in toplanması sağlandı. Böylece millet, varlığını kanıtlamak için ilk önemli başarısını baskıcı yönetime karşı göstermiş oldu.



Efendiler! Sarayın ve hükûmetin vatan ve millete karşı yönelmiş bütün bu cinayetlerine millet, yine padişah ve hâlifeyi kurtarmak ve Osmanlı Devleti’ni canlandırmak için tam bir içtenlikle çalıştı ve seçilen milletvekillerini Osmanlı Hükûmeti’nin kanunlarına göre toplanmalarını sağlamakla yetindi. Milletvekillerinin yabancı süngüler altında tam bir bağımsızlık fikriyle görev yapmalarına imkân olmayacağı kesin olmakla birlikte, henüz çoğunluğu kapsayan kararsızlık ve yüzeysel düşünceler, Meclis’in İstanbul’da toplanmasının kabul edilmesini mecbur kıldı.



Efendiler! Düşmanlar ve hükûmet tarafından İstanbul’da bulunacak bir Meclis’in kahramanca hareketi mümkün görülmüyordu. Onlara göre, bu Meclis’in toplanmasıyla artık Anadolu’da bir millî kurtuluşa meydan bırakılmayacak ve millî heyecan bu şekilde yatıştırıldıktan sonra fâciâlar yine sürecekti. Bu gerçeği görenler, Anadolu’daki, mücâdeleci çalışmaları sürdürdüler. Bu sayede Anadolu teşkîlâtı şekilleniyor, güçleniyordu. Anadolu’ya dayanan Meclis de, uygun olmayan duruma rağmen görevine devam ediyordu.



Bu durum, düşmanlar için uygun bir görüntü vermiyordu. Aldatıcı tedbirlerle amaçlarına ulaşmaktan ümidi kesen düşmanlar, kararlarını açıkça verdiler ve 16 Mart 1920’de İstanbul’un feci işgali yapıldı. Osmanlı Devleti’nin hayatına fiilen son verildi. Bu olay, Anadolu’da çalışanlar için beklenmeyen bir olay değildi. Artık Osmanlı Devleti’ni kurtarmak ve onun iman gücünde, vatanın kurtarılması, milletin bağımsızlığının sağlanması ümidi tamamen ortadan kalkmış bulunuyordu.

Millî bir Meclis’in toplantıya çağrılması mecbur bir duruma geldi. Sonunda 23 Nisan 1920 tarihinde bugün toplandığımız bu salonda yüce kurulunuza selef (bir önceki) olan Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi toplandı.



Türkiye tarihinde her zaman yüce, haysiyetli yerini koruyacak ve çocuklarımızın takdirlerini kazanacak olan ilk Meclis’imiz, milletin kendi geleceğine kendisinin el koyduğunu ilân etti. Millî egemenlik ilkelerini çalışma programının yol ve yöntemi sayan kuvvetli bir halk hükûmetinin temellerini attı. (Şiddetli alkışlar).



Efendiler! Anadolu’da yeniden millî bir devletin kurulması, milletimin olgunluğa ulaştığını gösteren takdir edilecek bir izlenim veriyordu. Fakat düşmanlarla birlikte, padişah ve hâlife olan kişi, bundan sevinç duymadı. Paris’te imza ettikleri Sevr Antlaşması’nı zorla millete kabul ettirmek için birlikte tedbirler aldılar. Anadolu’nun millî heyecanlarını bastırmak için başvurmadıkları şeytanlık kalmadı.



Bir yandan dini, siyasete alet ettiler. Anadolu’nun kurtuluşu için savaşanlara idam hükmü verdiler. Halkı, bilinen dinî fetvalarla birbirlerini öldürmek için kışkırttılar. Bir yandan da bazı aşağılık kişilerin ceplerini doldurarak, onları Kuvâ-yi İnzibatiye veya Hilâfet Ordusu adıyla üzerimize saldılar. Temiz ve suçsuz halkı birçok yalanlarla aldatarak, memleket içinde yer yer isyan ateşleri yaktırdılar.

Efendiler! İlk Meclis’imizin açılış günü İstanbul’dan yönetilen ayaklanma, Ankara’nın sekiz saat yakınına kadar gelmiş bulunuyordu. Samsun ve bölgesinde siyasî ve acımasız bir isyan, bütün bölgeye hakim olmak arzusu gösteriyordu. Vatanın doğusu, batısı ve güneyi düşman ateşleri içinde yanıyordu. İşte harekâtımıza başladığımızda görünüş bu idi.



Saygıdeğer efendiler! Bugünkü parlak sonuca ulaşmak kolay olmadı. Hareketimizin başlangıcı ile, ulaştığımız sonuca ve kullanılan zamanın azlığına yüce görüşlerinizin dikkatini çekmek isterim.



Bu konudaki anılarımızı her zaman kuvvetle koruyalım. Çünkü bu, bizim için gelecekteki çalışmalarımızda kararlılığımızın en önemli kaynağıdır.



Efendiler! Açıklamalarımın ikinci bölümüne geçerken söylemek isterim, sizden önceki Yüce Meclis, ilk günlerin olağanüstü durumu karşısında ümitsizliğe düşmedi. Milletten aldığı büyük yetki ve güçle görevine devam etti. Yeni devletin hükûmeti, kahramanca zorlu mücadeleye atıldı. Kışkırtmalara kurban olan halk, suçsuz sayılarak yönlendirildi. Topsuz, tüfeksiz, cephanesiz, araçsız bir yıkıntı hâline getirilmiş olan ordu güçlendirildi.



İlk mücadele günlerinde üzüntülü bir çaresizlik içinde kurulan düzensiz kuvvetler, hemen düzenli kuvvetlere dönüştürüldü.

Bu geçişi, yararına ve düşüncesine karşı bulan bazı birliklerin haince karşı koymaları önlendi ve memleketin huzuru düzenli bir ordunun güvenli ellerine bırakıldı.



Efendiler! Millî ordunun daha ilk kuruluşu günlerinde üstlendiği büyük ve önemli görevleri, milletimiz her zaman borçluluğunu unutmayarak ve şükranla anacaktır. (Şiddetli alkışlar).



Birbiri ardına, üstün düşmanlara karşı kazanılan Ermenistan zaferi, Birinci İnönü zaferi, İkinci İnönü zaferi ve güney cephesi savaşlarında gösterilen özverili karşı koyma dönemleri, millî ordunun haysiyetli tarihinin ilk değerli olayları olarak her zaman parlaklığını koruyacaktır. (Alkışlar).



Efendiler! Mücadele yılları birbirini izledikçe, genç ordumuz yiğitlik ve cesaret temelleri üzerinde sürekli yükseldi. Millî irâdenin verdiği en önemli görevleri kahramanca yerine getirme gücünü ve görkemini gösterdi. Ankara’ya yürüyen gururlu Yunan ordusunu, Sakarya Meydan Savaşı’nda yendi ve geri çekilmesini sağladı. Son olarak bütün Yunan Küçük Asya Ordusunu, Afyonkarahisar- Dumlupınar Meydan Savaşı’nda tümüyle yendi ve bütün bölümleri ile Anadolu topraklarına gömdü, yok etti. (Şiddetli alkışlar). Her bölümü vatan için, çocuklarımız ve gelecek nesillerimiz için onurlu olaylarla dolu büyük bir kahramanlık destanı oluşturan Anadolu savaşlarının heyecan veren ayrıntılarını tarihin anlatımına bırakıyorum.



Fakat efendiler! Millet, milletin sanat ruhu, müziği, edebiyatı ve bütün güzel sanatları, bu kutsal savaşın ilahi namelerini güçlenen bir vatan aşkının coşkusu ile her zaman söylemelidir. (Alkışlar).



Efendiler, arz ettiğim askerî olaylarımızı birçok önemli siyasî faaliyetlerimiz izlemiştir. Kısaca, Ruslarla halen yürürlükte olan bir dostluk antlaşması imzaladık. Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan ve Afganistan ile de aynı nitelikte antlaşmalar imzalandı. Doğu cephesinde kazandığımız bu zafer sonucunda Ermenilerle barış yapıldı.



O dönemde, Batı devletleriyle olan ilişkilerimize gelince; yalnız Fransızlarla pek az konu içeren Ankara Anlaşması’nı yapabildik. Halbuki her büyük savaştan önce veya sonra barışı sağlamak için içtenlikle çalışmamıza rağmen başvurularımız ya geri çevrildi, ya da küçümsenmeyle karşılandı.



Efendiler, ne yapalım ki, maddî güçle sağlamlaştırılmayan hakların başarısızlığa uğradığını belirten, başlangıçtan bu yana değişmeyen genel kural, bizim hakkımızda da hoşgörülü bir ayrıcalık tanımadı. Milletin irâdesi, fiilî ve kesin bir zaferin simgesi olarak ortaya çıkmadıkça, barış perisi huzur dolu göğsünü bize açmadı.



Efendiler! İlk Meclis’imiz ülkeyi düşman ayaklarından kurtarmak, milletimize can verecek bir barış sağlamak amacına doğru yürürken, aynı zamanda yeni Türkiye Devleti’nin yapısını kurmaya ve sağlamlaştırmaya çalışıyordu. Bu amaç ile kanunlar kabul etti, kararlar aldı, devletin çeşitli kısımlarının gerek duyduğu birçok meseleyi de çözüme ulaştırdı.



Efendiler, bundan önceki Meclis, iç durumumuzu ve askerî girişimlerimizi karıştıran ve birliğimizi bozan belirli kişilerin varlığına rağmen, görevlerini hoşgörüyle yapmış ve genel olarak vatan ve millet için kurtuluş ve hayatının ümidi olmuştur. (Alkışlar).



Saygıdeğer efendiler! Dört yıllık çalışmadan sonra, kesin zaferimiz üzerine Mudanya Askerî Anlaşması yapıldı. Ve barış görüşmeleri dönemine geçildi. Bu görüşmelerin yapılışı sırasında karşılaştığımız zorluklar pek çoktur. Fakat ben, bunu doğal buluyorum. Çünkü bu barış görüşmelerinde düzeltilecek mesele, dört yıllık değil, dört yüz yıllık bir devrin kötü mirasıydı. (Doğru sesleri).



Gerçekten, Osmanlı İmparatorluğu, en saygı değer, büyük ve güçlü dönemlerinden başlayarak, milletin bağımsızlığı zararına, varlığının korunması zararına o kadar çok şeyi gözden çıkarmıştı ki, sonuç yalnız yok olmak ve batmakla kalmadı, kendinden sonra ülkenin gerçek sahibi olan milletin de hakkını kanıtlaması gereğine ve varlığı için büyük zorluklarla karşı karşıya kalmasına neden oldu. (Çok doğru sesleri).



Zorluklara başarı ile karşı konuldu. Sonuç olarak, imza olunan antlaşma, yüce kurulunuzca bilinmektedir. Ben, burada, yalnız bugüne kadar yapılan çalışmalar ile, sonuçlarını özetlemek isterim.



Efendiler, doğuda Trabzon’u, güneyde Adana’yı içine alacak büyük Ermenistan’dan eser kalmamıştır. Ermeniler, gerçek sınırları içinde bırakılmıştır. 1877 seferinde, Türk vatanından zorla ayrılan Kars, Ardahan, Artvin yeniden sancağımız altına alınmıştır. (Alkışlar). Kuzeyde Karadeniz’in en güzel ve en zengin sahilleri üzerinde kurulmak istenen Pontus hükûmeti, taraftarlarıyla birlikte tümüyle ortadan kaldırılmıştır. (Alkışlar). Güneyde etki alanlarına ayırarak ülkemizi parçalamak ümitleri kesin olarak kırılmış ve milletin kararlılığı ve kahramanlığı karşısında, Türkiye’yi parçalamanın ham hayal olduğu kabul ettirilmiştir. (Alkışlar). Türkiye’nin her medenî ülkenin faydalandığı haklardan yararlanması sağlanmıştır. (Alkışlar). Yine güneyde zenginliği ve verimi yönünden vatanımızın en parlak ümitlerinden olan Adana ve onun gibi birçok güzel şehirlerimiz, ezici düşman istilâsından kurtarılmıştır. 



Batıda en bayındır yerlerimiz, İzmir ve Bursa gibi şehirlerimiz, Paşaeli ve tarihî Edirne’miz ve dünyanın gözlerini üzerine çeken İstanbul’umuz, tutsaklıktan ve düşman boyunduruğundan kurtarılmıştır. Bundan başka, bizi diğer medenî milletler seviyesinden geri bıraktıran adlî, siyasî, ekonomik ve malî zincirler kırılmıştır, parçalanmıştır.



Efendiler! Bugüne kadar sağladığımız zaferler, bize ancak ilerleme ve medeniyet yolunu açmıştır. Yoksa, ilerleme ve uygarlaşmaya henüz ulaşmış değiliz. Bize ve çocuklarımıza düşen görev, bu yol üzerinde duraksamadan ilerlemektir.



Şurasını hatırdan çıkarmamalıdır ki, bu kadar özverinin meyvelerini elimizden kaçırmamak için, geçen sıkıntı ve acıların bir daha geri dönmemesini sağlayacak önlemlerin alınması, bizim için en önemli görev olmalıdır. Fakat gerçek şu ki, bunun için kuru bir dikkat ve uyanıklık ile saf bir biçimde korumaya çalışmak yeterli değildir.



Efendiler! Yüzyıllar boyu süren bir kötü yönetimin bu nesle yüklediği görev, sayılamayacak kadar çeşitli zorluklar getirmektedir. Bu nedenle yapmaya mecbur olduğumuz çok ve önemli işleri tam ve sonuç alıcı bir sisteme bağlamak zorundayız. Belirli ve az araçla büyük işler görmenin denenen tek yolu, kuvvetlerimizi dağıtmamak, var olan araçların tamamına yakın bölümünü en önemli gayretlerimiz üzerinde toplamaktır. Şüphesiz, gireceğimiz barış döneminde, bütçemizin verdiği imkânlar içinde, ilk önce yeni devletimizin geleceğinin yüce ve güçlü bir biçimde sonsuza kadar sürdürülmesini sağlayacağız, fakat bunun için de göz önünde tutulması gerekli bazı önemli konular vardır. Benim ilk aklıma gelen önemli nokta güvenlik meselesidir.



Efendiler! Hükûmetin varlığının nedeni, ülkenin güvenliğini, milletin huzur ve rahatını sağlamaktır. Bütün ülkede yerleşmiş bir güvenlik ortamı hüküm sürmelidir.



Millet, sonsuz bir huzur ve güvenlik içinde rahat bulunmalıdır. Ülkemizin herhangi bir köşesinde halkın güvenliğini, devletin birlik ve düzenini bozmaya yeltenenler, devletin bütün kuvvetlerini karşılarında bulmalıdırlar.



Sonra efendiler…, Türkiye Devleti’nin bağımsızlığı kutsaldır. O sonsuza kadar güvenlik ve koruma altında olmalıdır.

Devletin bağımsızlığı ile, millet ve vatan varlığının koruyucusu ve tek varlığı ise, Kahraman Ordumuzdur. Demek istiyorum ki askerî kuruluşlarımızın özel bir ihtimamla düzenlenmesi ve yüceltilmesi en önemli konulardandır.



Efendiler, bugün eriştiğimiz barışın sonsuz barış olacağına inanmak, kesinlikle safdillik olur. Bu, o kadar önemli bir gerçektir ki, ondan bir an bile ayrılmak, milletin bütün hayatını tehlikeye sokabilir.



Şüphesiz, haklarımıza, şeref ve haysiyetimize saygı gösterildikçe, karşılıklı saygı göstermekte kusur etmeyeceğiz. Fakat ne var ki, zayıf olanların haklarına yeterli saygı gösterilmediğini veya hiç saygılı davranılmadığını çok acı deneylerle öğrendik. Bu nedenle efendiler, bütün olabilecek olaylara karşı, gerekli konularla ilgili hazırlıklar yapmakta kesinlikle gecikmeyeceğiz.

Efendiler! Ülkenin iç ve dış güvenlik ihtiyaçları tamamlanırken, adlî kurallarımızın en kısa sürede düzeltilmesine özel bir önem verilmelidir. Bayındırlık, ekonomi ve eğitim işlerinin ne kadar büyük önem taşıdığını, bunların, milletimizin başarısını, refah ve mutluluğunu sürdürebilmesi için ne kadar acil ve vazgeçilmez unsurlar olduğunu kabul edersiniz.



Efendiler! Millete karşı, yüklendiğimiz ve her biri başlı başına önemli olan diğer bütün meseleleri, pratik ve bilimsel kurallar içinde gerçekleştirmeye çalışmamız hepimizin görevidir.



Dış ilişkilerimiz konusunda fazla bir şey söylemeye gerek görmüyorum. Bu konudaki kararlı özelliğimiz dünyada bilinmektedir. Bütün komşularımızla ve diğer devletlerle dost bir şekilde geçinmeye ve karşılıklı saygı ve özveriye dayanan siyasetimizi sürdürmeye kararlılığımız kesindir. Ayrıca şunu da açıklığa kavuşturmak isterim ki, barış dönemine gerçek bir içtenlikle ve ciddî bir sükûn isteği ile giriyoruz.



Yüce kurulunuzun dinlemek lütfunda bulunduğu bütün bu açıklamalarımıza, izin verirseniz birkaç söz daha eklemek istiyorum:

Efendiler! Bir an için ayrıntılardan soyutlanarak, vatan dediğimiz kutsal varlığa genel olarak bakalım. Onun, yaşamak için, uygarlık için erişilebilecek her şeyden mahrum bir kara toprak alandan oluşan bir biçimde bırakılmış olduğunu görürüz. Kara toprak sahanın altında defineler ve üstünde soylu ve kahraman bir millet yaşıyor. İşte biz, bütün bu uzun ve dayanılması zor mücadeleleri, bu kutsal ata mirasının hür ve bağımsız sahibi olduğumuz ve sonsuza dek olacağımızı kanıtlamak için yapmış bulunuyoruz. Vatan ve milletin bağımsızlığı, dokunulmazlığı adına yapmış bulunuyoruz. Bundan sonraki çalışmalarımızda da amacımız aynı dokunulmazlık ile huzur ve güvenliğin sağlanması ve korunması olacaktır.



Bu sayede ülkemizi imar edecek, halkımızı mutlu kılacak ve yüksek bir hayat sağlayacağız. Ümidimiz, kararlı oluşumuz ve özellikle milletimizin ve Yüce Meclis’imizin göstereceği birlik ve beraberlik, ilerleme ve medeniyet yolundaki çalışmalarımızda başarı alanı olacaktır.



Saygıdeğer arkadaşlar! Açıklamalarıma son vermeden önce hepinizi büyük bir göreve davet etmek istiyorum. Geçirdiğimiz buhranlı günlerin haysiyetli kahramanlarını hep birlikte kutsayalım.



Onlar arasında, savaş alanlarında düşman silâhları ile göğüsleri delinmiş mutlu kişiler olduğu gibi, yangınlarda, ateşlerde yakılmış talihsiz çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlar da vardır.



Onlar arasında namusları saldırıya uğramış sonsuza dek ağlayacak olan genç kızlar da vardır.

Onlar arasında yurtlarını kaybetmiş aileler, evlâtlarını gömmüş analar vardır ve yine onlar arasında savaştaki namus görevlerini onurla yaparak bugün memleketlerine dönmüş gaziler vardır.



Onlardan şehitlik mertebesine erişenlerin ruhlarına fatihalar armağan edelim.



Efendiler, bugün haklı olarak övüneceğimiz bütün başarıların sırrı, yeni Türkiye Devleti’nin yapısından gelmektedir.

Gerçekten, Türkiye Devleti’nin, bu yeni yönetim şeklinin dayandığı temeller, nitelik yönünden kendinden önce gelen tarihî yönetim temellerinden başkadır.



Bunu bir kelime ile belirtmek gerekirse, diyebiliriz ki, yeni Türkiye Devleti, bir halk devletidir. Halkın devletidir. Geçmişteki kurumlar ise, bir kişinin devleti idi, kişilerin devleti idi.



Bir milletin dünyadan tümüyle silinmesi için, bir milletin insanlık topluluğundan tümüyle yok edilmesi için Nuh tufanı kadar olağanüstü güç olayların gerçekleşmiş olması gerekir. Fakat kişiler, kendiliğinden alçalmaya mahkûmdur. Bu nedenle halk kurumuyla kişi kurumu arasında hayat ve yok olma oranları da bununla aynıdır.



Efendiler, dünyanın belirli milletlerini tutsaklıktan kurtararak egemenliğe kavuşturan büyük fikir hareketleri, köhne kuruluşlara ümit bağlayanların ve çürümüş yönetim şekillerinde kurtuluş arayanların amansız düşmanıdır.



Avusturya, Almanya, Rusya ve hatta dünyanın en tutucu medeniyetine sahip Çin imparatorlukları bile o büyük fikir hareketinin yok edici vuruşuyla gözlerimizin önünde devrilmiştir.



İşte efendiler, yeni Türkiye Devleti de, dünyaya hakim o büyük ve güçlü fikrin Türkiye’deki görüntüsü, gerçekleştirebilmiş bir örneğidir. Dünyanın sosyal ve siyasî durumundan doğan ve binlerce yıldır Türk tarihinin gelişmesinin sonucu olan devletimiz, sürekli ve kararlı olmanın bütün nitelik ve şartlarını taşımaktadır.



Efendiler, bu şartların mutlu gelişmesini sağlamak konusunda Yüksek Heyetiniz’in başarılı olmasını Cenab-ı Haktan niyaz ederim.