DOÇ. DR. HÜSEYİN BAĞCI’NIN KONUŞMASI

DOÇ. DR. HÜSEYİN BAĞCI*


Sayın Başkan teşekkür ederim.
Ben konuşmamda benden önce konuşan diğer üç değerli konuşmacı¬dan farklı bir konuya değinmeye çalışacağım. Kendileri genel bir çerçe¬veyi çizdiler. Ben olayları değişik bir perspektiften değerlendirme ve ana¬liz etme düşüncesindeyim. Bu konuda Türkiye’nin 1923’den günümüze değin olan güvenlik ve savunma politikaları konusudur.
Türkiye çok hızlı bir değişim süreci gösteren bir ülkedir ve 1996 yılın¬da Türk olmak her anlamda “çok paha!’.” bir iştir. Gerçekten çok pahalı. Türkiye’nin son 10 yılda savunmasına harcadığı para yaklaşık 70 milyar dolardır. Bu yılda 7 milyar dolar etmektedir ki bu açıdan Türkiye çok önemli bir “silah tüketicisidir”. Londra’daki Uluslararası Stratejik Araştır¬malar Enstitüsü’nün Military Balance 1996 sayısında belirtildiğine göre, Türkiye bütçesinin 22%sini oluşturan bu rakam aynı zamanda NATO üyeleri arasında Gayrı Safi Milli Hasıla’nın 4,5% uğunu savunma giderle¬ri için harcayan bir kaç ülkesinden birisidir. Diğer bir ifade ile, Türkiye dünya silah piyasalarında en güvenilir ve en sağlıklı müşterilerinden biri¬sidir. Bizi dinleyenler arasında Genelkurmay’dan gelen subaylarımız var. Onlar bu uluslararası silah tüccarlarının Milli Savunma Bakanlığı’mızın kapılarını nasıl aşındırdıklarını çok iyi bilirler. Bu çok önemli.
Türkiye 1923- 1996 yılları arasında göreceli olarak tarihinde hiç bir zaman olmadığı kadar zenginleşmiştir. Türkiye zengin bir ülkedir. Türki¬ye’nin kaynakları kötü kullanılmaktadır, o ayrı bir tartışma konusu. O zaman işletme ve yönetim anlayışında reforma veya değişikliğe gidersi¬niz, o zamanda kar edebilirsiniz. Zaten Özelleştirme Türkiye’nin son yıllarda gündemine oturmuştur ve gereklidir de. Nitekim son Hükümet pro¬tokolünde de buna büyük önem verilmiştir.
Savunma sanayi şüphesiz dün olduğu gibi bugünde Türkiye’nin gü¬venliğinin sağlanmasında öncelikli olarak rolü olan sektörlerden birisidir. Bu sektörün güçlenmesi ve Türkiye’nin savunma sanayiinde kendi kendi¬ne yetmesi kaçınılmazdır. Çünkü güvenlik ve savunma konuları terör ile mücadelenin devam ettiği günümüzde olduğu gibi ileride de Türkiye’nin gündemini belirleyecektir. Türkiye’nin başının büyük sorunlardan kısa sü¬rede kurtulacağını düşünmek hayalcilik olur. Latinlerin güzel bir sözü vardır.
“Büyük başın ağrısı da büyük olur.”
Türkiye’de büyük bir ülke olduğu için sorunları da büyük olacaktır. Türkiye bir Sierra Leone, Hong Kong veya Yeni Zelanda değildir.
Türkiye 1923 – 1996 arasındaki üç değişik sistemle karşı karşıya kaldı. Birinci dönem ABD Devlet Bakanı Woodrow Wilson’un 1917’de Self Determinasyon prensibini ortaya atması ile başlar. 1923 yılında Tür¬kiye Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerinde yükselen yeni bir modern devlet olarak ortaya çıkmıştır. Bugün Türkiye Orta Doğu’da 1919 – 1923 yılında çizilen sınırların değiştirilmemesi gerektiği düşüncesinde olan ülkeler tarafından yer aldığı için “muhafazakar” bir ülke konumunda¬dır. Bir diğer ifade ile, Türkiye Misak-ı Milli sınırlarının değişmesine karşı bir ülkedir ve sınırsal bütünlüğünü korumak istemektedir ve son dö¬nemde ortaya çıkan ayrılıkçı ve terörist hareketler ile mücadele etmeyi sürdürmektedir. Zaten 199O’lı yıllardan itibaren dünya gündemine giren etnik milliyetçilik hareketleri ve onların dayanmak istediği Self Determi¬nasyon prensibi 199O’lı yılların ikinci yansında etkisini azaltmaya başla¬mış ve “Yeni Dünya Düzeni” tartışmaları çerçevesinde, beklenilen patla¬mayı gerçekleştirememiştir. Bunda en önemli etken ulus devletlerin çok büyük bir reaksiyon göstermesinden kaynaklanmaktadır. Eğer bugün etnik milliyetçilik açısından olaya yaklaşılmış olsa ve her etnik gruba devlet kurma fırsatı tanınsa, bugün Birleşmiş Milletler’de 194 değil tam 892 devlet olmuş olacaktı. Sadece Avrupa Birliği, Rusya Ukrayna ve Türki¬ye’yi kapsayan coğrafi alanda yaşayan 715 milyon insanın 115 milyonu yani yüzde onu resmi olarak azınlık olarak tanınmıştır. Bu Avrupa için büyük bir kültürel zenginlik olmakla birlikte, büyük bir problem haline de gelebilir. Çünkü sorun azınlık ile çoğunluk arasındaki çıkar farklılıkları¬nın nasıl tanımlanacağı sorusunu da gündeme getirmektedir. Bu açıdan dünyanın nasıl daha karmaşık hale gelebileceğini ortaya koyması açısın¬dan ilginçtir.
Türkiye’nin kurtuluş mücadelesi 1919’da başlamış ve 1923’de modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile sona ermiştir. Türk devleti kuruldu ancak Türk ordusunun konumu iç açıcı değildi. Türk askeri birinci sınıf bir savaşçı olmasına rağmen, dönemin askeri değerlendirmeleri çerçeve¬sinde ikinci veya üçüncü sınıf denebilecek askeri malzeme ve silaha sa-hipti. Arada çok ince bir farka dikkatinizi çekmek istiyorum. Silahlar kötü ama mücadele azmi çok yüksek. Asıl önemli olan da o koşullar altında işte bu idi. İkinci Dünya Savaşı Türkiye için çok önemli bir olguyu da be¬raberinde getirmektedir. Benden önce konuşan değerli Hocalarım bunu çok iyi vurguladılar. Atatürk’ün dış politika ilkeleri o dönemin koşulları içerisinde gerçekten çok büyük bir başarıdır. Hiç tartışma götürmez bir gerçektir bu. Ancak 1945 yılında İkinci Dünya Savaşının sona ermesin¬den sonra Türkiye’nin karşısında bir Düvel-i Muazzama yoktur. Tam ter¬sine savaşın galibi olarak ortaya çıkan iki “Süper Güç” var. Bu ülkeler Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’dir. Türkiye’nin mücade¬le ettiği İngiltere, Fransa, İtalya gibi ülkeler büyük oranda güç kaybetmiş¬ler ve orta düzey güçler konumuna gözlemlenmektedir. Özellikle Sovyet¬ler Birliği’nin Türkiye’den toprak ve Boğazlar’da ortak üs taleplerinde bu¬lunması Türkiye’nin dış ve güvenlik politikalarında ABD’ye yönelişini ön plana çıkaran bir düşünceyi egemen hale getirmiştir ve bu düşünce bugü¬ne kadar da devam etmektedir. Bugün için Türkiye ile ABD arasında Orta Doğu’da ortak bir stratejik bakış açısı vardır. Avrupa ile Türkiye arasın¬da ise nedenleri geçen yüzyıla dayanan bir stratejik çıkar farklılığının devam ettiği görülmektedir. Bir diğer ifade ile Türk dış ve güvenlik politikalarındaki “Amerika boyutu” ile “Avrupa boyutu” arasındaki yaklaşım¬larda “Amerika ifade ile Türk dış ve güvenlik politikalarındaki “Amerika boyutu” ile “Avrupa boyutu” arasındaki yaklaşımlarda “Amerika boyutu” daha ağır basmaktadır. Türkiye’nin jeopolotik ve jeoekomomik konumu Amerikalı Türkiye uzmanı George Harris’in deyimi ile bir “sandöviçi” an-dırmaktadır. Daima büyük güçlerin stratejik planlamalarında “anahtar konu¬munda” yer almıştır. Bu gelecekteki stratejik planlamalarda da pek deği¬şecek gibi gözükmemektedir. Türkiye’nin bir tarafa yönlenmesi kanımca kaçınılmazdır. Nitekim 1945 yılı ile birlikte Türkiye’de bu “mentalite de-ğişikliği” kendini göstermeye başlamıştır. Türk – Amerikan yakınlaşma¬sı bu tarihten itibaren başlamış ve Türk askeri tarihinde Avrupa kökenli askeri gelenekler değişmeye başlamış ve Amerikan usulü askeri eğitim orduya girmeye başlamıştır ve bugün bu yakınlaşmanın sonucu olarak Türk ordusu Amerikan biçimi bir eğitimi kabul etmiştir. Türkiye bu açı¬dan yirminci yüzyılda Alman ve Fransız askeri mentalitesinden vazgeç¬miş bulunmaktadır. Bu değişikliği küçümsememek gerekir. Türkiye ile Avrupa arasında güvenlik konularında sürekli bir çatışma söz konusu ol¬muştur. Bununda nedenleri tarihseldir. 1950 yılında İngiltere’nin öncülü¬ğünde bir Orta Doğu Savunma Örgütü (Middle East Defense Organizati¬on) kurulmak istenmiştir. Bu örgütün başına da bir İngiliz Generalin geti¬rilmesi bekleniyordu. NATO benzeri bir örgütün Orta Doğu’da kurulması demekti bu. Ancak dönemin Türk Başbakanı Adnan Menderes buna şid¬detle karşı çıkarak şöyle demiştir. “Biz İngilizler ile 1920’lerde kurtulu¬şumuz için savaş ettik. Siz benden başında bir İngiliz Generalin bulundu¬ğu bir askeri örgüte ordumu teslim etmemi istiyorsunuz. Ben bunu milleti¬me anlatamam. Yani biz ordumuzu İngilizlerin emrine verecek isek, onlar ile neden savaş ettik.” Türkiye’nin 1950 yılına kadar olan dönemde dış politikasının temel taşını İngiltere teşkil etmiştir. Benim yazdığım “De¬mokrat Parti Dönemi Dış Politikası 1950 – 1960, İmge Yayınları, 1990” isimli kitabımdan resmi dokümanlara dayanarak yaptığım bir alıntıyı tek¬rar vermek istiyorum. Ankara’daki İngiliz Büyükelçesi’nin Londra’ya yaz¬dığı yılsonu raporuda şu ifadeleri kullandığı görüyoruz : “Biliyorsunuz her yıl Cumhurbaşkanı Ekim ayında Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yeni yasama yılını bir konuşma ile açar. Bu konuşma¬sında dış politika konularını, güvenlik konularını dile getirir. İç politika konularına değinir. İlk defa Celal Bayar bu yıl Devlet Başkanı olarak “İn¬giltere şimdiye kadar dış politikamızın temel taşı olmuştur” şeklinde bir cümle kullanmıştır. İngiliz Büyükelçisi “bu bizim artık ikinci duruma geçmemizi ve yerimizi ABD’nin aldığının bir aşiretidir” şeklinde bir yorum getirir. İngiltere bu noktadan sonra ısrar ile Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı çıkar. Türkiye’nin NATO’ya dahil olması tamamen ABD’nin baskısı ile olmuştur. Türkiye’nin Kore savaşında Birleşmiş Milletlerin çağrısına uyarak Kore’ye asker göndermesi ve başarılı olması sonucu ABD’nin yeni dünya stratejisinde önemli bir yer almasını sağla¬mıştır. Avrupa ülkelerine kalsa idi, Türkiye bugün hala NATO’nun bir üyesi olmayacaktı. Türkiye’nin tüm koşulları yerine getirmesine rağmen halen Batı Avrupa Birliği’ne alınmamış olması bu tezimizi destekler nite¬likte bir görüştür. Türkiye güvenlik planlamalarında daha çok “ABD mer¬kezli” bir savunma konseptine sahiptir.
Türkiye’nin stratejik açıdan önemini ön plana çıkaran bir diğer faktöre de değinmek gerekmektedir. Türkiye’nin jeopolotik konumu gerçekten eş¬sizdir. Türkiye çok önemli geçiş noktaları üzerinde bulunmaktadır. Kıta¬ları, enerji hatlarını birbirine bağlayan ve yeraltı yerüstü madenlerini bir yerden bir yere ulaştırmada çok önemli bir “kavşak noktasında” bulun¬maktadır. Son dönemlerde özellikle ABD’de yayınlanan kaynaklarda Tür¬kiye’yi de yakından ilgilendiren yeni bir kavram ortaya atılmıştır. Bu kav¬ramın “jeoekonomik bir konumuda vardır. Bu da Türkiye’yi cazibeli hale getiren ve de başının ağrımasına neden olan, başta etnik ayrımcılık ve te-rörizm olmak üzere, olayları da beraberinde getirmektedir. Ünlü Amerika¬lı tarihçi Paul Kennedy’nin “Pivotel States” (Pivot ülkeler) diye tanımladı¬ğı oniki ülke arasında Türkiye’de vardır. Öyle gözüküyor ki ne Amerikan ne Rus ve ne de Avrupa güvenlik stratejilerinde Türkiye’yi devre dışı bı¬rakacak politikalar geliştirmek önümüzdeki yıllarda mümkün değildir. Stratejik açıdan, siyasi açıdan bir şey diyemiyorum, Avrupalı ve ABD’li uzmanlar ile konuştuğumuz zaman Türkiye’nin vazgeçilmez önemi sürek¬li olarak vurgulanmaktadır. Siyasi kararlar gelecekte ne derece belirleyici olacaktır bilemiyorum, ancak benim vurgulamak istediğim bir nokta daha var. O da 1989 yılında özellikle Orta ve Doğu Avrupa’da ortaya çıkan devrimler sonucu Türkiye’nin konumunun yeniden tanımlanması gereği¬nin ortaya çıkmasıdır. Şimdi bu çok zor bir olay. Bu “Yeni Dünya Düze¬ni” veya “Yeni Dünya Düzensizliği” şeklinde ve “Medeniyetler Çatışma¬sı” olarak tartışılan ortamda yeni bir tanımlama gerçekten kolay değildir. Hangi sistem gelirse gelsin “kabak hep Türkiye’nin başına patlıyor” demek sanırım yanlış bir şey olmayacaktır. Yukarıda da belirttiğim gibi öyle bir konumdayız ki, çevremizdeki ülkelerden birileri hapşırsa biz nezle oluyoruz. Şimdi Türkiye bir Yeni Zelanda olsa önemli değil. Çünkü Yeni Zelanda’nın en yakın komşusu bin kilometrelik bir uzaklıkta! Hal¬buki Türkiye’nin bin kilometrelik bir alan içerisinde tam yirmidört komşu¬su bulunmaktadır ve bu komşulardan bazıları gerçekten “geçimi zor” komşulardır. Türkiye öyle bir konumda değil ki. Yüksel İnan Hocamız iki ülkenin ismini verdi. Biri Suriye, biri Yunanistan. Bu çok önemli. Çünkü bu iki komşu ülkenin Türkiye kamuoyu tarafından “düşman” olarak algı-lanmaları bir olgudur. Her ne kadar düşmanlık uluslararası ilişkilerde de¬ğişkenlik gösterse de yani bugün düşmanınız olan yarın dostunuz olabilir prensibi doğruluk payı taşısa da bu iki ülkenin Türkiye’ye yönelik tutum¬larında kısa dönemde bir değişiklik bekleme de sanırım safdillik olur. Türkiye 1990 ve sonrasındaki gelişmelere çok hazırlıksız yakalanmıştır. Bilim adamı ile, askeri ile, polisi ile, politikacısı ile, yazarı ile hepimiz bu gelişmelere çok hazırlıksız yakalandık. Nitekim değerli hocalarımızda bu konuda hem fikirdirler.
Nasıl yakalandık? Birdenbire Türkiye’nin iradesi dışında bir takım olaylar ve gelişmeler oldu. Dışişleri Bakanlığımızın o dönemlerdeki resmi açıklamalarında en fazla kullanılan cümle “Olayları yakından takip ediyoruz” şeklindedir. Takip ederseniz “seyircisiniz” demektir. Olayları yönlendirirseniz “aktörsünüz”. Soğuk savaş dönemi sonrasında Türkiye oynayanlar değil, seyredenler arasındadır. Türkiye bölgesel gelişmeleri yönlendirmede ne yazık ki, kanımca, yeterince başarılı olamamıştır. Son dönemlerde basına bir göz atarsanız Kafkasya’dan Libya’ya, Rusya’dan, Suriye politikalarımıza kadar hangi hataların ve yanlışlıkların yapıldığı konusunda çarşaf çarşaf makaleler ve görüşler görürsünüz. Ama ben bunu şuna bağlıyorum. Son yirmi yılda sadece Türkiye’nin değil Avrupa ve ABD’nin de çok hızlı bir şekilde içine sürüklendiği bir süreç var. Bu da “demokratikleşme sürecidir”. Geçen yüzyılda modernleşme süreci vardı. Modernleşme asıl “anahtar” kelime idi. Oysa bugün için demokra¬tikleşme, insan haklarına saygı ve serbest piyasa ekonomisi anahtar keli¬melerdir. Bu kelimeler günümüzün “sihirli” kelimeleridir. Bunlara uyma-dığımız takdirde demokratik ülkeler arasına alınmıyorsunuz. Doğru veya yanlış o ayrı dava. Elnizi taşın altına koyuyorsunuz. Siz istediğiniz kadar ulusal egemenlik deyin. Uluslararası ilişkilerde artık önemini yitiren bir kavram haline geldi Ulusal Egemenlik. Bugün için ulus devletlerin varlığı tartışılmaktadır. Ulus devletlerin ulusal egemenliklerinden ne kadarını supra nasyonal örgütlere aktarmaları sözkonusu olup olmadığını tartışı¬yoruz. İngiltere ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerde bunun ne kadar önemli olduğunu gözlemlemek mümkündür. Avrupa Parlamentosu Avru¬pa Birliği’ne üye tüm ulusal parlamentoların üzerinde bir kurumdur. Yap¬tırım niteliği var. Ancak aldığı kararlar bazen çok tartışmalı. Özellikle Türkiye ile ilgili kararlarında Avrupa Parlamentosu çok eleştirilmektedir. Detaylarına burada giremeyeceğim bir konudur Türkiye AB ilişkileri.
Türk ordusu son onbeş yılda hızla moderleşmektedir. PKK ile müca¬dele bu konuda önemli bir rol oynamıştır. PKK – Terörü bütün dünyada silahsızlanma tartışmaları devam ederken, Türk ordusunun daha mobil, daha aktif, daha vurucu bir hale gelmesi için büyük bir fırsat sağlamıştır. Avrupa ve ABD’nin bilincinde olduğu gibi, Türkiye’de bunun bilincinde¬dir. Türkiye 21. yüzyıl savaşlarına çok deneyimli bir şekilde kendini ha¬zırlamaktadır. Önümüzdeki beş-on yılda etnik milliyetçi içerikli çatışma¬lar görebildiğim kadarı ile devam edecektir. Şu günlerde Ankara’da bir Kürt toplantısı yapılmaktadır. Türkiye bir yandan PKK ile mücadele eder iken, diğer taraftan Kuzey Irak’ta çatışan Kürt gruplarını Ankara’da bir araya getirmektedir. Orta Doğu’da politika çok kaygan bir zeminde yapıl¬maktadır. Bu açıdan bakıldığında Türkiye gerçekçi bir politika takip et-mektedir ve gelecekte de takip etmek zorunda kalacaktır. Tüm bu yukarı¬da değindiğim olumsuzluklara rağmen o kadar da kötümser olmamak gerektiğini düşünüyorum. En azından son dönemlerdeki gelişmeleri göz önüne aldığımızda. Bir Türk Atasözü “komşunuzu seçme özgürlüğünüz yoktur” der. Gerçekten de İran, Suriye, Irak gibi ülkeler komşunuz ve bunlar ile sorunlarınız var. Demokratik bir yapıya sahip değiller ve dikta¬törlük ile yönetiliyorlar. Ama bu ülkeleri reddetme şansınız yok. Çünkü bu ülkeler Türkiye’nin Orta Doğu’ya, Kafkasya’ya ve Orta Asya’ya çıkış noktalarıdır. Bu ülkelerden İran ve Irak 1980’li yıllarda Türkiye’nin bölge¬deki en önemli ticaret partnerleri idi. Türkiye çok para kazandı. Kötü mü oldu? O zamanda aynı rejimlere sahiptiler, şimdi de. Sadece şu anda söz konusu ülkelerin takip ettikleri politikalar bizim çıkarlarımıza uymuyor. Hepsi bu. Şu anda PKK’ya destek veren ülkeler olarak Türkiye tarafından suçlanıyorlar. O zaman demek ki koşullar değişti. Türkiye’de kendini yeni koşullara adapte etmek zorundadır.
Türkiye kendi ulusal Milli Savunma Sanayi’ni kurmak zorundadır. Bunun başka bir alternatifi yok diye düşünüyorum. Son yirmi yılda Tür¬kiye’ye uygulanan 1975 – 78 “Amerikan Silah Ambargosu”, son olarak da 1992 ve 1994 de uygulanan iki Alman “Silah Ambargosu” sanırım Türki¬ye’nin aklını başına getirdi. Özellikle Almanların koyduğu ambargo sonu¬cu Türkiye’de çok büyük bir infial uyandı. Alman mallarını protesto dal¬gası başladı. Doğaldır ki, Milli Savunma Sanayi çok pahalı bir iştir. Ama bir noktanın altını özellikle çizmek istiyorum. Türkiye’nin özel sek¬törü çok önemli atılımlar yapmıştır. İşte bu fırsatı çok iyi kullanmak la¬zımdır. Yani Özel Sektör ile devletin birlikte bir araya gelerek özellikle KOBİ’ler vasıtası ile güçlü bir savunma sanayi kurulabilir. Bazı olumlu gelişmeler son dönemlerde gözlenmektedir. Bu sürecin hızlandırılması gerekmektedir. Bir bakıyorsunuz Almanlar, Fransızlar, Amerikalılar böyle yapmışlar. Türkiye’de onlar gibi yapabilir. Son dönemlerde Anadolu Kap¬lanları diye yeni müteşebbisler ortaya çıkmıştır. Sadece Uzakdoğu Kap¬lanları olacak değil tabii. Bunlara şimdi Anadolu Kaplanları da katıldı. Denizli, Gazi Antep, Konya, Karaman, Çorum gibi şehirlerde önemli ge¬lişmeler var. Geçen hafta Yeni Yüzyıl Gazetesinde Milli Savunma Bakan¬lığı Türkiye’nin Yeni Savunma Konseptini açıkladı. Modernleşme için gerekli silah modelleri yayınlandı. Toparlayacak olursak, Türkiye’de en fazla eleştirilen konulardan biri düşünce üreten merkezlerimizin (Think Thank) yetersiz sayıda olmasıdır. Gerçekten de Türkiye’de yeterince dü¬şünce üretim merkezlerinin kurulması kaçınılmazdır. Ancak burada temel sorun bu konu ile ilgili finansmanın sağlanmasıdır. ABD, İngiltere, Al¬manya gibi ülkelerde bu merkezlerin çok büyük işlevleri vardır. Türki¬ye’de bu konuda geç kalınmıştır düşüncesindeyim. Örneğin Almanya’dan bir örnek vermek gerekirse, Stiftung für Wissenschaft und Politik olarak merkezi Münih’te bulunan bir araştırma merkezinin yıllık bütçesi 300 milyon marktır. Tabii burada araştırma yapılır ve fikir üretilir. Washington’da ise 100’den fazla düşünce üretme merkezi vardır. Türkiye’de bölge¬sel güç olmasının kaçınılmaz bir gereği olarak bunu yapmak zorundadır. Bu Türkiye’nin bir hatasıdır. Bu nedenden dolayıdır ki Türkiye 1990 son¬rası gelişmelere “bilgi yönünden hazırlıksız” yakalanmıştır. Hazırlıklı yakalanmanın da bir fiyatı vardır. “Sona kalan dona kalır” diye bir atasö¬zümüz vardır. Bunun başka bir açıklaması yoktur. Türkiye bölgesinde önemli bir ülkedir. Bölgesel bir güçtür. Türkiye kendisinden çekinilen, korkulan bir ülkedir. Türkiye’den korkuyorlar. Yunanistan korkuyor, Suri¬ye korkuyor, İran korkuyor. Neden korkuyorlar sorusunu sormak gerek¬mektedir. Çünkü Türkiye’deki dinamizmi, Türkiye’deki gelişmeyi fark ediyorlar. Burada temel sorun ülkenin savunma ve güvenliği açısından ge¬rekli önlemleri alarak bölgesel gelişmelerde istikrarı sağlayacak bir politi¬ka takip etmenin ve bunun komşu ülkelere anlatılmasıdır. Bu nedenden dolayı Türkiye gerçekçi politikalar takip etmek durumundadır. Türkiye geçmişte yapılan hataları tekrar etme lüksüne sahip değildir. Türkiye’nin uluslararası camiada hatırı sayılır ve güvenilir bir ülke olması genç nesil¬lerin görevidir. Türk gençliğinin bunu başaracağı görüşündeyim. Türk in¬sanını içinde bulunduğu hızlı bir değişim de görüyoruz. Avrupa ve Dünya bunun farkında. Tabii komşu ülkelerde. Kanımca 21. Yüzyıl Türk insanı ve devleti uluslararası camiada laik, demokratik ve zengin yapısı ile kendine layık olan yerini alacaktır.
Beni sabır ve ilgi ile dinlediğiniz için teşekkür ediyor, saygılar sunu¬yorum.

* ODTÜ Uluslararası ilişkiler Bölüm Öğretim Üyesi.