Atatürk Döneminde Türk-Amerikan İlişkileri

PROF. DR. FAHİR ARMAOĞLU


Aziz Dinleyiciler, Sevgili Öğrenciler,

Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı’mızın düzenlemiş olduğu dizi konferansların bugünkü programında Atatürk Döneminde Türk-Amerikan İlişkileri’ni ele almaya çalışacağım. Hemen belirteyim ki, konu, görünenin aksine, bir hayli geniştir. Bununla beraber, bana ayrılan zaman çerçevesi içinde, konuyu hiç değilse ana hatları ile vermeye çalışacağım. Eksikleri ve açıklanmaya muhtaç kısımları olursa, bunları da lütfedeceğiniz sorularla tamamlayacağız.

Sayın Dinleyiciler,

“Atatürk Dönemi” dediğimizde benim anladığım 1919-1938 dönemidir. Türk-Amerikan ilişkilerini de bu dönem içinde ele alacağım. Lâkin, 1919 öncesinde Türk- Amerikan ilişkilerinin durumu hakkında kısa bilgi vermeden de, 1919-1938 dönemine girmek mümkün değildir. Öncesinin genel bir tablosunu vermek gerekir.

1. Amerika ve Osmanlı İmparatorluğu

Amerika Birleşik Devletleri ile Osmanlı imparatorluğu arasındaki ilk “resmî” ilişkiler 1830 yılında iki devlet arasında imzalanan Ticaret ve Seyr-i Sefain Anlaşması ile başlamıştır. Bunun arkasından 1874 yılında da bir Suçluların iadesi Anlaşması yapılmıştır. Bu şekilde iki devlet arasında düzenli ticaret ilişkileri başlamakla beraber, herhangi bir şekilde “siyasal” ilişkiler söz konusu olmamıştır. Bunun da sebebi, Amerika’nın 1823’ ten beri uyguladığı Monroe Doktrini ile, Avrupa’nın siyasal ilişkilerine bulaşmaktan kaçınma politikası izlemekte olmasıydı.

Amerika’da 1912 seçimlerinde, yani Balkan Savaşları’nın başladığı bir sırada. Woodrow Wilson Başkan seçilmiş bulunuyordu. Kendisi aynı zamanda bir Tarih hocasıydı. Bundan dolayı olsa gerek, Wilson Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılacağına kesin gözüyle bakmaktaydı. Bu sebeple, o sırada boş bulunan, Amerika’nın İstanbul Büyükelçiliğine tayin yapılması gerektiği kendisine söylenince, Osmanlı Devleti’nin yıkılacak olması dolayısıyla, büyükelçi tayinine gerek olmadığını bildirmiştir. Sonunda Morgentha’u İstanbul Büyükelçiliğine tayin etmeyi kabul etmiştir.

Wilson’ın tutumu bu olmakla beraber, Osmanlı Devleti savaşa katıldıktan sonra, Amerika Osmanlı Devleti’ne karşı tam bir “tarafsızlık” politikası izlemiştir.Hatta 1914 Ekim ve Kasım aylarında, Morgenthau, Osmanlı Devleti’ni savaştan alıkoymak gibi bir takım teşebbüslere giriştiğinde, “siyasal” teşebbüslerde bulunmaması için Vaşington’dan sert uyarılar almıştır.

Osmanlı Devleti de Almanya’nın yanında savaşa katılmış olmasına rağmen, Amerika ile ilişkilerinde çok dikkatli davranmaya özen göstermiştir.Lâkin Amerika 2 Nisan 1917’de Almanya’ya savaş ilân edince, Osmanlı Devleti’nin de Amerika’ya savaş ilân etmesi için baskı yapmaya başlamıştır. Bu baskılar üzerine Osmanlı Devleti, Amerika’ya savaş ilân etmeyip, sadece, 20 Nisan 1917 de, Amerika ile diplomatik münasebetlerini kesmiştir. Hatta, Osmanlı Hariciye Nazırı, diplomatik ilişkilerin kesildiğini Amerikan elçisine bildirirken, esasında ilişkilerde herhangi bir değişiklik olmayacağını ve Türkiye’deki Amerikan okul ve sair kuruluşlarının eskisi gibi faaliyetlerine devam edeceği hususunda teminat vermiştir.

Amerika savaşa katıldıktan sonra, Wilson da, barış konusundaki fikirlerini oluşturmaya ve bu çerçevede de Osmanlı imparatorluğu konusunu ele almaya başlamıştır. Bu konuda vardığı ilk sonuç, Boğazların Osmanlı Devleti’nin elinden alınması ve İmparatorluk sınırları içindeki Türk’ten gayrı unsurlara “özerklik” verilmesi olmuştur. Bilindiği gibi barışın diğer tüm sorunlarının çözümü hakkındaki fikirlerini de Başkan Wilson, 1918 Ocak ayında yayınladığı meşhur 14 Nokta’sında açıklamıştır. Yine bilindiği gibi bu 14 Nokta’nın 12.’si Osmanlı imparatorluğuna ait bulunuyordu. Bu maddede üç unsur bulunmaktaydı: Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olan kısımlarının egemenliği, azınlıklara özerklik verilmesi, ve Çanakkale Boğazı’nın, devamlı olarak, bütün devletlerin gemilerine açık olması.

Wilson’in 14 Nokta’sı, esasında bir takım genel prensipler olup, bunların nasıl uygulanacağı başlangıçta düşünülmemiştir. Vakta ki, 1918 Ekim’inde Almanya’nın barış için zemin yoklamalarına girişmesi üzerine, Wilson danışmanlarına ve uzmanlara talimat vererek, bütün bu 14 maddenin nasıl uygulanacağına dair inceleme yapılmasını ve bu maddelere açık bir yorum getirilmesini isteyince, 12 Madde için de şu hususlar tespit edilmiştir: Boğazlar ve İstanbul milletlerarası kontrol ve tercihan Milletler Cemiyeti mandası altına konulmalıdır. Anadolu Türklerin olmalıdır. Bununla beraber, Anadolu’nun Rum çoğunluğa sahip kıyı bölgeleri, tercihan Yunanistan’ın mandası altına konmalıdır. Bağımsız bir Ermenistan kurulmalı ve Ermenistan’a Akdeniz’de bir liman verilmeli ve Ermenistan İngiliz mandası altına konulmalıdır.İngiltere ile Fransa arasında yapılan anlaşma ile(1916 Mayıs, Sykes-picot Anlaşması), esasen Suriye Fransa’nın ve Mezopotamya, Arabistan ve Filistin İngiltere’nin mandasına bırakılmıştır.

12. Maddenin bu yorumu ile, Amerika, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu şekilde parçalanmasını peşinen kabul etmiş bulunmaktaydı. Yalnız, Amerika’nın 12. Maddenin bu yeni yorumu ile üzerinde durduğu bir başka husus da, Osmanlı İmparatorluğu ne şekilde parçalanırsa parçalansın, kim “mandater” olursa olsun, bu topraklarda ekonomik ve ticarî bakımdan “Açık Kapı” veya “Fırsat Eşitliği” ilkesinin uygulanmasıydı.

Amerika 1919 Ocak ayında açılan Paris Barış Konferansı’na, Osmanlı Devleti açısından böyle bir politika ile girdi.

2. Paris Barış Konferansı. 1919-1920.

Barış Konferansı’nın ilk gününden itibaren, Almanya ile barış konusu gündemin birinci maddesi olduğundan, bu çerçevede Alman sömürgelerinin paylaşılması önemli bir sorun hâline geldi. Sömürgeler konusu gündeme gelince, Osmanlı İmparatorluğu sömürgelerinin, yani Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu topraklarının paylaşılması da ön plâna geçmiştir. Bu konuda İngiltere ile Fransa arasında esaslı çatışmalar olduysa da , Güney Afrika Cumhurbaşkanı Smutts’ın ortaya attığı “Manda sistemi”, sömürgeciliğin yeni bir uygulaması olarak kabul edildi.

Wilson’un üzerinde çok durduğu Milletler Cemiyeti ve Versay Antlaşması 1919 Kasımında Amerikan Senatosu tarafından reddedilmekle beraber, “Bağımsız Ermenistan” konusu, Wilson için, siyasal kaderini bağladığı bir tutku olarak devam etti. Bu tutkuya, İngiltere’nin, Ermenistan Sorunu’nu Amerika’nın sırtına yükleme politikası da eklenince, 1919 yaz aylarından itibaren Amerika ve Wilson, Ermenistan bataklığının içine girmeğe başladı. 1919 Ağustos-Ekim aylarında General Harbord Misyonu’nun Anadolu ve Kafkasya’ya gönderilmesinin sebebi de bu Ermenistan mandası konusuydu. Bu konuya biraz aşağıda tekrar değineceğiz.

1920 Ocak ayından itibaren Barış Konferansı’nın “Türkiye ile Barış” ı ele alması, 10 Ağustos 1920’de Sevres Antlaşması’nın İstanbul Hükümeti tarafından imzası ile sonuçlandı. Sevres’e gelinceye kadar, Amerikan Senatosu Versay Antlaşması ve Milletler Cemiyeti’ni tam üç defa reddetmişti. Fakat buna rağmen, Sevres Antlaşması’nın 89. maddesi, Doğu Anadolu’dan dört vilâyetin Ermenistan’a verilmesini öngörmekte ve Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın çizilmesini, Amerika Cumhurbaşkanı’nın, yani Wilson’un hakemliğine havale etmekteydi. Amerikan Senatosu’nun “Ermenistan mandası”nı reddetmiş olmasına rağmen, Wilson Ermenistan’ın Türkiye ile sınırlarını çizmeyi kabullenmiş ve Sevres Antlaşması metninin kendisine Ekim ayında verilmesi üzerine, sınır haritasını kasım 1920 sonlarına doğru çizerek Milletler Cemiyeti’ne vermeye hazırlandığı bir sırada, Kâzım Karabekir Paşa kuvvetleri Ermenistan’a girdiği gibi, bu arada Bolşevik Ermeniler de Ermenistan’da duruma egemen olarak Aralık 1920 de Gümrü Antlaşması imzalanmıştır. Bu suretle, Wilson’ın “Ermenistan sınırları” haritası tam bir fiyasko haline geliyordu ve bu sebepten de İngiltere, Wilson’dan bu haritanın açıklanmamasını istemiştir.

Wilson’ın “Ermenistan Macerası” da bu şekilde sonuçlanıyordu.

3. Millî Mücadele ve Amerika

A) 1918-1920 Dönemi:

Şurası bir gerçektir ki, gerek Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesi’ni imzalarken, gerek Atatürk, önce “Türk Vatanı”nın kurtarılması amacını güderken, birincisinin “ümidi”, Atatürk’ün ise “dayanağı”, Wilson ilkelerinin 12. Maddesinin, Türklerle meskûn toprakların Türklere ait olacağını öngörmesiydi.

Ne var ki, Atatürk, önce vatanın kurtarılmasında ve “milli vatan” kavramında Wilson ilkelerine, bu ilkelerin “milliyetçilik” temeline dayanarak millî hareketi güçlendirmek isterken, gerek İstanbul’da, gerek Erzurum ve Sivas’ta, bir takım aydınlar, kurtuluşu “Amerikan Mandası”nda görmüşlerdir. Büyük Atatürk’ün bu fikre karşı geldiği artık tartışmasız bir gerçektir. Özellikle Sivas Kongresi’nde “Amerikan Mandası”nın yoğun tartışma konusu olduğu ve 7. Sayılı kararın bir uzlaşmadan ibaret olduğu da bir gerçektir.

Tabiî, Sivas Kongresi’nin en önemli olayı, General James Harbord’ın 22 Eylül 1919 günü Sivas’ta Atatürk ve bir kaç arkadaşı ile yaptığı ve 2-3 saat sürdüğü anlaşılan görüşmelerdir. Her iki taraf arasındaki mutabakat dolayısıyla, bugüne kadar bu görüşmelerin içeriği hiç bir şekilde açıklanmadığından görüşmelerde nelerin tartışıldığı bugün dahi bilinmemektedir. Yalnız mevcut sınırlı açıklamalardan ve yayınlanan belgelerden, Harbord Misyonu için şu hususları belirtebiliriz:

1) Harbord Misyonu’nun Sivas’a gelmesi, Millî Hareket ile ilgili olmayıp, Millî Harekete karşı bir ilgi veya destek amacı ile hiç bir şekilde ilgili değildir. General Harbord, Ermeni sorunu çerçevesinde yaptığı inceleme ile ilgili olarak Sivas’a gelmiş ve Atatürk bu fırsattan istifade, bir Amerikan resmî temsilcisine millî davayı anlatmak istemiştir.

2) Harbord Misyonu, başkan Wilson tarafından görevlendirilmekle beraber, bazı kaynaklarda ileri sürüldüğü gibi, Amerikan Senatosu veya Başkanı adına değil, Paris Barış Konferansı adına görev yapmıştır. Nitekim, General Harbord, incelemelerinin sonunda, raporunu Amerikan Hükümetine veya Senato’suna değil, raporun imzalı orijinal nüshasının Barış Konferansı’na ve “imzasız” bir nüshasını da Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na vermiştir.

3) Atatürk -Harbord görüşmelerinin içeriği açıklanmamakla beraber, her şeye rağmen görünen odur ki, Atatürk General Harbord’a millî davanın nitelik ve amaçlarını anlatabilmiş ve onun anlayışını ve hatta millî davaya sempatisini kazanabilmiştir.

B) 1921-1922 Dönemi:

Atatürk’ün General Harbord ile görüşmesine ve ona millî davayı anlatmaya önem vermesinin önemli sebebi, İngiltere, Fransa ve İtalya’nın, Millî Mücadele’ye karşı meydana getirdikleri ve savaş içinde aralarındaki anlaşmalarla kurdukları “Blok”a karşı, Wilson’ın Milliyetler İlkeleri vasıtasile Amerika’yı Millî Mücadele’nin yanına çekmekti.

Millî Mücadele’nin bu politikası, Lozan Konferansı’nın sonuna kadar devam etmekle beraber, bu politikanın çok başarılı olduğu ve istenen sonucu verdiği söylenemez. Lâkin, bu politikada ilginç gelişmeler olduğu da bir gerçektir.

Ankara Hükümeti’nin Amerika ile “resmi” ilişki kurmak için ilk teşebbüsü 1921 Ocak ayında olmuştur. Bu tarihte, Amerikan’ın İstanbul’daki Yüksek Komiseri Amiral Bristol nezdinde yapılan teşebbüste, Türkiye’nin siyasal ve ekonomik bağımsızlığının tanınması ve kapitülâsyonların kaldırılması şartile, Ankara Hükümeti ile Amerika arasında “dostane” ilişkilerin tekrar kurulması arzusu belirtilmiş ise de, bu teşebbüse Waşington’dan bir ses gelmemiştir.

Fakat Amiral Bristol’ün, Ankara Hükümeti ile temas kurulmasında ısrar etmesi sonucu, Amerikan hükümeti, İstanbul’daki Amerikan Ticaret Temsilciliğinden Julian Gillespie’yi geçici olarak Ankara’ya göndermeye karar vermiştir. Zira, bu sırada Fransa ile Ankara Anlaşması imzalanmış ve T.B.M.M. Hükümeti Fransa tarafından tanınmış bulunuyordu. Gillespie 1921 Aralık ayında Ankara’ya gelmiş ve 1922 Şubat’ında Ankara’dan ayrılmıştır. Gillespie, Ankara’da, başta Atatürk olmak üzere, bütün ilgililerce gayet büyük ilgi ile karşılanmıştır. Özellikle Rauf (Orbay) Bey kendisiyle uzun görüşmeler yapmış ve Gillespie’nin bütün sorularını cevaplamaya çalışmıştır.

Amerika 1922 Haziran’ında, bu sefer Robert W.Imbrie adında bir “diplomatını Ankara’ya göndermiştir. Imbrie’nin gönderileceği Ankara’ya bildirildiği zaman, Ankara Hükümeti şart olarak, kendisinin resmen tanınması ve Ankara Hükümeti’nin Waşington’a bir temsilci gönderilmesini ileri sürünce, Amerika bu şartları kabul etmemiştir. Fakat ne olursa olsun, Amerika ile bir bağlantı kurmak isteyen Atatürk, ileri sürülen şartlardan vazgeçmek zorunda kalmıştır.

Imbrie Ankara’ya geldikten sonra, basına verdiği demeçte, Türklere olan dostane duygularını vurgulayarak, kendisinin, Millî Hareket’ten yana olduğunu ve Türkleri Amerika’da tanıtmak için geldiğini belirtmiştir, imbrie’nin bu tutumu, Amerikan Dışişleri Bakanlığını bir hayli olumlu bir şekilde etkilemiştir.

1922 yılının, Amerika’nın Türkiye politikası bakımından önemli bir olayı da, Büyük Taarruz ve Büyük Zafer üzerine Anadolu’dan kaçarak İzmir’e yığılan Rum halk ile Yunan askerlerinin tahliyesinde, İngiltere’nin, Amerika’ya başvurup, Amerikan savaş gemilerinin de bu tahliyeye yardım istemesi üzerine Amerika’nın gösterdiği tepkidir. İngiltere’nin ısrarları üzerine nihayet tepesi atan Amerikan Dışişleri Bakanı Hughes, İngiliz Büyükelçisine şunları söylemiştir: “Birleşik Amerika, Anadolu’nun nüfuz bölgelerine parsellenmesinden hisse istememiştir. İstanbul’da girişilen entrikaların da hiç birine bulaşmamıştır. Yunan ordularının son bir buçuk yılda (Anadolu’da) uğradığı felâketlerden de sorumlu değildir. Asıl sorumlu olan son bir buçuk yıllık Avrupa diplomasisidir. Şunu da belirtmek isterim ki, İngiltere’nin İmparatorluk ihtirasları ve karşılaştığı güçlükler ne olursa olsun, Amerikan Hükümeti’nin bu ihtiraslar ve güçlüklerle bir ilgisi yoktur.”

4.Lozan Konferansı ve Amerika

İngiltere, Fransa ve İtalya’nın, Amerika’yı, Lozan Konferansı’nın, tâbir caizse, aslî üyesi haline getirme çabalarına rağmen, Amerika, Osmanlı İmparatorluğu ile savaş halinde olmadığından, Konferansa gözlemci olarak katılmıştır. Çünkü Konferans gündeminde Amerika’nın “çıkarlarını” ilgilendiren pek çok konular vardı ve bunların başında da “Açık Kapı” ilkesi geliyordu. Amerika’nın Türkiye’de ilgilendiği ve önem verdiği bir diğer konu da, Amerikan okulları ile diğer sosyal ve dinsel kuruluşların devamını sağlamaktı.

Amerika, Konferansa “gözlemci” olarak katıldığı halde, bütün Konferans boyunca hemen her sorunda tartışmalara aktif olarak katılmıştır. Bu ise, özellikle Lord Curzon’a, Türk delegasyonu ile çatıştığı konularda, Amerika’yı da işin içine sokma fırsatını vermiştir. Bir örnek verelim: Amerikan Hükümeti, İstanbul’daki Rum Patrikhanesi konusunda Amerikan delegasyonun hiç bir talimat vermediği halde, Patrikhane’nin İstanbul’dan çıkarılması konusunda Curzon ile İsmet Paşa çatıştıklarında, Amerikan delegesi Child’da Curzon’ı desteklemiştir. Ermeni sorununda da aynı şey olmuştur. Boğazlar konusunda da Amerika tamamen İngiltere’yi desteklemiştir.

İsmet Paşa da, Amerika konusunda, daha Konferansın başlangıcından itibaren, Curzon’ın politikasını izlemiştir. Konferansın başından itibaren İsmet Paşa, Amerikan delegasyonu ile yakın ilişkiler kurarak, Avrupa Cephesi’ne karşı Amerika’yı yanına almak istemiştir. İsmet Paşa, teşebbüslerinde, Amerika ile diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması için bir anlaşma yapmaya çalıştığı gibi, Amerika’ya bazı tâvizler göstermekten de geri kalmamıştır. Meselâ, barıştan sonra Türkiye’nin girişeceği ekonomik kalkınma faaliyetlerinde Amerikan teşebbüslerine ayrıcalık tanınacağı ve hatta Musul’un geri alınması halinde petrollerin işletilmesi için de Amerika’nın tercih edileceği söylenmiş ise de, Amerika, “gözlemci” statüsüne rağmen, İngiltere-Fransa-İtalya cephesinden ayrılmaya yanaşmamış e İsmet Paşa’ya, Türkiye’nin, sorunlarını, önce Müttefiklerle çözmesi ve arış yapması gerektiği söylenmiştir.

Nitekim, 1923 Mayısı’nda artık Lozan Antlaşması kesinleşmeye başladığı zaman, iki devlet arasında diplomatik ilişkilerin tekrar kurulmasını öngören bir anlaşma için, Türk-Amerikan görüşmeleri de başlamıştır. Bu görüşmeler 6 Ağustos 1923’te, “Genel Antlaşma” adını alan bir antlaşma ile, Suçluların İadesine ait bir anlaşmanın imzası ile sonuçlanmıştır. Genel Antlaşma ile iki devlet arasında diplomatik ilişkiler kurulmakla beraber, kapitülâsyonları öngörmediği ve bir de Ermeni sorununu halletmediği için, Amerikan Senato’su bu antlaşmayı onaylamayı reddettiğinden bu anlaşmalar yürürlüğe girememiştir. Bu Genel Antlaşma, “Türk-Amerikan Lozan Anlaşması” diye de anılır.

5. Cumhuriyet Dönemi Gelişmeleri

20 Nisan 1917’de kesilen Türk-Amerikan diplomatik ilişkileri, 1927 Şubat’ında iki taraf arasında imzalanan bir modus vivendi ile tekrar kurulmuştur. Bu işin modus vivendi ile yapılmasının sebebi,Amerikan Hükümetinin, Lozan’da imzalanan Genel Antlaşma’yo Senato’nun eninde sonunda onaylayacağı ümidi idi.

Bu modus vivendi üzerine Joseph C. Grew Amerika’nın yeni Türkiye nezdindeki ilk büyükelçiliğine tayin edilmiş ve Grew 1927 Ekiminde Atatürk’e güven mektubunu sunmuştur.

Grew, 1932 Martı’na kadar Ankara’da görev yapmıştır. Bu süre içinde bunalımlı dönemler olduğu gibi, Grew’un anılarında belirttiğine göre, mutlu ve tatlı dönemlerde olmuştur.

Bunalımlı dönemlerin ilki göreve başlar başlamaz ortaya çıkan “Amerikan okulları krizi”dir. Bu krizin başlangıcı 1925 yılına kadar gitmektedir: I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Osmanlı İmparatorluğu sınırlan içinde 426 kadar Amerikan okulu, 17 misyonerlik merkezi ve 9 tane de Amerikan hastanesi bulunmaktaydı. Lozan’dan sonra bu okulların büyük çoğunluğu Türkiye sınırları dışında kaldığı gibi, bir çoğu da savaş esnasında kapanmış bulunuyordu. 1927 yılında Türkiye’deki bu okulların sayısı 8 kadardır. Bu okulların Amerikan Hükümeti ile hiç bir ilişkisi olmayıp, tamamen misyoner okullarıydı ve bunlar “American Board” denen bir kuruluşun gözetimi altındaydı. Ayrıca, İstanbul’da bulunan “Bible House” da bu misyoner okulları ve Hıristiyanlık propagandası ile yakından ilgileniyordu. American Board, 1925 yılında Türk Millî Eğitim Bakanlığına müracaat ederek, kapalı bulunan bazı Amerikan okullarının tekrar faaliyete başlaması için izin istedi. Burada ilginç olan husus şuydu ki, bu müracaat, 3 Mart 1924 de Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulünden, yani Türkiye’de eğitimin laikleştirilmesi, eğitimin dinin etkisi dışına çıkarılmasından bir yıl kadar sonra yapılmaktaydı, Türkiye bunu yaparken, bu misyoner kuruluşu da, Hıristiyanlık propagandası amacı ile kurulan bu okulları faaliyete geçirmek istiyordu. Tam anlamı ile ters orantılı bir durumdu. Bu sebeple, Millî Eğitim Bakanlığı, bu başvuruya 1927 yılı sonlarına kadar cevap vermemişti. Grew göreve başlar başlamaz, American Board Büyükelçiye başvurup bu okullar sorununu ele almasını istedi. Bununla beraber, Amerikan Dışişleri Bakanlığı, Grew ‘ya talimatında, bu konudaki teşebbüslerini tamamen “gayri resmî” (“informal”) yapmasını bildirmişti. Fakat Grew, her teşebbüsüne, “gayri resmî” demekle beraber “resmî” bir ağırlık vermiştir.

Durum bu safhada iken, “Bursa Amerikan Kız Koleji” olayı patlak verdi. Bu kolejdeki Türk kızlarından üçü, Amerikalı bir hanım öğretmenin etkisiyle “Hıristiyan” olmuşlardır. Bu iş gizli cereyan etmekle beraber, 1927 Aralık ayında bazı öğrencilerin durumu öğrenmeleri ve aileleri vasıtasıyla resmî makamları haberdar etmeleri üzerine, olayın haberi 1928 Ocak ayında bir gün Türk basınında yer aldı ve kızılca kıyamet koptu. Türkiye, lâikliği gerçekleştirmek için çaba harcarken, bir Amerikan okulu genç çocukları Hıristiyan yapma faaliyeti içinde bulunuyordu. Buna en fazla tepki gösteren de, genç, milliyetçi ve Atatürk inkılâplarına yürekten inanmış, Milli Eğitim (Maarif) Bakanı Mustafa Necati Bey oldu. Mustafa Necati Bey okulu derhal kapattırdığı gibi, üç öğretmen de mahkemeye verildi. Çünkü bu okullar, din propagandası yapmamayı taahhüt etmişlerdi. Halbuki durum tamamen aksi idi.

Büyükelçi Grew, gayrı-resmilik perdesi altında, Türk Hükümeti üzerinde, bu okulların açılması için büyük baskıya geçti. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Araş) Bey ile Başbakan İsmet Paşa, Amerika ile bir kriz çıkmaması için uzlaşıcı bir tutum almışlarsa da, Mustafa Necati Bey, bütün ağırlığı ile konuya egemen olmuş ve olay onun istediği istikamette gelişerek, bir-iki okulun dışında, kapalı bulunan okullar açılmadığı gibi, Bursa Amerikan Kız Koleji de bir daha açılmamıştır.

Bursa Sulh Ceza Mahkemesi de, üç Amerikalı hanım öğretmeni 3 er gün hapis ve 3er lira para cezasına mahkûm etmiştir. Yalnız hapis cezasını öğretmenler Okulda kalarak çekeceklerdi. Yargıtay bu kararı bozmuş ise de, Bursa Sulh Ceza Mahkemesi kararında ısrar edince, Yargıtay da onaylamıştır. Bu arada öğretmenler de Amerika’ya geri gönderilmiştir.

Mustafa Necati Bey’in bu okullar konusundaki sert ve kesin tutumu Büyükelçi Grew’yu son derece sinirlendirmiştir. Anılarında Mustafa Necati Bey için terbiye dışı ifadeler kullanmaktadır.

1928 yılı sonunda Amerikan okulları sorunu bu şekilde kapanırken, Amerika ile bir başka tartışma konusu da “Ticaret ve Seyr-i Sefain Antlaşması” oldu. Grew Türkiye’ye geldiğinde, bir çok Amerikalı iş adamı ihale ve imtiyaz almak için beklemekteydi. Bu sebeple, Grew’un ilk işi bu konuyu ele almak olduysa da, bunun da müzakereleri uzun sürdü. Çünkü Amerika Türkiye’nin gümrük tarifelerini yüksek bulup indirmeye çalışırken, bir takım geniş imtiyazlar da istedi. Halbuki, bu konuda Atatürk’ün, daha Lozan Konferansı sırasında benimsediği ilke, Lozan’da diğer devletlere ne kadar imtiyaz tanındı ise, Amerika’ya da ancak o kadar imtiyaz tanımaktı, bu sebeple müzakereler 1929 Ekim’ine kadar sürdü ve bu tarihte bir “Ticaret ve Seyr-i Sefain Antlaşması” imzalandı.

1929 yılının Türk-Amerikan ilişkileri bakımından bir diğer tatsızlığı da, Türkiye’nin Sovyetlerle ilişkileri oldu. Türkiye, 1925 Aralık ayında Sovyetlerle bir “Dostluk ve Tarafsızlık” Paktı imzalamıştı. Bu antlaşmanın süresi 1929 yılında bittiğinden, taraflar 1929 Aralık ayında imzaladıkları bir protokol ile antlaşmanın süresini iki yıl daha uzatmışlardır. Bu uzatma işi Amerika’nın hiç hoşuna gitmemiştir. Fakat bunu bir sorun da yapmamıştır. Amerika bu sırada “İnfirad” politikası izlemekle beraber, Rusya’daki komünist rejimden hiç hoşlanmamıştı. Mamafih, Roosevelt 1932 de Başkan seçilince, Amerika’nın Sovyetlere karşı tutumunu değiştirecektir.

Grew’un anılarında büyük zevkle anlattığı bir olay ise, 1929 Ağustos’unda ailesi ile birlikte yaptığı Karadeniz gezişidir. Bu geziye İngiltere Büyükelçisi de ailesi ile birlikte katılmıştır. Grew, bu gezi için Dışişleri Bakanlığını haberdar ettiğinde, durum Atatürk’e aktarılmış ve Atatürk’ün emriyle, binecekleri İzmir vapurunun hemen yarısı kendilerine ayrılmıştır.Ayrıca kaptan tarafından büyük ikramda bulunulmuştur. Personel de aynı şekilde. Grew, anılarında, “sanki şahsî yatımızda seyahat ediyor gibiydik” demektedir. Aynı şekilde, uğradıkları limanlardaki mülkiye âmirlerine de, misafirlerle yakından ilgilenmeleri talimatı verilmişti.

Grew’nun büyükelçiliği döneminin, Türk-Amerikan ilişkileri bakımından bir diğer mutlu olayı da, iki Amerikan havacısının Atatürk tarafından kabul edilmesidir. Grew bunu da anılarında zevkle anlatır.

iki Amerikan havacısı, Amerika’nın kuzeyindeki Cape Cod’dan havalanarak, durmaksızın (non-stop) uçmak suretiyle 1931 Ağustos’unda İstanbul’a inmişlerdir. O sırada Yalova’da bulunan Atatürk, Grew ile birlikte bu iki Amerikan havacısını Yalova’ya çaya davet etmiş, kendileriyle sohbette bulunarak, gerek pilotlar, gerek Amerika hakkında övücü sözler söylemiştir. Halbuki, bu olaydan kısa bir süre önce, iki Fransız havacısı, durmaksızın Fransa’dan Çin’e uçmuşlar ve Fransa propaganda amacı ile bu iki havacısını Türkiye’ye gönderdiğinde, Atatürk ve Hükümet hiç ilgi göstermemiştir.

6. Roosevelt ve Atatürk

Woodrow Wilson’in 1921 seçimlerini kaybetmesinden sonra, sırayla, Warren G.Harding (1921-1923), Calvin Coolidge (1923-1929), Herbert C.Hoover (1929-1933) Başkan olmuşlardır. Millî bayramlardaki tebrik teatileri veya resmî yazışmaların dışında, bu Başkanlar ile Atatürk arasında herhangi bir yakın temas veya yakınlaşma söz konusu olmamıştır.

Lâkin, Koover’den sonra 1932 seçimlerini kazanan Franklin D.Roosevelt’in 1933 Ocak ayında Başkanlık görevine başlamasından sonra, Atatürk ile Roosevelt arasında belirgin bir yakınlaşma ve samimiyet meydana gelmiştir. Bu konudaki gelişmelerin kilometre taşlarını şöyle sıralayabiliriz:

1933 Martı’nda Los Angeles’de meydana gelen en büyük can ve mal kaybına sebep olan zelzelede, 1933 Nisan’ında Akron adlı yolcu zeplininin düşmesi üzerine Atatürk, Roosevelt’e gönderdiği mesajlarda, kendisinin ve Türk Milletinin üzüntülerini ifade etmiştir. İkinci olay dolayısıyla gönderdiği mesajda Atatürk, Amerika için, “dost ve büyük millet” deyimini kullanırken, Roosevelt de, cevabında “en kıymetşinasane” teşekkürlerini sunmuştur.

Cumhuriyet’in 10. Yıldönümünde ise, Roosevelt beklenmedik bir jest yapmıştır. Vaşington Büyükelçisi Ahmet Muhtar Bey, 19 Ekim 1933 akşamı, New York’da, “Türkiye’nin Amerikalı dostları”nın da katıldığı büyük bir yemek vermiştir. İlginçtir, Başkan Roosevelt bu yemeğe bir mesaj yollamıştır. Bu mesajın önemli bir bölümünü aynen nakletmek isterim:

“Türkiye Cumhuriyeti’nin onuncu yıldönümünü birlikte tes’it etmek üzere toplanmış olan Amerikalı Türk dostlarına karşı duyduğum alâkayı belirtmek isterim. Bir milletin tarihinde on sene gibi kısa bir müddet bir dönüm noktası teşkil edebilir. Fakat bu müddet bilhassa Türk milletinin tarihinde pek hususi bir ehemmiyeti haiz bir dönüm noktasıdır. Bu nisbeten kısa müddet zarfında, Türk Milleti, hayatında ve müesseselerinde husule getirdiği ve derin akis yapan yenilikler ve değişikler sayesinde terakki yoluna büyük bir emniyetle girmiş ve bütün dünyanın dikkat ve hayranlığını üzerine celb etmeye muvaffak olmuştur.

“Dünyanın istikrar, sulh ve terakki içinde millî hayat süren memleketleri arasına girmeye ve hakikaten kendisine yaraşan mevkii almağa muvaffak olan Türkiye’nin Devlet Reisi Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin bu uğur ve maksatta sarf etmekte olduğu kudretli hamleleri, Amerikan milleti sempatik bir alâka ile takip etmektedir. Derin ve mütenevvi olan Türk reformlarının muvaffakiyetindeki harikulade ehemmiyettir ki, samimi tebriklere sebep teşkil etmektedir. Bu fırsattan istifade ederek sizlere iştirak ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti Reisine devamlı muvaffakiyeti için kalbî tebriklerimi ve Türk Milletine refah ve saadeti için dost dileklerimi sunarım.”

Roosevelt’in bu mesajı büyükelçilik tarafından Ankara’ya iletilince, Atatürk de 24 Ekim 1933 günü “Amerikan Milletine hitaben” bir mesaj yayınlamıştır. Atatürk’ün mesajının sonundaki şu cümle özellikle dikkati çekmektedir: “Türk Milleti, daha , çok evvel aydınlanan müttehid Amerika milletlerine ve onların kudretli Reisine karşı hadsiz (sınırsız) bir sevgi ve cazibe hissetmektedir”.

Başkan Roosevelt 29 Ekim 1933 günü de ayrıca bir kutlama mesajı göndermiş ve bu mesajında, “Geçen bu on sene zarfında Zatı Alilerinin faal ve şuurlu idaresi altında Türkiye, dünyanın en müterakki milletleri meyanına girmekle kalmayıp, beynelmilel sulh cidalinin de başlıca lideri olmuştur” demekteydi. Atatürk de verdiği cevapta, “Büyük Amerika Cumhuriyeti’nin mümtaz Reisinden bu bayram günlerinde gelen dostluk sözleri, bütün Türk Milletince hissolunacaktır. Şahsi minnettarlığıma ve çok samimi dostluk temenniyatıma itimad buyrulmasını Zatı Devletlerinden rica ederim” demiştir.

1934 yılı, Roosevelt’in Türkiye hakkında daha ilginç bir jestine şahid oldu. Amerika Cumhurbaşkanları her yıl Ocak ayında kordiplomatiğe bir yemek verdiğinden, Roosevelt de 11 Ocak akşamı Beyaz Saray’da böyle bir yemek vermiştir. Türk Büyükelçisi Kordiplomatiğin “doyen”i, yani en kıdemlisi olduğundan, Bayan Roosevelt’i yemek masasına Ahmet Muhtar Bey götürmüş ve yemekte de onun sağına oturtulmuştur. Yemekten sonra bir konser verilmesi öngörülmüştü. Yemek ile konser arasındaki yarım saatlik fasılada, yabancı büyükelçiler Roosevelt’in etrafını almışlardır. Fakat Roosevelt, Büyükelçi Ahmet Muhtar Beyi çağırarak yanına oturtmuş ve bu yarım saatlik sürede sadece Ahmet Muhtar Beyle sohbet etmiştir. Türkiye’deki inkılâplar hakkında Büyükelçimizden bilgi almıştır. Konser salonuna geçilmek üzereyken, Roosevelt Türk büyükelçisine başından geçen şu olayı anlatmıştır (Büyükelçinin raporundan) : “Türkiye Cumhuriyeti ile asırdîde düşmanı Yunanistan arasında son zamanlarda husule gelen gayet sıkı mukarenet (yakınlaşma) ve dostluk rabıtalarından bahsedilirken, Mr.Roosevelt, hatırına gelen bir fıkrayı anlatmak istediğini bilifade, kendisinin Bahriye Müsteşarı (1913-1914) bulunduğu sırada, Yunanistan’ın Vaşington Maslahatgüzarının pür telaş nezdine geldiğini ve Türklerin Almanlardan iki zırhlı mubayaa etmelerinin (Goeben ve Breslau olayı), iki memleket arasındaki kuvvet muvazenesini ihlâl ederek, Yunanistan’a derhal iki sefine satmasını ricaya memur edildiğini söylediğini ve bunun üzerine kendisinin de, Amerikan donanması içinde köhneleşmiş işe yaramaz iki sefine buldurup hükümet-i mezkûreye sattığını kahkahalarla söyledi”.

yılı Martı’nda bir gün, Amerikan Büyükelçisi (Robert P.Skinner) Dışişleri Bakanlığına başvurarak, Başkan Roosevelt’in pul koleksiyonculuğuna çok meraklı olduğunu, bu sebepten, yeni çıkacak Türk pullarından zamksız bir takımını parası ile satın almak istediklerini bildirmiştir. Atatürk bunu öğrenince, bu pulların kendisi adına Başkan Roosevelt’e gönderilmesini emretmiştir. Pullar hazırlanarak bir kutu içinde Vaşington’a iletilmiştir. Başkan Roosevelt, epey sonra Atatürk’e yazdığı bir mektupta, “Nâdir olan istirahat zamanlarımda, bana göndermek lütfunda bulunduğunuz Türk posta pulları koleksiyonumu seyretmekteyim. Bunlar üzerine resmedilmiş olan manzaraları, bir gün kendi gözlerimle görmeyi ümit ediyorum” demiştir.

1937 yılında ise, Türkiye ile Amerika, Roosevelt ile Atatürk arasında yeni bir yakınlaşma ve samimiyet olayı daha meydana gelmiştir. Bir Amerikalı gazeteci tarafından Türkiye ve Atatürk inkılâpları hakkında çevrilen bir film, 1937 Nisanı’nda bir akşam Beyaz Saray’da Başkan Roosevelt’e de gösterilmiştir. Roosevelt bu filmden o kadar heyecanlanmıştır ki, 6 Nisan 1937’de Atatürk’e yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Türkiye’de Bay Julien tarafından çekilmiş olan filmi, bir kaç akşam evvel Beyaz Saray’da seyrettim. Nisbeten kısa bir zamanda meydana getirdiğiniz pek çok şayanı hayret hususatı görünce, hissettiğim şevk ve heyecanı size arz etmek istedim. Kıymetli şahsiyetinizin, evinde ve plajda küçük kızınız ile oynarken çekilmiş olan resimleri seyretmekle, bilhassa bahtiyar oldum. Bu sizin ve benim, bir gün birbirimize mülâki olmak fırsatı bulacağımız ümidini bende bir kat daha takviye etti.”

Atatürk bu samimi mektuba verdiği cevapta, Roosevelt’in mektubunu “hakiki bir sevinçle aldığını” belirtmiş ve şu ilginç ifadede bulunmuştur: “Bu fırsattan istifade ederek, Amerika Birleşik Devletleri hakkındaki hayranlığımı tekrar bildirmek isterim. Bilhassa ki, bizim iki memleketimiz, umumi sulh ve insanlığın saadetini istihdaf eden aynı ideali gütmektedir. Size bir an evvel mülâki olmak, benim de samimi arzum olduğundan, harikulade işler yapmış sevimli ve kudretli şahsiyetinizi Türkiye’de selâmhyacağım güne sabırsızlıkla intizar ediyorum”.

Bu iki mektubun bir başka önemli yanı da, her ikisinin de şimdiye kadar mesajlarının altına sadece isimlerini yazarken, Roosevelt’in, 6 Nisan 1937 tarihli mektubunun altına isminden önce “Yours Faithfully” yani “Vefakârınız” diye yazmış olması ve Atatürk’ün de cevabi mektubunun altına, isminden önce “Vefakârınız” ibaresini koymuş olmasıydı.

Bir bakıma protokol dışı bu mektuplar, bir süre sonra Türk ve Amerikan basınının manşetine çıktı. Çünkü, ünlü Amerikan gazetesi The New York Times, Başkan Roosevelt’in izni ile, 10 temmuz 1937 günlü sayısında bu iki mektubun metnini yayınladı. Gazete şu başlıkları atmıştı: Roosevelt Lauds Ataturk’s Regime-Turkish President, in Reply, Expresses Admiration for Administration Here- Early Meeting hoped for-Invitation to visit Ankara is Extended-Countries said share same Ideals.

Bu mektuplaşmalar Türk basınında da büyük heyecan yaratmıştır. Falih Rıfkı Atay, 14 Temmuz 1937 günlü Ulus gazetesindeki başyazısında şunları söylüyordu: “Roosevelt’in adı, yirminci asrın inkılâpları tarihinde yer tutacaktır. Bu Cumhurreisi, halk yığınlarının hürriyeti ve saadeti için, yıllardan beri, iş âleminin mabudları ile çarpışıyor. Onun devrinde Amerikan demokrasisinin insanlık vasıflarının artmış olduğuna şüphe yoktur… Anadolu ihtilâli başladığı zaman, bu hareketin ve onun askerî resinin hedef ve maksadı hakkında öyle telkinler yapılmıştır ki, İstiklâl Harbi’nden böyle bir inkılâp savaşma geçileceği binde bir yabancının aklından geçmezdi… Beyaz Saray’da Türkiye fılminini seyreden Cumhurreisinin, Atatürk’e ait sahneleri seyrederken, zihninden neler geçmekte olduğunu tahmin edebiliriz… Roosevelt’in Atatürk’e vaad ettiği şahsî tanışmayı, onun Amerikası ile Atatürk’ün memleketi arasında daha umumi, daha geniş bir tanışma ile tamamlamak sırası gelmiştir, inkılâpçı Reislerimiz kadar, onların inkılâp davalarını hissetmiş olan ve bir yeni insanlık hazırlama ülküsüne bel bağlamış olan milletlerimiz dahi, birbirleri ile bilişip birleşmelidirler”.

Roosevelt ve Atatürk, hiç bir zaman bir araya gelemediler. Her ikisinin de samimi arzularına rağmen, Büyük Atatürk 10 Kasım 1938’de hayata veda ederken, Başkan Roosevelt 12 Nisan 1945’de fâni ömrünü tamamladı.

10 Kasım 1938 günü Dışişla; üdcanı Cordell Hull, Vaşington’daki Türkiye Büyükelçiliğine gelerek. Atatürk’ün ölümünden Amerikan Hükümetinin fevkalâde müteessir olduğunu ve “bu kaybın yalnız Türk Milletine inhisar etmeyerek sahasının çok vâsi olduğunu” ifade etmek suretile Atatürk’ün ölümünün sadece Türk Milleti için bir kayıp olmadığını belirtmiştir. O sırada New York’ta bulunan Başkan Roosevelt de, Dışişleri Bakanlığından bir yetkili vasıtasile kartını Büyükelçiliğe bırakmıştır.

Başkan Roosevelt ise, 11 Kasım 1938’de, T.B.M.M. Başkanı Abdulhalik Renda’ya gönderdiği taziye telgrafında, Atatürk’ün ülkesine olan hizmetleriyle sadece Türk Milletinin değil, bütün dünyanın saygınlığını kazandığını söylemekteydi.

Atatürk’ün cenaze töreninde, Başkan Roosevelt’i sadece Ankara Büyükelçisi MacMurray’ın temsil etmesi, Başkan Roosevelt ile Atatürk arasındaki dostluk ve yakınlık ilişkileri dolayısıyla, Türk Hükümetinde bir burukluğa sebep olduysa da ,Türkiye ile Amerika arasındaki mesafe dolayısıyla, daha geniş bir katılım imkânının bulunamadığının Amerikan hükümetince bildirilmesi üzerine, Türkiye bu konuyu büyütmemeyi uygun görmüştür.


NOT: Bu konferans Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı’nca 27 Mart 1997 tarihinde Türk Dil Kurumu Konferans Salonu’nda verilmiştir.