Okunuşunun 70. Yılını Kutladığımız Büyük Nutuk Nedir?

PROF. DR. İSMET GİRİTLİ


I

Atatürk’ün Büyük Nutku’nun, CHP’nin 15-20 Ekim 1927 günlerinde toplanan 2. Kurultayı’nda okunmasının 70. yıldönümü, Ekim ayında kutlanacaktır.

Bilindiği üzere Büyük Nutkun 50. yılı dolayısıyla Türk Tarih Kurumu ile İstanbul Üniversitesi Atatürk Devrimleri Araştırma Enstitüsü’nce ortaklaşa düzenlenen ve 17-19 Ekim 1977 günlerinde Ankara’da Türk Tarih Kurumu salonunda yapılan üç günlük seminerin tutanakları “Atatürk’ün Büyük Söylevi’nin 50. Yılı Semineri-Bildiriler ve Tartışmalar” başlığı altında 1980 yılında Türk Tarih Kurumu yayınları arasında yayınlamış bulunuyor.

Bizim de “Nutuk’ta İç ve Dış Politika” başlıklı bir bildiri ile katıldığımız bu seminerin açış konuşmasını yapan devrin Türk Tarih Kurumu Başkanı Merhum Ord. Prof. Enver Ziya Karal’ın vurguladığı gibi, Atatürk’ün öteki söylevlerinden ayırt edilmek için “Büyük Nutuk” olarak adlandırılan bu nutkun büyüklüğü, birincisi söyleniş süresi, ikincisi kapsamı, üçüncüsü de önemi ve etkisi bakımından olmak üzere üç noktada toplanmaktadır.

Gerçekten Atatürk, 15-20 Ekim 1927 günlerinde, TBMM toplantı salonunda, öğleden önce ve öğleden sonra olmak üzere, altı gün süre ile, her gün iki toplantıda konuşmuş ve Nutuk’un tamamı 36 saat 31 dakikada okunmuştur.

Aynı seminerde İsmail Arar’ın sunduğu ve “Büyük Nutuk’un Kapsamı, Niteliği, Amacı” başlıklı etraflı ve değerli bildirisinde saptadığı üzere, Büyük Nutuk’un olaylar bakımından kapsamı 19 Mayıs 1919 – 20 Ekim 1927 Dönemi içinde geçmiş olaylardır. Nitekim Atatürk de “Dokuz senelik ef al ve icraatımız” demek suretiyle bunu teyit etmektedir. Ne var ki Atatürk 1919’dan önceki olaylara değinirken, bunları “Tarih Felsefesi” diyebileceğimiz bir görüşle anlatmaktadır.

Nutuk’ta olaylar, 19 Mayıs 1919’dan başlayarak ve genellikle kronolojik bir sıra içinde, fakat diğer kitaplarda olduğu gibi bölümlere, alt bölümlere ayrılmadan, ard ardına sürekli bir akış içinde anlatılmaktadır.

1934 yılında yeni Türk harfleri ile yapılan baskısında ise kenar başlıklar konulmuştur. O tarihte Atatürk’ün hayatta olduğu hatırlanırsa kenar başlıklar için onayının alındığı düşünülebilir.

Nutuk’ta kullanılan belgelerin bir kısmı metin içinde verilmiş, büyük bir kısmı da “Vesikalar” ı oluşturan cilde alınmıştır. Bu cildin ilk bölümünde 226 belge, ikinci bölümünde ise, sıra numarası verilmeksizin, Trakya teşkilâtına ait belgeler yer almaktadır. Nutuk’un okunduğu CHP Kongresi’nin ilk oturumunda hazır bulunan ABD’nin ilk büyükelçisi Joseph C. Grew hatıralarında “… İnce fakat çok müzikal bir sesi var. İyi okuyor. Vesikalara sıra geldiğinde bunları, Millet Meclisi Başkanlık Divanı Katibi Ruşen Eşref Bey’e verip okutuyordu” diye yazmaktadır.

Nutuk, Atatürk’ün bir nevi siyasî vasiyetnamesi olan “Gençliğe Hitabı” ile sona eriyor. Kongre’yi izleyenler M. Asım (Us) ve Yusuf Akçura yazılarında “Atatürk gençliğe hitabını okurken, kürsüde heyecanına hâkim olamayarak, sesinin titrediğini gözlerinden yaşlar aktığını söylemektedirler.

Yine, İsmail Arar’ın isabetle söylediği üzere; Nutuk’u ister sadece bir söylev, ister hatıra, ister tarih ya da tarih çalışmalarında başvurulacak bir kaynak olarak ele alalım, onun “siyasal tartışma – polemique” üslûbu içinde yazılmış olduğu inkâr edilemez. Ne var ki Nutuk’un bu özelliğine bakıp da yapılan suçlama ve eleştirilerin fevri ve sübjektif olduğunu sananlar ve sanacak olanlar çok aldanır. Zira Nutuk, baştan sona, belgelere dayanarak yazılmıştır.

Nitekim, 21 Ekim 1927 tarihli “The Times” gazetesinde bir mektup yayınlayan Halide Edip, bu mektubunu Abraham Lincoln’un; “Bir kimse sonsuza dek, herkes ise bir süre kandırılabilir; fakat herkes sonsuza dek kandırılamaz” sözü ile bitirir ve âdeta Atatürk’e bir uyarıda bulunurken, 10 Ağustos 1919’da Atatürk’e yazdığı ve Türkiye için Amerikan mandasını ehveni şer olarak gören mektubunun Nutuk’a belge olarak alındığını düşünemiyordu.

II

Nutuk, adı üzerinde “Nutuk-Söylev” olduğuna göre, “Nutuk Nedir?” başlığını bir konuşmaya veya bildiriye koymak ilk bakışta yadırganabilir. Ne var ki, Atatürk’ün kaleminden çıkmış bu belgesel söylevin bir nutuk olmaktan öteye başka özellikleri olduğu da düşünülebilir. Nitekim Yusuf Akçura ve Falih Rıfkı Atay, Nutuk’un Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Tarihi için bir ana kaynak olduğunu söylerken, Mustafa Nihat Özün “Bu Nutuk, Milli Mücadele’nin en salâhiyetle yapılmış tarihidir” demekte, Hasan Ali Yücel ise; “Bize bıraktığı çağdaş Türkiye’nin kurtuluş tarihi” diye yazmaktadır.

Nutuk’un Rusça dışındaki yabancı dillerde yayınlanması işi Almanya’nın Leipzig şehrindeki K.F.Kohler yayınevine verilmiş, kitabın Almanca, Fransızca ve İngilizce basıları bu yayınevi, Rusça baskısı ise Sovyetler tarafından gerçekleştirilmiştir.

Nutuk’un, “Put Novoy Turtsiyi – Yeni Türkiye’nin Yolu” adı ile yayınlanan Rusça çevirisinin “sunuş” yazısında; “Bu eser, Türkiye’nin bu zamana kadar öğrenilmemiş Milli Kurtuluş Mücadelesi tarihine ait pekçok enteresan bilgi ihtiva etmektedir” denilmekte, Prof. Suat Sinanoğlu, VI. Türk Tarih Kongresi’ne, Ekim 1961’de, sunduğu “Atatürk’ün Nutku’nun tarih eseri olarak değerlendirilmesi” başlıklı bildirisinde Nutuk, İstiklal Harbi’nin, Cumhuriyet’in ilânının ve Cumhuriyet Hükümeti’nin 1927’ye kadar elde ettiği başarıların gerçek ve değerli bir tarihidir… Neticede, Atatürk’ün Nutuk’u, Caesar “Gallia Harbi” adlı eseri ile Thukydides’in “Peleponez Harbi” adlı eserindeki meziyetleri mezcetmiştir; gerçekten Atatürk, hem Caesar gibi, anlattığı olayların baş kahramanıdır, hem de, Thukydides gibi, olayları hikâye etmekle kalmayıp, onların en derin sebeplerini tahlil etmesini bilen büyük bir tarihçidir” diye yazmakta, 1965’de Şevket Süreyya Aydemir “Nutuk ne tarih, ne de hatıradır. Büyük Nutuk en gerçek manasıyla tarihî değerde siyasî bir vesikadır” derken, 1966’da Sabahattin Selek “Nutuk Nedir ve Ne Değildir? başlığı ile Cumhuriyet’te yayınladığı bir makalede” bir benzetme yapmak gerekirse, 15-20 Ekim 1927 günlerinde: Atatürk “Savcı”, Nutuk, “İddianame”, Kongre “Jüri”, memleket ve dünya kamuoyu da “Dinleyici”dir demektedir.

Görülüyor ki, Büyük Nutuk hakkında çok çeşitli görüşler ve yargılar ortaya atılmış, çeşitli değerlendirmeler yapılmış olup, görüş, yargı ve değerlendirmelerin hepsinde gerçek payı vardır.

İsmail Arar’ın, değerli ve etraflı bildirisinde haklı olarak vurguladığı üzere; tarihçi olmayan Atatürk’ün Nutku’nu bir tarihçi objektifliği ve tarafsızlığı içinde yazdığı da söylenemez. Zira Atatürk’ün bütün resmî sıfatlarından önce bir ihtilâlin lideridir.

O bu hareket, kişisel yetenekleri ve komutanlık şöhretinden başka, her şeyi elinden alınmış olarak başlamış olmasına rağmen, iktidar olmuş, yeni bir düzen getirmiş, lâik Cumhuriyet’i kurmuş ve eserini içeride ve dışarıda her zaman korumasını bilmiştir.

İşte bu büyük olayın hikâyesi olan “Büyük Nutuk”ta tarafsızlık aramak ise eşyanın tabiatına aykırıdır.

III

Bilindiği üzere Atatürk, Nutuk’un sonunda yer alan “Gençliğe Hitabesi”nden önce şunları söylemektedir:

“Muhterem Efendiler, sizi günlerce işgal eden uzun ve teferruatlı beyanatım, en nihayet mazi olmuş bir devrin hikâyesidir. Bundan, milletim için ve müstakbel evlâtlarımız için dikkat ve teyakkuzu davet edebilecek bazı noktalar tebarüz ettirebilmiş isem, kendimi bahtiyar addedeceğim”.

“Efendiler, bu beyanatımla millî hayatı hitam bulmuş farz edilen büyük bir milletin istiklâlini nasıl kazandığını ve ilim ve fennin en son esaslarına müstenit, millî ve asrî bir devleti nasıl kurduğunu ifadeye çalıştım”.

Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere, Atatürk’ün Büyük Nutuk’unu söylemekte güttüğü ilk ve görünürdeki amacı; geçmişte kalan bazı olayların, yani tarihin, anlaşılmasına yardımcı olmak ve ulusal varlığımız için önemli gördüğü konularda, milletin ve gelecek kuşakların dikkatli ve uyanık olmasını sağlamaktı.

Fakat, İsmail Arar’ın da bildirisinde isabetle değindiği üzere, bu amacın yanında yatan asıl sebebin siyasal olduğu söylenebilir. Şöyle ki; İzmir suikastı ile ilgili görülerek İstiklâl Mahkemesi’ne verilen ve fakat sağlık nedenleri ile Meclis’ten aldığı izinle Londra’da bulunan Rauf Bey, Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne başvurması için yapılan davete icabet etmemiş, bu arada bazı sanıklarla ilgili idam hükümleri infaz edilir, Rauf Bey gibi Milli Mücadele’ye beraber başlayanlardan Kâzım Karabekir ile Ali Fuat Paşalar beraat ederken, Rauf Bey gıyaben 10 yıla mahkûm olmuş ve hükümlerin tevhim ve infazından sonra, 12 Ekim 1926’da Meclis Başkanı’na gönderdiği bir mektupta, İstiklâl Mahkemesi’nin memlekette bir zulüm ve tedhiş havası estirdiğini söylemiş, aleyhindeki iddiaları reddetmişti.

Bütün bu olayların sonucu olarak, 1927 yılına buruk bir hava içinde giriliyor, genç Cumhuriyet’i ağır suçlamalardan kurtarmak, Millî Mücadele liderleri arasındaki çekişmenin doğurduğu kuşkulu havayı dağıtmak ve daha da önemlisi, yeni inkılâplar ve hamleler için taze bir ruh yaratmak gerekiyordu.

İşte bunu, herkesten önce ve iyi sezen yine Atatürk olmuş, 1927 yılının ilk yarısı içinde, Atatürk’ün yakın çevresi, O’nun, Millî Mücadele ve Cumhuriyet tarihine ışık tutacak büyük bir Nutuk hazırladığını, yoğun çalışmasından ve yazılan bölümlerin akşamları ‘kendilerine okunmasından, öğrenmiş, günlerce uykusuz kalan, çalışması esnasında fazla sigara içen ve aşırı derecede yorularak büyük bir stres ile Nutuk üzerindeki çalışmalarını sürdüren Atatürk, bu yoğun çalışma sonucu, Haziran ayı ortalarında bir kalp krizi geçirerek çalışmalarını kesintiye uğratmış ve 30 Haziran 1927 günü, 16 Mayıs 1919’dan beri yani sekiz yıldır uzak kaldığı İstanbul’a ilk defa gelmiş ve 30 Eylül’e kadar orada kalarak 500 sahifeyi geçen bir eseri kendi el yazısı ile yazarak ve yüzlerce vesikayı da bizzat toplayarak “Büyük Nutuk”unu tamamlamıştır.

IV

Atatürk Büyük Nutuk’ta: “Efendiler aldığımız fevkalâde tedbirlerin tatbikine lüzum kalmadığı görüldükçe onların tatbikatından vazgeçildi” diyerek, TBMM’nin üçüncü dönemi için yapılan seçimlere, İstiklâl Mahkemeleri’nin kaldırılmış olarak, gidildiğini örnek göstermiş ve bilindiği üzere bu nutuk, 1 Kasım 1927’de açılacak olan yeni Meclis’in toplanmasından önce okunduğu için, Türk iç politikasında bir dönemin sonu ve yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.

Yine İsmail Arar’ın değindiği ve bizim de paylaştığımız görüşe göre Atatürk, Büyük Nutuk’u ile, eski hesap ve çekişmeleri geride bırakıp, yeni hamleler için bir dönem açarken, 1923 Eylül’ünde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin siyasal bir partiye dönüştürülmesi suretiyle kurulan CHP’nin kuruluşuna “Büyük Kongremiz Sivas Kongresi’nden sonra teşkilâtımızın ikinci büyük kongresi oluyor” sözleriyle şerefli bir mazi kazandırmış ve bundan da önemlisi Parti’ye, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne egemen olan “Millî Mücadele ruhu”nu aşılamak istemiştir.

Nihayet, Atatürk’ün Büyük Nutuk’u CHP Kongresi’nde okumakla vardığı bir diğer siyasal hedef; Nutuk’un tamamen Kongre’ce onaylanmasıdır. Gerçekten altı gün süren Nutku dinleyen CHP Kongresi, buna Erzurum milletvekili tarihçi Necip Asım Bey’in ağzından cevap vermiş, Necip Asım’ın hazırladığı Cevabî Nutkunu Kongre Divan Kâtibi Ruşen Eşref okuduktan sonra, Necip Asım’ın “… Gazi Hazretlerinin Nutuklarını tamamen ve harfiyen tasvip ve millet namına Kongre Heyet-i Umumiyesi’nin imzalariyle, tahriren, arz-ı teşekkür ve takdirat edilmesini, Büyük Kongre’ye arz ve teklif ederim” diyen takriri oya sunulmuş ve Kongre’ce, oybirliği ile kabul edilmiştir.

Bu suretle CHP, Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’dan Nutuk’un söylendiği ana kadar bütün icraatının sorumluluğunu kabul ve savunma görevini yüklenmiş bulunmaktadır.

V

50. Yıl Semineri’ne sunduğum bildirimde vurguladığım ve Cihat Akçakayalıoğlu’nun “Tartışmalar ve Açıklamalar” bölümünde de söylediği gibi ; Atatürk’ün Söylev’deki; “Politika aleminde birçok oyunlar görülür. Fakat mukaddes bir mefkurenin tecellisi olan Cumhuriyet’e ve asrî bir harekete karşı cehil ve taassup ve her nevî husumet ayağa kalktığı zaman, bilhassa Terakkiperver ve Cumhuriyetçi olanların yeri, hakikî Terakkici ve Cumhuriyetçi olanların yanıdır; Yoksa Mürtecilerin ümit ve faaliyet menbaı olan saf değil” ifadesi önemle ve her zaman göz önünde tutulmalıdır.

Aynı seminerde vurgulandığı üzere; Nutuk, Kurtuluş Savaşı’nın ve Cumhuriyet döneminin standart ve klâsik ölçülerde bir tarihi değildir. Zira bu dönemlere ait bazı konular Nutuk’ta yoktur. Ama Nutuk’un klâsik ölçülerde bir tarih kitabı olmaması onun değerini küçültmez ve kaybettirmez. Nutuk bir anı olarak da Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet tarihine “Ana Kaynak” olma niteliğini daima sürdürür. Zira tarihçiler bu dönem üzerinde çalışırken, ilk elden çıkmış bir kaynak olan ve Hareket’in lideri tarafından yazılan “Büyük Nutuk”a başvurmak zorunluluğunu duyacaklardır.

Atatürk’ün Büyük Söylevi’nin 1977’deki 50. Yılı Semineri’ne, “Nutuk’un Türkiye’deki Etkileri” başlıklı bildirisi ile katılan ve bugün birçok diğer bildiri sahipleri gibi artık aramızda bulunmayan ve bir ağabey gibi saydığım ve sevdiğim Merhum dostum Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak’ın bildirisinde vurguladığı üzere; hadiseleri gayet objektif olarak anlatan ve belgelerini veren Nutuk’un tek cümlesini bile olaylar yalanlamadı.

Yine 50. Yıl Semineri’ne bildiri sunup da bugün, ebediyete intikal ettiği için, aramızda bulunmayanlardan Prof. Dr. Afet İnan’ın, bildirisinde söylediği gibi; Büyük Nutuk, tarihte de az rastlanan ve bir devlet kurucusunun milletine hesap verme örneğidir. Büyük Nutuk’un müsveddeleri 506 sahifedir. Son sahifede yer alan “Gençliğe Hitabe” için “başkası yazmıştır, yahut şöyledir böyledir diye birçok söylentiler vardır” diyen Merhum inan, tanık olduğu olayı şöyle anlatır: “Sıcak bir yaz gününün gecesi Atatürk’ün çevresinde kalabalık bir aydınlar topluluğu vardı… O âdeta arkadaşlarına bir sürpriz hazırlamanın sevinci içinde ‘Oturunuz ve dinleyiniz’ diyerek- Nutuk’un sonuna koyacağı satırları yüksek sesle okumaya başladı… Bütün Millî Mücadele’nin tarihi olan Nutuk bu satırlarla son bulacaktı. Atatürk, bu metni okuyup bitirdiği zaman, derin bir nefes almış, fakat iki damla gözyaşını da bizlerden saklamamıştı… Atatürk coşmuş konuşuyor ve bu defa başkalarına, diğer akşamlar olduğu gibi, konuşma fırsatı vermiyordu. O, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği üzerinde duruyordu. ‘Tarihi yaşadığımız gibi yazdık, fakat geleceği Cumhuriyet’e inananlara, onu koruyanlara ve yaşatacak olanlara emanet etmek gefekiyor1 diyordu… O Türk gençliğinin sağ duyusuna, milliyetçiliğine, vatan sevgisine inandığını ve onlara güvendiğini söylüyordu. 505-506 sahife numarasını taşıyan bu son yapraklarda hemen hiçbir düzeltme yoktu. Yazı Atatürk’ündür”.

Prof. Dr. Afet İnan bildirisine şu sözlerle son vermektedir: “Atatürk, Büyük Nutuk’u belgelere ve o devrede sorumlu kişilerden aldığı notlara dayanarak yazmış; fakat aynı zamanda arkadaşlarının eleştirilerini de dikkate almıştır. Yalnız Atatürk’ün bütün yazılarında kendine has üslûbu ve fikirleri hâkim olmuştur”.

VI

Atatürk’ün Büyük Söylevi’nin 50. Yılındaki seminere sunulan ve yayınlanan bildirilerden bu yana, “Büyük Nutuk” ile ilgili olup, üzerinde durmak istediğimiz iki yayın daha vardır.

Bu yayınlardan biri; Türk Tarih Kurumu üyesi Bilâl N. Şimşir tarafından hazırlanan ve 1991 yılında Kurumca yayınlanan “Atatürk’ün Büyük Söylevi Üzerine Belgeler” adlı eserdir.

Büyük Söylev’in 50. yılına rastlayan 1977’de yayımlanmak üzere bu eseri hazırladığını “Önsöz” de söyleyen Şimşir’in güzel deyimi ile “Söylev, Atatürk’ün eserinin eseri sayılabilir. Bunda Atatürk, Samsun’a çıkışından Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar geçen dönemi anlatır… O sıralarda Türk yurdunun içinde bulunduğu durumun genel bir tablosunu çizer, Ondan sonra Türk Kurtuluş Savaşı’nın, Türk Devrimi’nin ne denli güç koşullar, ne kadar büyük engeller içinde başarıldığım ayrıntıları ile ve belgeleriyle gözler önüne serer. Söylevini bitirirken “Bunda ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem, kendimi mutlu sayacağım” der. Geçmişten geleceğe döner ve gençliğe seslenir. Türk bağımsızlığını Türk Cumhuriyeti’ni Türk Gençliği’ne “Kutsal bir armağan olarak” bıraktığını açıklar. “Ey Türk Gençliği birinci ödevin Türk Bağımsızlığı’nı Türk Cumhuriyeti’ni sonsuza değin korumak ve savunmaktır” diye başlayan içli seslenişini okurken sesi titrer, gözleri yaşarır, İngiliz gazeteleri “Gazi Gözyaşlarını Tutamadı”, “Mustafa Kemal Ağladı” diye başlık atarlar.

Yine Bilâl Şimşir’in söylediği gibi; “Bugün de Söylev okunan ve kaynak olarak kullanılan bir kitaptır. Daha doğrusu ana kaynaktır. Türk Kurtuluş Savaşı, Türk Devrim Tarihi alanlarındaki ağırbaşlı araştırmalar yapan hiç kimse bu kaynaktan yararlanmadan edemez. Cumhuriyet dönemi Türk tarih literatürü Söylev’den parçalarla doludur. Gerçi bu literatür çok zenginleşmiş, bu alanda yeni belgeler, yeni yapıtlar ortaya konmuştur. Ama bütün bu yayınlar Söylev’i eskitememiştir. Söylev klasikleşmiş bir anıt olarak dimdik ayaktadır”.

Yazarının deyimi ile; “Atatürk’ün Büyük Söylevi Üzerine Belgeler” adlı kitapta Söylev üzerine bazı belgeler yayınlanmakta, bunlar Dışişleri Bakanlığımız, Roma, Paris, Londra Büyükelçiliklerimiz ve İngiltere Dışişleri Bakanlığı arşivlerinden derlenmiş olup, kitaba yabancı basında çıkmış bazı yazılar da alınmış bulunmaktadır.

Şimşir, kitabının “Önsöz”ünde yurt dışında Söylev’e karşı görülen olumsuz tepkiler üzerinde de durmakta ve buna örnek olarak Rauf Orbay ve Adnan Adıvar’ın İngiliz gazetelerine yazdığı mektupları göstermektedir. Bazı İngiliz gazetelerinin de paylaştığı iddiaya göre Atatürk Söylev’de eski arkadaşlarının İstiklâl Savaşı’ndaki rollerini küçültmek, kendi rolünü ise yüceltmek istemiştir.

Şimşir’in bu tepki ve görüşlere cevabı şudur: Atatürk sadece olayları anlatmış ve bazı belgeler yayımlamıştır. Nitekim daha sonra yapılan yeni araştırmalar ve yayınlanan yeni belgeler, O’nun tartışmasız tek lider olduğunu daha ayrıntılı biçimde ortaya koymuştur.

Atatürk’ün eski arkadaşları hakkındaki yargılarını “Sert” bulanlara ise Şimşir’in karşılığı şudur: “Burada yayımlanan birkaç belge bile bu kişilerin tutumları hakkında az çok bir fikir verir…

… Dr. Adnan Adıvar’a göre Atatürk, yalnız kendi çıkarlarını düşünen bir diktatördür ve ‘Benden sonra tufan olsun’ demektedir. “Bu itibarla, Şimşir’e göre; Atatürk sağ olsaydı o eski arkadaşları hakkındaki yargıları yumuşatır mıydı diye sormak yerine, o eski arkadaşların Atatürk hakkındaki haksız ve insafsız yargılarından pişmanlık duyup duymadıklarını araştırmak daha doğru olur.

VII

Son olarak, konumuzla ilgili olarak, 50. Yıl Semineri’nden bu yana yayınlanmış ve üzerinde durmak istediğim bir diğer eser, Atatürk’ün 50. Ölüm Yılı olan 1988’de Cem Ofset’in, Atatürk’e minnet ve şükran hizmeti olarak bastığı, tarihçi Cemal Kutay’ın 496 sahifelik “Ardında Kalanlar” adlı kitabıdır. Genel olarak Atatürk ile ilgili çok değerli malzeme ve bilgiler içeren bu kitapta “Nutuk” ile ilgili olarak yazar özetle -ve fakat aynen- şunları söylemektedir”: … Atatürk’ün Samsun’a çıkışından Cumhuriyet’in ilânına kadar olan devri anlatan Büyük Nutuk tarihimiz midir? Değildir… Çünkü gerçek ve tarafsız tarih, ele aldığı hadiselere yön vermiş kişilerce yazılmaz, yazılamaz. Ardlarında iz bırakmış olayların sahipleri, gaye ve emeklerinin ancak açıklamasını, savunmasını yapabilirler ve insanın yaradılışının kaçınılmaz zorunluluğu olarak da tarafsız değillerdir ve olamazlar… Tez’in karşısına Anti-tezi çıkarmadan Sentez yapabilmek mümkün müdür?” (s. 9)

Cemal Kutay, aynı kitabın 306 ve 307. sahifelerinde de aynı konuda, şunları söylemektedir: “… Nutuk ne mutlak tarihtir, ne yalnızca hatıradır.. Mustafa Kemal’in Büyük Nutku aslında devrini ve önderlik ettiği olayları, kendi açısından bir açıklama, hatta daha geniş anlamıyla savunmadır. Hele asla bir sentez değildir. Çünkü bir sentez olabilmesi için kendisinin tez yapısı taşıması, karşısına anti-tezin çıkarılmış olması, karşılaştırılması ve neticede haklılığını kabul ettirmesi şarttır. Nutuk’un savunduğu tezin karşısına anti-tezin çıkarılması Atatürk’ün hayatında mümkün olmamış, ölümünden sonra da yerine getirilmemiş tarih vazifesi olarak ortada kalmıştır.”

Bildirimizin yukarıdaki bölümlerinde “Nutuk Nedir?” sorusuna bugüne kadar verilen cevapları özetlediğimiz için, Cemal Kutay’ın benzer soru ve beyanlarına cevap vermek yerine, yazarın Nutuk ile ilgili olarak ileri sürdüğü “tez – anti-tez ve sentez” ile ilgili görüş ve iddiasına kısaca cevap vermekle yetineceğim.

Öyle anlaşılıyor ki yazar; “Büyük Nutuk’a Alman filozofu George Hegel (1770-1831) in diyalektik metodu ile eğilmektedir. Hegelizm’e has olan diyalektik metot 20. yüzyılın ünlü İtalyan filozof hukukçusu Prof. Giorgio Del Vecchio’nun “Hukuk Felsefesi Dersleri” adlı eserinden, aynen ve şöyle özetlenebilir: Her mefhum (yani fikir) tek taraflıdır, çünkü kendi zıddını ortaya koymakta, bir tenakuza meydan vermektedir; bir tezden bir anti-tez çıkar; bu itibarla evvelki iki mefhumu birleştirecek, onları geride bırakacak ve tenakuzu ortadan kaldıracak yeni bir mefhuma ihtiyaç vardır. Fakat bu yüksek mefhum da kendi zıddını tevlid eder; binaenaleyh yeni bir tez, anti-tez ve sentez vukua gelmekte ve bu böylece sürüp gitmektedir”.

Büyük Nutuk’un konusu ise, esas itibariyle, mefhumlar ve fikirler değil, olaylar ve bu olayların dayandırıldığı vesikalardır. Mustafa Kemal’in tezinin haklılığını, Millî Mücadele, Cumhuriyet’in kuruluş ve Hilâfet’in kaldırılması ve Devrimler teyit etmiş, Sarayın ve İstanbul Hükümeti’nin ve daha sonra ortaya çıkan muhalefetin karşıt görüşleri yani anti-tezleri ise başarısızlığa uğrayarak iflas etmiştir.

Yazar, eğer yukarıdaki beyanları ile, Mustafa Kemal’in bazı değerlendirmelerinin sübjektif ve gerçeğe aykırı olduğunu söylemek istiyorsa, o dönemde yaşayıp anılarını yazan veya anlatan kişilerin sayısı zannedildiğinden çok daha fazla olmasına rağmen, bu güne kadar “Nutuk’ta yer alıp da, yalanlanan hangi ana gerçek veya gerçekler vardır?” sorusunu sayın Yazar’a yöneltmek istiyorum.


NOT: Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı tarafından düzenlenen bu konferans 12 Mayıs 1997 tarihinde Türk Dil Kurumu Konferans Salonu’nda verilmiştir.