Hüseyin Rauf Orbay’ın Hayatı (1880-1964)

ÖZET

Hüseyin Rauf Orbay, 1880 yılında İstanbul Cibali’de doğdu. Babası Amiral Mehmet Muzaffer Paşa, Annesi Hayriye Rüveyde Hanımdır. Rauf Bey, ilkokulu Cibali İlkokulunda, ortaokulu Trablus Askerî Rüştiyesinde, liseyi Heybeliada Bahriye Okulunda okudu. Rauf Bey, 1899’da teğmen rütbesiyle Deniz Kuvvetlerine katıldı. 1918 yılına kadar değişik savaş gemilerinde görev yaptı. Balkan Savaşları döneminde Hamidiye Akınıyla tanındı. Birinci Dünya Savaşı’nda; İran Cephesi’nde savaştı. Deniz Harbiye Reisliği görevinde bulundu. Savaşın sonunda kurulan Ahmet İzzet Paşa Hükûmetinde Bahriye Nâzırlığı yaptı. Bu sırada Baş Murahhas olarak Mondros Mütarekesi’ni imzaladı. Türk Kurtuluş Savaşı döneminde; kongrelerden sonra, Heyet-i Temsiliye adına Son Osmanlı Meclisi (Meclis-i Mebusan) toplantısına katıldı. Bu sırada İngilizler tarafından tutuklanarak Malta’ya sürüldü. Malta’dan kurtulduktan sonra, önce Nâfia (Bayındırlık) Bakanlığı, sonra Başbakanlık ve TBMM Başkan Vekilliği yaptı. Cumhuriyet Devrinde; Terakkîperver Cumhuriyet Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. Şeyh Said İsyanı sebebiyle partisi kapatılınca bağımsız kaldı. Atatürk’e karşı tertiplenen İzmir Suikastında ceza aldı. Bu sırada yurt dışında olduğundan 10 yıl yurda dönemedi. Türkiye’ye 1935 yılında döndü. 1942 yılında Londra Büyükelçisi tayin edildi. 1944 yılında emekliliğini isteyerek kamu görevinden ayrıldı. Nihaî olarak, 1964’de İstanbul’da vefat edene kadar, hayatını üniversitelerde ders ve konferanslar vererek ve seyahatlere çıkarak geçirmiştir. Hüseyin Rauf Orbay, Osmanlı’dan Cumhuriyet Devrine uzanan süreçte önemli bir asker ve siyaset adamıdır.

Anahtar Kelimeler

Hüseyin Rauf Orbay, Deniz Kuvvetleri, Hamidiye Akını, Mondros Mütarekesi, Millî Mücadele, Heyet-i Temsiliye.

THE LIFE OF HÜSEYİN RAUF ORBAY (1880 – 1964)

ABSTRACT
Hüseyin Rauf Orbay was born in İstanbul in 1880. His father is Admiral Mehmet Muzaffer Pahsa. His mother is Hayriye Ruveyde Hanım. He went to Cibali Primary School. His Secondary school is Trablus Military School. He attended high school in Heybeliada Navy School. He joined Navy Army as a lieutenant in 1899. He worked on various warship by 1918. He was known by Hamidiye Attack during Balkan Wars era. In First World War, he fiehted in Iranian side. He Worked as a Navy Army Leader. He worked as a Navy Seruent in the goverment that was established after the war. At the same time, he singed Mondros Agreement as cheaf delegate. He attended the Ottoman Assembly on behalf of representitive after the Kongre during Turkish Independence War. Meanwhile, he was exiled by English having being arrested. After he was releived in Malta, at first he worked as Minister of Public Works then he became prime minister and representitive Turkish Great National Assembly. He took part among the founders of the Terakkiperver Republic durin the Republic era. He became independent when his party was abolished because of Şeyh Said Rebel. He was charped with İzmir assassination against Atatürk. At that time, he couldn’t return to country being abroad. He returned to Turkey in 1935. He was appointed as a London Embessador in 1942. He left the goverment duty asking his retirement. At the end, until he died in İstanbul in 1964, he spent his following life travelling and giving lectures, conferences in Universities. Hüseyin Rauf Orbay is an important soldier and politician at the time from the Ottoman Empire to the Turkish Republic.

Key Words

Hüseyin Rauf Orbay, Navy Army, Hamidiye Attack, Mondros Agreement, National Struggle, Council of Minister.

“Benim çok muhterem kardeşim ve Türkiye’yi kurtarmakta hakîki muîn ve zâhir kardeşim Rauf’a”

Mustafa Kemal Paşa1


Giriş

Türk Bağımsızlık Savaşı’nda görev yapmış, yeni Türk Devleti’nin temelinin atılmasında yeri olan asker veya bürokrat kökenli devlet adamlarının yetişmesinde iki temel olgu vardır. Birincisi, bunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturacak olan modern okullarda eğitim görmüşlerdir. İkincisi, Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü “cehennem değirmeni”nden kurtuluş mücadelesi vererek yetişmişlerdir. Bu mücadeleler, Türk ordusunda görev yapan bir subaya “siyaset adamı formasyonu”, siyaset ve kültür adamına da “askerlik formasyonu” kazandırmıştır. En önemlisi de, bunlar kendilerini cemiyet meselelerine öylesine vermişlerdir ki, bu onların ailevî hayatlarını bile etkilemiştir. Meselâ, 1900’lü yıllarda Türk ordusuna katılan bir askerin en az yirmi yılı savaşın içinde geçmiştir. Öyle ki, barış sağlandığında bu cemiyet adamları, bir aile oluşturmak için geç kalmışlardır. İşte söz konusu bu dönemde yetişmiş asker ve siyaset adamlarından biri de, Hüseyin Rauf Beydir. Biz bu araştırmada Rauf Beyin hayatını inceleyeceğiz. Onun bir “cehennem değirmeni” olarak nitelenen siyasî hâtıralarını Feridun Kandemir, “Yakın Tarihimiz Dergisi”nin muhtelif sayılarında yayınlamıştı2. Bu hâtıralardan hareketle Rauf Beyin biyografisi üzerine bir kaç araştırma yapılmıştı3. Biz bu makalede Hüseyin Rauf Beyin hayatını, dönemin diğer önemli siyaset adamlarının hatıraları ile test ederek, yazmaya çalışacağız.

Çocukluğu, Yetişmesi ve Tahsili

Hüseyin Rauf Bey, 1880 (H.1296) yılında4 İstanbul’un Cibali semtinde doğmuştur. Babası Bahriye Şûrası Başkanı ve Âyân (Senatör) olan Ferik (Amiral) Mehmet Muzaffer Paşa5, Annesi Hayriye Rüveyde Hanımdı. Rauf Beyin, biri erkek üçü kız dört kardeşi vardı. Babası aslen Çerkez asıllı, annesi Kürt aşiret reislerinden Bedirhan Paşanın kızıdır.6

İlk öğrenimini Cibali’deki ilkokulda bitirdikten sonra, Babasının Trablusgarb’a komodor göreviyle atanması üzerine, ailesiyle birlikte İstanbul’dan ayrıldı. Ortaokulu Trablus’ta yeni açılan Askerî Rüştiyede okudu.

Trablusgarb dönüşü, 14 Mayıs 1893’te Heybeliada Bahriye Okulu’nun (İdadî/Deniz Lisesi) birinci sınıfına başladı. 14 Mart 1897’de Harbiye (Şâkirdân) sınıfına geçti. 31 Mart 1899’da Güverte Mühendisi (teğmen) rütbesiyle Deniz Harp Okulu’ndan mezun oldu. Heybetnümâ Okul Gemisi’ndeki eğitim ve öğretimden (staj) sonra Deniz Kuvvetleri’ne katıldı. 1905-1911 yılları arasında donanmayı güçlendirme ve geliştirme çalışmaları çerçevesinde, eğitim amaçlı olarak, çeşitli ülkelere yapılan ziyaretlere katıldı7.

Askerî Hayatı

Hüseyin Rauf Beyin Heybetnümâ Okul Gemisi’ndeki stajından sonra Selimiye Firkateyni’ne tayin edilmesiyle askerî hayatı başladı. Önce Selimiye Firkateyni’nde daha sonra Garp Vapuru Seyir Subayı yardımcılığı görevlerinde bulundu. Mahmudiye Zırhlısı’nda görevli iken 1 Nisan 1901’de üsteğmenliğe yükseldi. Hamidiye Torpidosu ve Fethiye Gemisi ikinci komutanlığı görevlerinde bulundu. 23 Nisan 1904’te yüzbaşı rütbesine yükseldi. 24 Ağustos 1904 tarihinde de “Mesudiye Zırhlısı”na atandı. Rauf Bey, İngilizce’sinin iyi olması ve bulunduğu görevlerde başarılarıyla dikkati çekmesi itibariyle, bu sırada ABD’nin Kramp tezgahlarında inşâ edilen “Abdülmecid Kruvazörü”nü Amerikalı gemici Bucknam Bey ile İstanbul’a getirmişti. Başarılı bir denizci olan Bucknam Beyi İkinci Abdülha mid “Paşalık” rütbesi vererek Osmanlı hizmetine aldı. Rauf Bey de Bucknam Paşanın tercüman ve yardımcısı olarak görevlendirildi. Rauf Bey, iki yıl süren bu görevi boyunca Bucknam Paşa ile yakın dostluk kurdu ve bir çok görev gezisine çıktı. Meselâ, 1905’te taşıt gemileri satın alması, gemi inşâ tezgâhlarını ve deniz altı gemilerini incelemesi için önce İngiltere’ye, daha sonra da Amerika’ya gönderildi. Dönüşünde, Yemen Harekâtı sırasında Kızıldeniz’de faaliyette bulunan Osmanlı donanmasında görevlendirilerek, Ahmed İzzet Paşanın mâhiyetinde çalıştı. 28 Ocak 1906’da Âsâr-ı Tevfik Zırhlısı’nda görevlendirilerek, Almanya’nın Kiel Tersanesi’nde onarılıp yenileştirilen bu gemiyi yurda getirecek subaylarla Almanya’ya gönderildi. Bu geziler süresince Rauf Bey gemicilik bilgi ve tecrübelerini daha da ilerletmiştir8. Bu arada 8 Ocak 1907’de solkolağalığa (kıdemli yüzbaşı) terfi etti. 2 Mart 1907’de Peykişevket Torpido Kruvazörü komutanlığına atanarak, Sisam Ayaklanması’nı bastırmaya memur filoda yer aldı. 13 Kasım 1907’de sağkolağası (ön yüzbaşı) olarak 31 Mart Ayaklanması sebebiyle İstanbul’a gelen Hareket Ordusu’nun faaliyetlerine katıldı. Bu harekât sırasında Rauf Bey ile Mustafa Kemal’i Cemal Bey (Paşa)9, İsmet Bey (İnönü) ile de Kazım Karabekir tanıştırmıştı10. 5 Mayıs 1909’da Hamidiye Gemisi komutanlığına atandı. Hamidiye ile Arnavutluk Ayaklanmasının bastırılmasında rol oynadı. Aynı yıl Tuna Milletlerarası Su Yolu Komisyonu’nda Türkiye temsilcisi olarak görev yaptı. 7 Mayıs 1910’da tahta çıkan İngiltere Kralı Beşinci George’un taç giyme törenine katıldı. Bu münasebetle yapılan deniz resmî geçidinde Türk Donanmasını temsil etti. 1911 Türk-İtalyan Savaşı’nda Trablusgarb’a ikmâl sevkıyatında görev aldı11. Balkan Savaşları döneminde adını tüm dünyaya duyuracağı Hamidiye Kruvazörüne tayin edildi.

Hamidiye Akını

Hüseyin Rauf Bey, Balkan Savaşlarında Hamidiye Kruvazörü komutanı olarak, Karadeniz ve Akdeniz’deki akınlarıyla tanınmıştır. Aralık 1912 – Eylül 1913 tarihleri arasında Varna, Draç, Şinkin baskınlarıyla, Balkan bozgunundan doğan moral çöküntüsünü nispeten telâfi etmeye çalışmıştır. Bu başarılardan dolayı Türk kamuoyunda “Hamidiye Kahramanı” olarak tanınmıştır.12

“Şüphe yok ki ben, Koca Barbaros’un bir dümen neferi dahî olamam” diyen Rauf Bey, “20. yüzyılın son büyük akıncılık harekâtını” gerçekleştirmiştir. Hamidiye Kruvazörü komutanı olarak, Çanakkale’den akıncı seferine çıkar çıkmaz, Şira’yı bombardımana tuttu. Yunan bandıralı Makedonya Gemisini batırdı, harp levâzımı yapan barut fabrikası ve benzeri hedefleri vurdu. Yunanlılara sadece ve sadece harp edenlerle savaştığını ilân ile “eğer siz muhârip olmayanlara dokunursanız, baştanbaşa bütün sahillerinizi yıkarım” ikâz ve tehdidinde bulundu.

Şira bombardımanından sonra Ege Denizini geçen Rauf Bey, Yunan donanmasının yeni ve kuvvetli gemisi olan Averoff Zırhlı Kruvazörünü peşinden sürükleyerek etkisiz hâle getirmek için Akdeniz’e açıldı. Ancak Yunan komutanı Amiral Konduryatiş, Averoff’u Çanakkale Boğazı önünden çekmedi.

Hamidiye, Akdeniz’in Trablusşam, Suriye, Mısır ve Hicaz kıyılarını takip ederek, Yemen’in Hudeyde iskelesine kadar gitti. Buralarda Hamidiye’yi Türk denizciliğinin bir sembolü sayan Müslümanlar, çok büyük sevgi gösterilerinde bulundular. Kruvazörün tüm ihtiyaçları uğranılan İslâm beldeleri tarafından karşılandı.13

Kızıldeniz’den tekrar Süveyş yoluyla Akdeniz’e çıkan Rauf Bey, Sicilya ve Malta’dan sonra Adriyatik’e yöneldi. 27 Şubat 1913 günü Laros isimli bir Yunan gemisini batırdı. Alınan malûmât gereği, Yunanların harp sevkıyâtları yaptıkları Şinkin Limanı bombardımana tutuldu. Rauf Bey bu bombardıman ânını hâtıratında şöyle anlatıyor: “Yunanlar harp sevkıyâtlarını Şinkin’den yapıyorlarmış. Limanı 3500 metreden ateş açtım. Bombardıman müthiş panik yarattı. Asker, top, cephâne hatta uçak yüklü gemiler, iç limana kaçmak istiyor, askerler kendilerini denize atıyorlardı. Tam bir ana baba günüydü. Yarım saat süren bombardıman sonunda, Şinkin’de bütün askerî hedefler tahrib edilmişti. Burada bizi İşkodra’da muhâsara etmede kullanılacak savaş malzemesinin yüklendiği sekiz Yunan gemisi de vardı”.

Şinkin baskınından sonra Adriyatik’ten Akdeniz’e açılan Hamidiye, 6 Eylül 1913’de halkının coşkun gösterileriyle Çanakkale önlerine geldi.14

Birinci Dünya Savaşı’nın başında Cema1 Paşa ile Almanya’ya giden Rauf Bey, Alman İmparatoru Wilhelm’e takdim edildiğinde İmparator, ilk söz olarak, “sizin Hamidiye harekâtınızı alâka ile takip ettim. Bizim Emdem de sizi taklit etmek istedi fâkat muvaffak olamadı, yolda battı» demiştir.15

Rauf Bey, Hamidiye Harekâtı ile Balkan Savaşı’nın en zor günlerinde Türk halkının moralini yükselterek Yunan ordusunu Selânik cephesinde tuttu ve ayrıca Sırbistan’ın yardımına engel oldu. Yunan donanmasını özellikle en büyük gemileri Averoff Zırhlısını âdeta hareketsiz bıraktı. Bu başarısı sebebiyle Rauf Bey kamuoyunda Hamidiye Kahramanı olarak adlandırıldı. Devlet “Hamidiye Kruvazörü Hümâyunu” adını taşıyan bir madalya ihdas etti. Bu arada Rauf Bey, 2 Temmuz 1913’te daha dönüş yolunda iken (İzmir) binbaşılığa terfi ettirildi. Rauf Bey, Hamidiye Gemisi komutanı olarak görevine o yılın sonuna kadar sürdürmüştür.16

Birinci Dünya Savaşı’ndaki Faaliyetleri

Hüseyin Rauf Bey, 8 Ocak 1914’de İngiltere’de inşâ halinde bulunan Sultan Osman Zırhlısı komutanlığına tayin edildi. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması sonucu, İngiltere savaşa henüz katılmadığı halde bu gemiye el koymuş ve teslim etmemişti. Rauf Bey bu olayı hatıralarında şöyle anlatmaktadır:

“Sultan Osman süvarisi olarak üç aydır Londra’da bulunuyordum. İ1k önce Brezilya Hükûmeti adına Armstrong tezgâhlarında inşâ edilmişken bu hükûmetle Şili ve Arjantin’in donanma yapmamak hususunda aralarında anlaşmaları üzerine hükûmetimiz tarafından satın alınmıştı. ‘Sultan Osman’ ismi verilen bu dretnotu teslim alıp memlekete götürecek olan bin kişilik mürettebât ve askerim de, Reşit Paşa Vapuru ile İngiltere’ye gelmişti. Geminin son taksiti olan yedi yüz bin lira da ödendi. 2 Ağustos günü gemi teslim edilecekti. Sancağımızı çekme töreninden yarım saat önce İngilizler Sultan Osman’a el koydular.

İngiltere, ‘Sultan Osman’dan sonra, Reşadiye Dretnotumuzla, gene orada Şili Hükûmeti nâmına inşâ edilmişken hükûmetimiz tarafından satın alınması kararlaştırılıp, pazarlığı da yapılmış olan iki torpido destroyerine de el koydu. Biz de çaresiz, Reşit Paşa Vapuru ile İstanbul’a dönmek üzere hareket ettik”.17

Rauf Bey İstanbul’a geldiğinde Birinci Dünya Savaşı’nın öncesinde kısmî seferberlik ilân edilmiş, Meclis-i Mebusân padişah tarafından dağıtılmış, ülkede bir savaş havası esiyordu.

Enver Paşayı Harbiye Nezareti’ndeki makâmında ziyaret eden Rauf Bey, Türkiye’nin Afganistan temsilcisi olarak görevlendirildiğini öğrendi. Ayrıca Rauf Beyden Almanya’nın temsilcisi Fon Vas Muss’u da birlikte götürmesi istendi. Bu görevin temel amacı, Afganistan halkını İngilizlere karşı ayaklandırmaktı.

Askerî bir heyetle birlikte Halep’e giden Rauf Bey, bir ay kadar burada kaldı. Bu sırada Birinci Dünya Savaşı’na girişimiz duyuldu. Afganistan’a İran’dan geçmek gerekiyordu. Oysa İran’ın o zamanki durumu, değil boydan boya geçmeğe, adım atmağa bile müsait değildi. Fon Vas Muss’u başından savan Rauf Bey, Türk-İran sınırındaki Mendeli Kasabası’nda beklemeğe karar verdi. Enver Paşaya İran’ın kuzeyine hakim olan Ruslar ile güneyine hâkim olan İngilizlerden bahisle, bir mektup yazıp, Afganistan’a geçmesinin imkânsızlığını anlattı. Buna karşılık Enver Paşa “Bulunduğu yerde kalmasını ve Güney İran Başkomutanı olarak, İngilizleri o bölgeden çıkartmasını” emretti. Rauf Bey Kirmanşah’taki İngiliz ve Rus konsoloslarının kışkırtıp, üstlerine saldırttıkları İranlı Sencanî Aşiretini, komutasındaki Türk birliklerinin taarruzlarıyla geri püskürttü. Daha sonra Kırmanşah’a kadar dayandı. Krind mevkiinde karargâh kurarak, bir yıl burada her türlü tehlikeye karşı göğüs gerdi.18

Afganistan’a geçmenin imkânsız olduğunu merkeze bildiren Rauf Bey, askerleriyle birlikte Kerkük’e gitti. Bu sırada yarbaylığa terfi etti (4.10.1915). Bahriye Erkân-ı Harbiye Reisliği’ne tâyin edilince İstanbul’a döndü. Alman Amirali Şason’un Bahriye Nezâreti’ni kayıtsız şartsız idaresine almasına engel olan Rauf Beye, Şason türlü iftiralar attıysa da, Enver Paşa gerekli cevaplarla kendisini susturmuştur19.

Rauf Bey, 1917 yılı içinde, Bahriye Nâzırı Cemal Paşa ve Müsteşar Vâsıf Bey ile birlikte, Alman İmparatoru Wilhelm’i ziyaret amacıyla Almanya’ya gitti. Dönüşte, 28 Eylül 1917’de albaylığa (kalyon kaptanı) yükseldi. Savaş boyunca Deniz Kurmay Başkanı sıfatıyla bu görevde kaldı. 1917 Rus Devriminden sonra Kopenhag’da yapılan toplantıya Türk Heyeti Başkanı olarak katıldı. Daha sonra da, Brest Litovsk Barış Konferansı’nda Deniz Kuvvetleri delegesi olarak Osmanlı’yı temsil etti. Savaşın sonunda, Talat Paşa Kabinesinin istifa etmesiyle, yeni kurulan Ahmet İzzet Paşa Kabinesinde, özellikle mütâreke koşullarını araştırmak için, Bahriye Nâzırlığına getirildi20. Bu nezâret görevi ile Rauf Beyin askerî hayatı sona ermiş, siyasî hayatı başlamıştır.

Siyasî Hayatı

Mondros Mütarekesinden önce Osmanlı Devleti’nin kaderi Sadrazam Talat Paşanın konağında görüşülüp çare aranıyordu. Memlekette İttihât ve Terakkî Partisi’ne karşı büyük tepki vardı. Yeni Padişah’ın İttihâtçılara karşı olduğu biliniyordu. Bu hakikatlerin ışığı altında, İttihât ve Terakkî’nin rakipsiz lideri Talat Paşa arkadaşlarına bulduğu çareyi şöyle açıkladı.

“İttihat ve Terakkî Partisi’ni feshedeceğiz, arkadaşlarımız yeni bir adla siyasî hayatlarına devam edebilirler. Memleketteki bu şartlar altında adâlet âciz ve âtıl kalır. Arkadaşlar içinde, vaziyet normalleşinceye kadar memleketi terk edenler olabilir: Fakat İttihât ve Terakkî’nin reisi olarak ben, kalarak iktidarımızın ef‘âlinin hesâbını ayrıntılarına kadar vereceğim. Padişaha şartlı olarak istifamı vererek, Dahiliye, Mâliye ve Mukadder Mütârekede Heyetimize riyâset etmesi için Hüseyin Rauf’a Bahriye nâzırlığının verilmesini isteyeceğim. Arkamızda, hangi siyasî hareket iktidâr olursa olsun değerlerinden istifade edilecek kıymette insanlar bırakıyoruz. Göreceksiniz, Bunlar bedbîn, nevmîd, çâresiz kalmayacaklar, el ele vererek, memleketi kurtaracaklardır”.21

“Ben kalacağım” diyen Talat Paşa kalmadı, kalamadı. İttihât Terakkî Partisi kendisini feshetti. Padişah Vahidettin, Talat Paşanın istifası için ileri sürdüğü şartları kabul etti.22

Sadrazam Ahmed İzzet Paşa, Bahriye Nâzırı Rauf Beye müttefikler ile mütâreke imkânlarını araştırması talimâtını verdi. General Townshend’ın aracılığı ile Osmanlı delegesinin başında baş murahhas olarak Mondros Mütarekesini imzaladı.23

Baş Murahhaslık Görevi

Tarih: 30 Ekim 1918, günlerden: Çarşamba. Yer: Ege Denizi’nde, Yunan kıyısındaki Mondros Limanı’ndaki İngiliz Agememnon Savaş Gemisi, taraflar: Birinci Dünya Savaşı Galipleri adına, Müttefik Kuvvetleri Akdeniz Başkomutanı İngiliz Amirali Sir Arthur Galthrope, Osmanlı İmparatorluğu adına Bahriye Nâzırı Hüseyin Rauf Bey24 ve iki tarafın delegeleri.

Konu ise, müttefikleriyle yenik duruma düşmüş olan Osmanlı Devleti, galiplerin mütâreke şartlarının bildirilmesi ve kabulü halinde anlaşmanın imzalanması.25

3 Temmuz 1918’de Beşinci Mehmed Reşad’ın yerine geçen Altıncı Mehmed Vahideddin, 29 Ekim 1918 sabahı Rauf Beye son talimâtını şöyle veriyordu:

“Ülkenin içinde bulunduğu hâli çoklarından iyi biliyorsunuz. Size en geniş anlamı ile mutlak yetki veriyorum. Elinizden geldiğince emek vererek şartların en hafifi ile, fakat kesinlikle silahların bırakılması anlaşmasını imzalayınız. Yazışmalar ve soruşmalarla zaman harcamayınız. Geçen her saat zararımıza işlemektedir. Sonucu gerekiyorsa İngilizlerin telsizlerinden faydalanarak Mâbeyn-i Hümâyunumuza bildiriniz”.

Hüseyin Rauf Beye İngiliz Amirali Galthrope, karşısına oturmasından sadece üç saat sonra buz gibi edâ ile yirmi beş maddelik bir anlaşma metni uzatmıştı.

Kendisine uzatılan mütâreke metnini incelediğinde, bütün askerlik ve siyasî hayatının en sıkıntılı ve küçük düşürücü ânıyla karşı karşıya kaldı. Bu metni millet ve devlet adına imza atmaktan zor ve düşündürücü bir durum olamazdı.

Rauf Bey, incelemek için zaman istedi. İngiliz amirali, şerefli hizmet geçmişini çok iyi bildiği Türk denizcisinin, bu vakarlı ve mantıklı çıkışını sükûnetle dinledi. Gâlip olmanın ve Hamidiye Karamanını böyle bir çaresizlik içinde bırakmanın verdiği gururla şu cevabı verdi:

“Elimizdeki maddelenmiş şartlar kayıtsız şartsız yerine getirilecektir: Bu bir teklif değil, karardır…”.

Durumu Padişah’a ve Bâb-ı Âli’ye bildiren Rauf Bey cevap “evet” gelince, mütârekeyi imzaladı26. Kendisinin siyasî hayatını gölgeleyen bu mütâreke, Osmanlı Devleti açısından Birinci Dünya Savaşı’nı tam bir yenilgiyle sona erdiriyordu. Geride her alanda hürriyet ve bütünlüğü zedeli, yarı sömürge durumuna düşmüş bir ülke bırakıyordu.

Mondros Mütarekesi’nin imzalanışını Rauf Bey hatıralarında şöyle tasvir etmektedir:

“Müttefiklerimiz teslim olmuşlardı. İleri safhalarda savaşan ordularımız ihânet yolunu seçen azınlıkların tehdidi altında idiler. Savaş malzememiz kalmamıştı. Hazine boştu. Düşmanlarımız kuvvelerini üzerimize yığmışlardı. Bütün vatanı istilâdan kurtarabilmek için mütârekeyi bir an önce imzalamaya mecbûr ve mahkûmduk. Neyi kurtarabilirsek kurtaracak, istiklâlimizi elimizde kalabilmiş olanlara dayandırabilecektik.

Amiral Galthrope, hazırlanmış metni önümüze koydu. İmza için mu‘ayyen bir zaman bırakılmıştı. Şeklin muhâfazası için ileri sürülen zamanın gecikmesi sadece düşmanlarımızın lehine idi. Birbirlerine güvenleri olmayan müttefikler, barış görüşmelerinde kendi lehlerine mümkün olanı koparabilmek için dikkatli ve hassas idiler. Bu sebeple var güçlerini harcayarak daha çok ilerlemek ve özellikle stratejik noktaları kendi ellerinde bulundurmak emelinde idiler. Şartların ağırlığı ile o derece perişandım ki, İstanbul’dan ayrılmadan önce Sadrazam İzzet Paşa ile mütârekenin bir an önce imzası ve bu sûretle düşman kuvvetlerinin ilerleyişinin durdurulması noktasında mutâbık olmakla beraber telsizle maddeleri bildirdim. Cevabın mâhiyetini idrâk etmekle beraber daha çok ruhî sebeplerle sorduğum soruya müspet cevap geldi. Yaşlı gözlerle ve izâhı imkansız olan hisler içinde mütârekeyi imzaladık”.27

Rauf Beyin siyasî hayatını gölgeleyen Mondros Mütarekesi’nin altına imza koyan baş murahhas olmasıdır. Ne var ki, Rauf Bey altına imza koyduğu bu mütârekenin getirdiği sonuçlar ile mücâdele etmek zorunda kalmıştır. Mondros Mütarekesi’nden dolayı onu suçlamak kimsenin aklına gelmemişti. İmzanın oluş ânını Sadrazam Ahmed İzzet Paşa: “Gerek Hükûmet-i Merkeziye, gerek Murahhas Heyeti son âna kadar mukâvemet etmiş ve nihâyet iş ültimatom derecesine geldiği sırada ipler koparılmadan mütâreke akd olunabilmiştir”28 demektedir.

Bağımsızlık Savaşı’na Katılışı: Anadolu’ya Geçişi

Hüseyin Rauf Bey, Mondros’tan İstanbul’a dönüşünde gazetelere şu demeci vermişti:

“Müzâkereler sırasında İngilizler çok açık kalpli ve samimi hareket ettiler. Bu mütâreke ile devletimizin istiklâli, saltanatımızın hukuku tamamıyla kurtarılmıştır…İstanbul’a tek bir düşman askeri çıkmayacak, Adana işgal edilmeyecek”.29

Mondros Mütârekesi’nin imzalanmasından on üç gün sonra, galip devletlerin donanması, saflar halinde İstanbul limanına gelmişti. Çanakkale’ye aşamamış bu mağrur donanma, şimdi denediğini başarmışçasına Osmanlı İmparatorluğu’nun Pâyitahtı’nda toplarını saraya çevirmiş hâkimiyetini yürütmeye başlamıştı.

Bu durum, Osmanlı Devleti gibi âlemşümûl bir devlet için küçük düşürücü bir gelişmeydi. Müttefik devletlerin, mütâreke koşullarını ihlâl ederek yurdun bazı bölgelerine işgal etmeleri, mütârekeyi imzalayan Rauf Beyin askerlik ve tüm görevlerinden istifa etmesine sebep oldu30. Bundan sonra Kurtuluş Savaşı’nın “ilk beşleri” olarak bilinen komutanların gizli görüşmeleri başlamıştır. İlk önce Kâzım Karabekir Paşa, Cafer Tayyar Paşayla görüşür, sonra birlikte Ali Fuad Paşaya gider ve mutâbık kalırlar. Daha sonra da kabineden Sadrazam Ahmed İzzet Paşa, Erkân-ı Harbiye Reisi Cevat Paşa ve Bahriye Nâzırı Hüseyin Rauf’u ziyaret ederler. Ali Fuad Paşa lağvedilen Yıldırım Orduları Grubu ve 7. Ordu Kumandanlığı’ndan açıkta kalarak Harbiye Nezâreti’nin emrine verilen Mustafa Kemal Paşanın iki gün önce (13 Kasım 1918) İstanbul’a geldiğini söyler. Hep birlikte Mustafa Kemal Paşaya ziyaret ederek düşüncelerini ona da anlatırlar31. Bu toplantı Bağımsızlık Savaşı’nın “ilk beşleri”nin ilk bir araya gelişidir. Bu gizli toplantıdan hemen sonra Cafer Tayyar Paşa 1. Kolordu’nun merkezini batıda sınır şehrimiz Edirne’ye taşırken, Kâzım Karabekir Paşa, 15. Kolordu Komutanı olarak, 3 Nisan 1919’da Erzurum’a hareket etti32. İki gün sonra da Ali Fuad Paşa, 20. Kolordu Komutanı olarak Ankara’ya gitti.

“İlk Beşler’in üçüncüsü Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’da bir şeyler yapabilme vazifesini temin ederek (9. Ordu Müfettişi), 16 Mayıs 1919 Cuma günü Samsun’a doğru yola çıktı”33.

Ahmed İzzet Paşa kabinesi çekilince, Rauf Bey de Bahriye Nâzırlığı’ndan ayrılmıştı. Kabinede Dâhiliye Nâzırı olan Ali Fethi Bey (Okyar) tevkif edilen İttihâtçılar arasındaydı. Rauf Bey, kendisi için de aynı âkıbetin kaçınılmaz olduğunu biliyordu. Bundan dolayı Mustafa Kemal Paşa ile anlaştıkları şekilde Anadolu’ya geçti. Önce Ege Bölgesindeki durumu gözden geçirdi.

Rauf Bey, vatanın savunulması için, memlekette büyük şöhreti bulunan kişilerden, Teşkilat-ı Mahsûsa’nın seçkin üyelerinden, meselâ İran-Afgan harekâtından vatana dönebilmiş kişilerden, faydalanmak gerektiğini inanıyordu. Çünkü o biliyordu ki, çok yaklaşmış olan Batı Anadolu’nun Yunan işgâline karşı ordunun mukâvemetine imkân verilmeyecekti. Nitekim merkezi İzmir’de olan 17. Kolordu komutanlığından Nurettin Paşa gibi tecrübeli ve cesur bir kumandan alınmış34, yerine verilecek her emri tereddütsüz yerine getirecek Ali Nadir Paşa atanmıştı. Yunan işgaline karşı direniş, ancak vatandaşın kendinden gelecekti. Bundan dolayı, Bandırma-Manyas çevresindeki Çerkezler üzerinde sözü geçen ve İran-Afgan harekâtında mâiyetinde olan Çerkez Ethem’e vazife vermeye karar verdi. Ayrıca Batı Anadolu’da dostları da vardı. Rauf Bey hâtıralarında o günleri şöyle anlatır:

“Şahsiyetler üzerinde teker teker durmaya mecbûriyet vardı. İzmir’e Yunan ihracının çok kısa zamanda kendilerini Anadolu’nun içlerine eriştirecek kudret ve kifayette olacağı meçhûl değildi. Cafer Tayyar Paşa Edirne’de, Kâzım Karabekir Paşa Erzurum’da, Ali Fuad Paşa Ankara’da birer mihrak kurmuşlardı. Mustafa Kemal Paşa yakında Anadolu’ya geçecekti. Batı Anadolu mıntıkasını dolaşarak Ankara’ya, oradan da kendisinin bulunacağı yerde birleşmek mutâbakâtını karar verdik ve ben hazırlıklarıma başladım”.35

İzmir’in işgali Osmanlı kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. 24 Mayıs 1919’da Rauf Bey ve maîyeti Mustafa Kemal Paşaya katılmak üzere Bandırma’ya geçti. Rauf Bey, buradan hareketle Balıkesir, Salihli, Ödemiş, Aydın, Nazilli, Afyon yolundan 8 Haziran 1919’da Ankara’ya geldi. Ankara’da 20. Kolordu Komutanı Ali Fuad Paşa (Cebesoy) ile buluşup Mustafa Kemal Paşaya iltihâk etmek üzere Amasya’ya gittiler. 23 Haziran 1919’da Mustafa Kemal Paşa ile “Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” yolundaki Amasya Genelgesi’ni imzaladılar. Erzurum’da 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa, Konya’da 2. Ordu Komutanı Mersinli Cemal Paşa, Sivas’ta 3. Kolordu Komutanı Albay Refet Bey ile de fikir birliğine vardılar. Hedef: “Ya İstiklâl, Ya Ölüm”dü. Bu üçlü gruba Refet Bey (Bele) de katıldıktan Sivas’a doğru yola çıkarlar. Refet Bey, Sivas Kongresi’nin hazırlıklarını yapmak için Sivas’ta kalırken, Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey Erzurum’a gitti36. Burada “Vatanın bütünlüğü, Milletin istiklâli” temel prensip kabul edilirken, Mustafa Kemâl Paşa ve Rauf Bey Heyet-i Temsiliye başkanlığı ve başkan vekilliğine getirildiler. Buradan Heyet-i Temsiliye üyeleri ile birlikte kongreye katılmak üzere Sivas’a geldiler. Sivas Kongresi 4 Eylül 1919’da Mustafa Kemal Paşanın konuşmasıyla açıldı. Rauf Bey, Sivas Kongresi’nde önce kongre başkan yardımcılığına getirildi. Daha sonra da, Kâzım Karabekir Paşanın teklifiyle, Son Meclis-i Mebusân toplantısına, Sivas Kongresi’ne temsilen katılacak delege seçildi.37

Malta’ya Sürülüşü

Rauf Beyin hatıralarında, İngilizlerin, Mebusân Meclisi’ni basarak kendilerini tevkif edeceklerini, Kâzım Karabekir ile bir konuşmalarında aynen geçtiğini fakat İngiltere ve müttefiklerini buna mecbûr ederek yeni bir safhanın başlaması için kendisini fedaya karar verdiğini kaydeder38. Bu tarihte İstanbul’da Kabineler birbirini takip etmekte, Damat Ferit Paşa kabinesi düşerken Ali Rıza Paşa, Onu takîben de Salih Paşa, daha sonra yine Damat Ferit Paşa iktidara gelmektedir. Bu süreçte Erzurum ve Sivas Kongreleri yapılmış, Heyet-i Temsiliye kurulmuştur. Heyet-i Temsiliye, Meclis-i Mebusân’ın bir an önce toplanmasını ve millî mukadderâtı tâyin etmesini istemektedir.39

Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye üyelerinden çoğunluğu Meclisin işgal altında bulunan İstanbul’da toplanmasına baştan beri karşı çıkmışlardı.40

Sivas’taki toplantıda İstanbul Hükûmeti’nin ısrarına rağmen, Meclis-i Mebusân’ın orada bir iş göremeyeceği, bu sebeple Anadolu’da ve tercihen Eskişehir’de toplanması gerektiğini ileri sürenlere, Kâzım Karabekir Paşa karşı çıkarak şöyle dedi.

“…Millî hükûmetin muvaffakiyetle kurulması için, Meclisin evvelâ İstanbul’da toplanması şarttır. Bu meclisin ömrü ve istikbâli yoktur. Meclis toplandı diye, Îtilaf Devletleri hakkımızda verdikleri kararı değiştirecek değillerdir. Aksine Kuvvây-ı Milliye’den sayacakları mebusları bilhassa İngilizler, ilk fırsatta yakalayıp süreceklerdir. İşte o gün, Millî Hükûmetin en iyi şekilde kurulabileceği gündür. Millî Hükûmetimiz Anadolu’nun göbeğinde, güneş gibi doğacaktır”.41

Kâzım Karabekir Paşanın konuşması bitince Rauf Bey:

- Demek İstanbul’da Mebusân Meclisini İngilizler basıp Mebusları tevkif ile sürerlerse, Millî Hükûmetin kurulmasına kat‘i karar verip, kolaylıkla muvaffak olacaksınız? diye sordu.

Karabekir Paşanın müspet cevap vermesi üzerine Rauf Bey,

“-İngilizlerin bunu yapmamaları ihtimâline karşı bu işi mutlaka tahakkuk ettirmek için, ben tehlikeyi kabul ediyorum. İstanbul’a Meclis’e gideceğim ve dediğiniz olmazsa Anadolu’da Millî Hükûmeti kurmağa muvaffak olmanız için, Meclisin ortasında bomba patlatarak kendimi feda edeceğim” deyince, Karabekir Paşa heyecanla:

“-Yüksek alnından bir kere daha öperim” diyerek büyük bir samimiyetle Rauf Beyin boynuna sarıldı ve şu sözleri söyledi:

“-Millî kahramanlıktan çekinmeyeceğini örnekleriyle biliriz. Siz gidiniz, fakat acele etmeyiniz. İngilizlerin bu işi kendiliklerinden yapacaklarından şüpheniz olmasın. O zaman alacağımız ‘Rauf da hapsedildi, İstanbul’dan sürüldü’ haberi benim de ruhumda yaralar açar. Fakat sen, vatanseverlik heyecan ve aşkıyla, Millî Hükûmetin doğuşuna mühim bir âmil olursun. Evet bu işi başarmak için sen yetersin… İstanbul’a git, diğer arkadaşlar ve bilhassa Mustafa Kemal Paşa burada kalmalıdırlar”.42

Kâzım Karabekir Paşanın fikri makûl bulundu. Meclis’in İstanbul’da toplanması ittifakla kabul edildi. Rauf Bey, Meclis-i Mebusân’a Sivas Mebusu seçildi. Hüseyin Gerede ile birlikte Ankara üzerinden İstanbul’a gitti. İstanbul’da toplanan Meclis-i Mebâsan’da, Rauf Beyin başkanlığında “Felâh-ı Vatan” gurubu kuruldu43. Nihâyet Meclis-i Mebusân 28 Ocak 1920’de Misâk-ı Milli’yi kabul ederek, vatanın mukadderâtını tayin edecek tarihî son görevini yerine getirdi.

Rauf Bey, İngilizlerin Meclis’i basıp vekilleri tutuklayacağını haber aldı. Mustafa Kemal Paşaya: “Bunların İstanbul’daki Kuvvây-ı Milliye rüesâsını tevkif veya Meclis’i basıp, bazı tevkifler yapmak üzere olduklarını” bildirdi ve şöyle dedi:

“Tabiî her iki ihtimâle karşı da, buradan hiç bir yere gidilmeyecek, işin sonuna kadar namus vazifesi ifâ kılınacaktır”.44

Rauf Beyin bu ifadesi açıktı; İşgalciler Meclis-i Mebûsan’ı basıp, kendilerini tevkif etmek isteseler de, bu basış ve tevkif ediş hadisesinde İngilizlerin saldırganlıklarını, Türk Milleti ve dünya kamuoyunda açığa çıkarmak, Millî Meclis’in önünü açmak için, aylarca evvel Sivas’ta kararlaştırıldığı gibi işin sonuna kadar bekleyeceklerdi.

Mustafa Kemal Paşa bu telgrafı alır almaz, hemen aynı dakikada Rauf Beye şu telgrafı çekti. “İngilizlerin tevkîf kararına muhâliflerin yaygaralarına karşı meclisin cesaretle nihâyete kadar vazifesine devamı pek parlaktır…” dedikten sonra derhal gelmelerini istiyordu45. Ancak Rauf Bey kendi kendine: “Hayır Paşam…Bunu yapamam, kaçamam. Buraya kaçmak için gelmediğimi sen de biliyorsun, namus vazifesini sonuna kadar yapmak mecburiyetindeyim…” diye söylendiğini, hatıralarında kaydetmektedir.

“…Mustafa Kemal Paşaya yazdığım son telgrafta, Sivas’taki müşterek kararımızı hatırlatarak, ‘Biz burada kalıp vatan borcumuzu ödeyeceğiz’ diye kat‘i kararımı bildirdim”.

Rauf Bey yine diyor ki;

“Kaçmış olsaydım, başka bir mahsur daha kendini göstererek mânevî çöküntüye sebep olacak, mebuslar dağılacaktı. İngilizler de âleme karşı, işte bunlar böyle, şahıslarından başka kaygıları yok, yalnız kendilerini düşünüyorlar” tarzında propagandalarla kamuoyunu etkilemeye çalışacaklardı.

Nitekim, meclisin basılıp, benim de tevkîf ile Malta’ya sürülüşüm sonucunda husûle gelen vaziyet, tamamıyla istenilen sonucu vermişti. Böylece, hemen o günden itibâren Anadolu’da Millî Meclis’in ve hükûmetin gayet müsâit şartlar içinde kurulması kâbil olmuştu46.

İngilizler, müttefikleriyle verdikleri kararı tatbik ile 16 Mart 1920 günü ani bir surette İstanbul’u işgal ile Meclis-i Mebusân’ı basarak, Rauf Beyle Kara Vasıf Beyi tevkif edip Malta’ya sürdüler47. Rauf Beyin Malta’daki sürgün hayatı yirmi ay sürdü. 16 Mart 1921’de Bekir Sami Bey ile O. Vansittart arasında yapılan mübâdele anlaşmasına göre, Malta’da 2776 sicil numarası ile tutuklu bulunan Rauf Bey, İnebolu’da Binbaşı Rawlinson’la mübâdele edildi. 13 Kasım 1921’de Ankara’ya gelerek Sivas Milletvekili sıfatı ile TBMM’ye katıldı.48

Başbakanlık Görevi

Rauf Beyin TBMM’de katıldığı ilk toplantıda Çankırı Mebusu Hacı Tevfik Efendi:

“Efendim, Rauf’umuzu biz bildiğimiz gibi bütün âlem de bilir. (Bir Âyet-i Kerîmede buyurulduğu gibi), Onu gecede bilir, gündüz de bilir, at da bilir, kâğıt da bilir, silâh da bilir, kalem de bilir49. Rauf Bey milletin her fedakarlık istediği gün, bihâkkın fedakarlığa ibrâz etmiş ve her zaman fedâkarlıkta en önde bulunmuştur”50 tarzında bir konuşma yaptı. Bu konuşma Rauf Beyi o kadar etkiledi ki, Malta’da geçen sürgün günlerinin bütün acılarını unutturdu51. 17 Kasım 1921’de 167 vekilden ancak 84 oyla, o sırada boş olan, Nâfia (=Bayındırlık) Vekâleti’ne seçildi ise de, Rauf Bey, yeter çoğunluğun oyuyla seçilemediğinden istifa etti52. Ankara’ya gelişinin ilk günleri rahatsızlanan Rauf Bey, 21 Kasım 1921’de çoğunluğun oyu ile tekrar Nâfia Vekâleti’ne ve TBMM Reis Vekilliğine seçildi ve 14 Ocak 1922 tarihine kadar bu görevlerde kaldı53. Atatürk’e göre, bu dönemde Rauf Bey, Müdafaa-i Hukuk Grubu içinde kalarak İkinci Grup ile birlikte hareket etti54. Rauf Beyin Millet Meclisi’ndeki ağırlığını fark eden Ali Fethi Bey (Okyar), Mustafa Kemal Paşaya; “ Fevzi Paşa İcrâ Vekilleri Heyeti’nden çekilsin, Rauf Bey Başvekil olsun. Basiret ve kıymet sahibi olduğu nispette Meclis’in muhabbet ve itimâdına sahiptir. Sen o zaman çok rahat çalışır, sadece askerî işlerinle meşgul olursun..” teklifinde bulundu. Atatürk bir süre düşündükten sonra: “Doğru! en isabetli tedbir bu olur” diyerek, bu fikri uygulamaya koydu55.

Kabul edilen yeni seçim kanununa göre, Bakanlar Kurulu ve Başvekil Fevzi Paşa istifa etti. 8 Temmuz 1922 tarih ve 244 sayılı “İcra Vekillerinin Sûreti İntihâbına Dâir Kanun”un kabulünden sonra seçimler yenilendi. TBMM’nin 11 Temmuz 1922 günü yapılan ilk toplantısında, Rauf Beyin yeni hükûmeti kurması temâyülü ağırlıklıydı. Rauf Bey önce bu görevi kabul etmek istemedi, ancak Mustafa Kemal Paşanın teklifi üzerine, hükûmeti kurma görevini üzerine aldı. TBMM’nin 13 Temmuz 1922 günü yapılan oturumunda, 204 milletvekilinden 197’sinin oyunu alarak İcrâ Vekilleri Başkanlığına seçildi56. Bu görevde, 4 Ağustos 1923 tarihine kadar kaldı”57. Ali Fethi Beyin tahmin ettiği gibi, Rauf Bey Başbakan seçildikten dört gün sonra, TBMM’de Misâk-ı Millî Esasları hiç dokunulmadan aynen kabul edildi. Mustafa Kemal Paşanın Başkomutanlık yetkisi de, kat‘î zafere kadar uzatıldı.58

26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, tam zaferle sonuçlanmıştı. Başbakan Rauf Bey, zaferden Büyük Millet Meclisi’ni haberdâr etmiş, ayrıca basına şu demeci vermişti:

“Bugün sabahtan itibaren Garp Cephesi’nde muhârebe başlamıştır. Kahraman ordularımız vatanın namus ve istiklâlini kurtarmaktan ibaret olan ulvî vazifeyi ifâ için tevfikât-ı Subhâniyeye istinâden, tekmil cephede câni ve müstevli düşmanla çarpışmaktadır. Hâdise bu sabah Büyük Millet Meclisi’ne arz edilmiş ve Meclis Umûmî Heyeti milletin emellerinden mülhem olarak ordularımızın muzafferiyetini Cenâbı Hayrü’n-sirin’den niyâz eylemiştir. Millî cidâlin iptidâsından beri kat‘i zaferin istihsâli için mukadder olan mesut günler inşallah yakınlaşmıştır”.59

Büyük Taarruz 9 Eylül 1922’de zaferle sonuçlandı. 19 Eylül 1922’de Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek için Ankara’dan İzmir’e hareket eden Rauf Bey, 29 Eylül 1922’de İzmir’de heyecanla Mustafa Kemal Paşanın boynuna sarılırken “Gazan mübarek olsun Paşam” diyerek kutlar. O da aynı samimiyet ve heyecanla Hüseyin Rauf Beyi kucaklayarak, “Rauf kardeşim, mis gibi bitirdiğimiz işte ortak olduğumuzu unutma. Nice zamandır, her mihnete katlanarak, lâkin hiç bir ümitsizliğe düşmeden, bugüne gelmeye çalışmadık mı? Gazâ varsa onda müşterekiz. Sana da mübarek olsun”60 diyerek karşılık vermiştir.

Mudanya Mütarekesi’nden (11 Ekim 1922) sonra Lozan’da barış görüşmelerine İstanbul Hükûmeti’nin de davet edilmesi, Saltanatın sonunu hazırlamıştır. Ankara hükûmeti meydana gelebilecek ikiliği ortadan kaldırmak için Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey, Kâzım Karabekir Paşa ve Ali Fuad Paşa ile seksen mebusûn ortak teklifiyle Osmanlı Saltanatı, “hâkimiyetin TBMM’ye ait olduğu” kararıyla 1 Kasım 1922’de kaldırıldı. Padişah Vahideddin’in 17 Kasım’da ülkeyi terk etmesiyle, “hilâfetin Hânedân-ı Âli Osman’a ait olduğu” kararıyla da TBMM, Abdülmecid Efendi’yi halîfe seçmiştir.61

Hüseyin Rauf Bey, Abdülmecid Efendi’nin halîfe seçilişini şöyle aktarmaktadır: “Mustafa Kemal Paşa ile Vahideddin’in yerine bir halîfe seçimi konusunda hem fikirdik. İsteseydik hâin durumuna düşmüş saltanat ile halîfeliği birlikte kaldırabilirdik. Mustafa Kemâl Paşa dedi ki: ‘Makâm-ı mu‘alâyı Hilâfet, bütün İslâm âlemine şâmil bir makâm-ı mukaddestir. Türkiye devletinin ve halkının bu noktadaki vazife-i dinîye ve vicdanîyesi diğer Âlem-i İslâm’ın dahî aynı güne gelmesine kadar bu Makam-ı Mualâyı mesnet olmaktır. Bütün kuvvetiyle onun kuvvetini, kudretini, şerefini bütün Âlem-i İslâm nazârında ve gayri İslâm nazârında mâsun bulundurmaktır”.62

Saltanatın hal‘i ve yeni halîfenin seçilmesinden sonra, sıra Lozan’da Türkiye’yi temsil edecek murahhâs heyetin seçimine gelmişti. Konferans öncesinde, Murahhâs Heyeti Başkanı olarak Türkiye’yi temsil edecek üç kişinin ismi geçiyordu. Bunlar, Mondros Mütarekesi’ni imzalayan Başvekil Hüseyin Rauf Bey, Mudanya Mütarekesi’ni imzalayan Millî Savunma Bakanı İsmet Paşa ve Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Beydi. Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey ile konuştuktan sonra, tercihini İsmet Paşadan yana kullandı63. Yusuf Kemal Beyin istifasıyla Dışişleri Bakanlığı’na atanan İsmet Paşa, Rauf Beyin teklifiyle Murahhâs Heyeti Başkanlığı’na getirildi64. İsmet Paşanın yokluğunda Dışişleri ve Milli Savunma Bakanlıklarına da vekâlet eden Başvekil Rauf Bey ile İsmet Paşanın arasında konferans sürecinde bazı anlaşmazlıklar yaşandı65. Rauf Bey, İsmet Paşanın Lozan müzâkerelerinde hükûmetin kararlarının dışına çıktığı (Meselâ, Yunanistan’ın Batı Anadolu’da meydana getirdiği tahribata karşılık istenen tazminât, İngilizlerin gasp ettikleri savaş gemilerinin bedellerine karşılık, Meriç’in batısındaki Edirne’nin istasyonu olan Karaağaç’ı tutması gibi)66 gerekçesiyle, müzâkerelerin sonunda, muâhedeyi imzalama talimâtını (yetkisini) göndermemiştir. O sırada müşkül duruma düşen İsmet Paşaya söz konusu yetkiyi, TBMM Reisi sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa vermiştir67. Başvekilin aynı gün Lozan’a bir kutlama mesajı da göndermemesi ilişkileri koparmıştır. Rauf Bey, İsmet Paşanın Ankara’ya dönüşünde onunla karşılaşmamak için yurt gezisine çıkmak istemiş, Gazi Paşa da başbakanlık görevinden istifa etmesi şartıyla bu izni vermiştir. Rauf Bey de 13 Ağustos 1923’te başbakanlıktan istifa etmiştir.

Rauf Bey, bu istifayı şöyle anlatmaktadır: “Lozan görüşmelerinin devam ettiği günlerde, İsmet Paşa, Lozan’dan yazdığı telgraflar ve aldığı vaziyet gereği bir takım sıkıntılar oldu. Ben ne olursa olsun bir daha İsmet Paşa ile yüz yüze gelemem ve artık onunla birlikte bir daha çalışamam. Esâsen sulh muâhedesini imzalamış oldıığu gibi, bunu tatbik işini de ona bırakmak doğru olur düşüncesindeyim”.68

Başbakanlıktan Sonraki Hayatı

Hüseyin Rauf Bey, başvekillik görevinden istifa ettikten sonra Ankara’dan ayrılarak seçim bölgesi Sivas’a, oradan da annesini görmek için İzmir’e gitti. Buradan da İstanbul’a geçti. İkinci Dönemde İstanbul Milletvekilliğine seçildi. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilânından69 sonra, İstanbul’da yayınlanan Tevhid-i Efkâr ve Vatan gazetelerine verdiği mülâkatta; “Cumhuriyet’in ilânında istical edilmiştir. Bu isticâle sebebiyet verenler gayrimesul zevâttır. Bu tarz-ı hareketin içyüzünü anlamak lâzımdır. Meclis, hâkimiyet-i milliyeyi bi-hakkın muhâfaza edebilmelidir. Meçhûl maksatlarla sevk ve idâre olunmaya ses çıkarılmazsa nereye varılacağı bilinmez..Cumhuriyetin ilânını zarûri kılan sebep ne imiş? Cumhuriyetin filhâkika, bizim için nâfi ve lâzım olduğu ispat olunmalıdır” şeklindeki ifadeleriyle Cumhuriyet’in ilânını henüz uygun bulmadığını açıklaması70, Halk Fırkası yönetiminde infiâl uyandırmıştır. Hüseyin Rauf Bey bu mülâkâtından dolayı, Halk Fırkası toplantısında (25.11.1923) çok ağır bir eleştiriye tâbi tutuldu71. Bu sorgulamadan sonra Rauf Bey, bir yıl daha Halk Fırkası’nda kaldıysa da bağımsız bir politika takip etmeye başladı72. Bu sürecin sonunda, TBMM’de yapılan bir gensoru müzâkeresinde Halk Fırkası ile Muhâlif Grup arasında ciddî polemikler yaşanmıştır. Muhâlifler Halk Fırkası’nın iktidâr anlayışını eleştirirken, iktidâr da muhâlifleri “saltanatçı”, “halîfeci” ve “gerici”73 tâbirleriyle karşılık vermiştir. Meselâ, 7-8 Kasım 1924’te, Rauf Beyden sonra söz alan Recep Peker, “Muhterem arkadaşlar, …dikkat ettim…sırası geldi, icâbetti, başka tarif yaptılar, fakat, cumhuriyet kelimesini telaffuz edemediler…”. Rauf Bey de cevâben; “Şimdi efendiler, Rauf cumhuriyetçi midir, değil midir diye, gene şüphe ediyorlarmış…Lâkin, sizin her kuşkulandığınız, her tereddüde düştüğünüz zamanda ben, tekrar yemin ve kasem etmeğe mecbur muyum?…Efendiler, geçen sene sekiz saat devam eden fırka müzakeresinde,…tam manasıyla cumhuriyetçi olduğumu söyledim…”74. Tartışmaların ileri safhasında:

“Cumhuriyetten başka bir hükûmet şekli yoktur ve bunun için bir noktayı daha söylemek isterim: Belki bazılarınız söylersiniz. Ben söyleyeyim. ‘Rauf halîfecidir’. Efendiler! Değil halîfeci ve sultancı, bu makamın hukukunu almak istidadında olan her hangi bir makamın aleyhindeyim…”75

Bu tartışmalar Halk Fırkası’ndan ciddî istifaları beraberinde getirmiştir. Gensoru müzâkerelerinden bir gün sonra yâni 9 Kasım 1924 tarihinde, hükûmete güvensizlik oyu veren, 11 mebûs istifa etmiş76, 17 Kasım 1924 tarihinde de Kâzım Karabekir Paşanın Genel Bakanlığı, Dr. Adnan Adıvar ve Rauf Beyin İkinci Başkanlığında ve 50 mebûsun katılımıyla Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur.77

Atatürk, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşunu, Rauf Beyin Malta sürgününden sonra Ankara’ya gelişinden itibâren yürüttüğü gizli muhâlefetin açığa çıkması olarak görmekte ve bu süreçte iktidar ve muhâlefeti şöyle tasvir etmektedir:

“Efendiler, saltanât devrinden, cumhuriyet devrine geçebilmek için, cümlenin malûmu olduğu veçhile bir intikâl devresi yaşadık. Bu devirde iki fikir ve içtihât birbiriyle mütemâdiyen mücâdele etti. O fikirlerden biri, saltanat devrinin idamesiydi. Bu fikrin taraftarları sarih idi. Diğer fikir, saltanât idaresine hitâm vererek idare-i cumhuriye tesis eylemekti. Bu bizim fikrimizdi..”.78

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşu ile muhâlefetin TBMM’de ilk defa olarak resmen yer alışının hemen ertesi günü, İsmet Paşa kabinesi istifa etti. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, yeni kabineyi kurma görevini Ali Fethi Bey (Okyar)’e verdi79. 24 Kasım 1924’de Musul Meselesi Türkiye’de umûmi bir heyecan yaratırken, birdenbire Şeyh Said İsyanı patlak verdi ve genişlemeye başladı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, işte bu siyasî iklimde doğmuş ve yaşaması gerekmiştir. Hükûmet, Şeyh Said İsyanı’nı bastırdıktan sonra, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı, “irticayı körüklediği” gerekçesiyle kapatmıştır80. Bundan sonra Rauf Bey de, diğer muhâlif mebûslar gibi, bağımsız kalmıştır.81

Bağımsız kalınca bir süreden beri tropikal malaryadan rahatsız olan Rauf Bey, Meclis Başkanlığı’ndan 2 Mayıs 1926 tarihinde 45 gün izin alarak, Bad-Gaschtein kaplıcalarında tedavi olmak için Avusturya’ya gitti. Tedavisi bittikten sonra da, o sırada İngiltere’de bulunan Doktor Adnan Bey (Adıvar) ve eşi Halide Edip Hanım’ı ziyaret için Londra’ya gitti. Rauf Bey Londra’da iken Mustafa Kemal Paşaya sûikast girişimi ortaya çıkartıldı. Ali Çetinkaya’nın başkanlık ettiği, İzmir İstiklâl Mahkemesi, Rauf Beyi suîkast girişimiyle ilgili bulup, onu gıyâben muhâkeme ederek, 26 Ağustos 1926 tarih ve 111/69 sayılı kararıyla on yıl Kalebentliğe, medeni haklardan mahrum edilmesine ve mallarının haczine hüküm verdi. Bu karar, Rauf Beye Londra Büyük Elçiliği vasıtasıyla tebliğ edildi. Mahkeme kararı, 3 Kasım 1926 tarihinde TBMM’de okunarak, Rauf Beyin milletvekilliği sona erdirildi82. Rauf Bey, İzmir Sûikastı’nda kendisine isnat edilen suçları ve kararı kesinlikle kabul etmedi, ancak kararın temyiz kabiliyeti olmadığı için de yurda dönmedi.83

Hüseyin Rauf Bey, yurt dışında kaldığı günlerini İngiltere, Hindistan, Çin ve Mısır’da geçirdi. Londra’daki dostları vasıtasıyla, önce Hindistan’a gitti. Burada Balkan savaşları sırasında yardım için gelen Hint Sıhhî ekibi arasında bulunan doktor arkadaşlarının yardımlarıyla Bombay, Beopal başta olmak üzere, Hayber’e kadar Hindistan’ı baştan başa dolaştı. Delhi ve diğer büyük şehirlerdeki üniversitelerde Hintli aydınlara, Türk İnkılâbına dâir konferanslar verdi. Hindistan’dan Londra’ya döndükten sonra, bir de Çin seyahatine çıktı. Şanghay, Pekin ve Nankin’i dolaştıktan sonra tekrar Londra’ya döndü. Çin seyahati dönüşü Londra’da fazla kalmayarak, Birinci Dünya Savası’nda İstanbul’da bulunmuş olan Mısırlı Prens Tosun Paşa ve oğullarının ısrarlı daveti üzerine Mısır’a gitti. Vatana dönene kadar Kahire civarındaki Helyopolis’te bir pansiyonda kaldı.84

Rauf Bey, Mısır’da söz konusu pansiyonda kalırken nihâyet, “Cumhuriyetin 10. Yıldönümü” münâsebetiyle kabul edilip, yayınlanan 26 Ekim 1933 tarih ve 2330 sayılı kanunun 8. maddesiyle affa uğradıysa da, vatana dönmesi için ısrar eden dost ve yakınlarına memlekete dönmenin sûikast cürümüne iştirâki kabul demek olacağını, hiç bir zaman bunu kabul etmediği için dönmeyeceğini bildirdi. Fakat o sırada ailenin büyüğü olan Aziz Beyin ölümü üzerine, kız kardeşi Mısır’a Rauf Beyin yanına giderek onu vatana dönmeğe ikna etti. Hükmün 26 Ekim 1933 tarihli af kanunu ile ortadan kalkmasından sonra, 5 Temmuz 1935’te vatana döndü. 3 Aralık 1935 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile emekli aylığına bağlandı.

TBMM’nin VI’ncı Döneminde açık bulunan bir milletvekilliği için, Cumhuriyet Halk Parti Genel Başkanlık Divanı, 22 Ekim 1939 tarihli bir beyannâme ile kendisini aday gösterdi. Bu beyannâmede sûikast olayı ile bir ilgisi olmadığı da vurgulandı85. Sonuçta Kastamonu Milletvekili seçildi ve 8 Kasım 1939 tarihli oturumda TBMM toplantısına katılarak yasama görevine başladı, ancak CHP’ye katılmadı. İkinci Dünya Savaşı’nın en kritik döneminde, Türkiye’yi temsil etmesi, hükûmetçe daha uygun görülerek, 17 Şubat 1942’de Londra Büyükelçi’sine atandı ve milletvekilliğinden çekildi. Londra Büyükelçiliği görevini 9 Mart 1944’e kadar sürdürdü. Bu görevden, Dışişleri Bakanlığı’nda “işlerin şunun bunun iltimaslısı kimseler” tarafından yürütüldüğü86 gerekçesiyle istifa ederek yurda döndü. Hükûmet kendisine Washington Büyükelçiliğini teklif ettiyse de, yeni bir kamu görevi kabul etmedi. Bundan sonraki hayatını, üniversitelerde ders ve konferanslar vererek, seyâhatlere çıkarak, siyasetten uzak bir şekilde geçirmiştir. Nihâyet İstanbul Cihangir’deki evinde 16 Temmuz 1964 Perşembe günü saat 13.20’de bir kalp krizi sonucu vefat etmiştir87. Hiç evlenmemiş88 olan Rauf Beyin ağabeyi Hasan Murat’tan başka, Safiye, Hamide ve İffet adlarında üç kız kardeşi vardı. Cenazesi, 18 Temmuz 1964 günü Teşvikiye Câmiinde öğlen namazına müteâkip kılınan cenaze namazı sonrası kaldırılmış ve büyük bir askerî törenle Harbiye’ye kadar götürülmüş, buradaki törenden sonra vasiyeti gereği, Kadıköy Sahrâ-yı Cedit’teki aile mezarlığına, babasının yanına defnedilmiştir.89

Sonuç

Osmanlı Devleti’nin son yarım asrında doğup, büyüyen ve bu dönemin siyasî akımlarından da etkilenen Hüseyin Rauf Orbay, İttihât ve Terakkî Partisi’ne daha askerî öğrenci iken ilgi duyup katılmış, zamanla bu partinin en üst yöneticileri arasına kadar yükselmiştir. Rauf Bey, İmparatorluğun çöküşüne şahit olmuş, onu kurtarma mücadelesi verenler arasında yer almıştır. Ona göre, Mustafa Kemal Paşa olmasaydı, Millî Mücadele kazanılamazdı. O, bu görüşünü şöyle ifade etmektedir:

“-Mustafa Kemal Paşa olmasaydı, Millî Mücadele yapılabilir miydi? Bana kalsa, hayır! -Kâzım Karabekir Paşa olmasaydı,.. -Rauf Orbay olmasaydı, Millî Mücadele yapılabilir miydi? Bana kalsa, hayır!” Ama, Refet Paşa olmasa, İsmet Paşa olmasa, hatta Ali Fuad Paşa olmasa, -bana kalsa- yine Millî Mücadele olabilir, başarılabilir, bu değerli askerlerin yerine başka değerli askerler doldurabilirlerdi!”.90

Fiiliyâtta da Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele’ye askerî açıdan Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuad Paşa ve Refet Beye, siyasî açıdan da Hüseyin Rauf Beye dayanarak işe başlamıştı. Millî Mücadele’den sonra bu değerli asker ve devlet adamlarının muhâlefette kalmaları, büyük bir kayıp olarak görülebilir.

Rauf Bey ile Mustafa Kemal Bey (Paşa)’i 31 Mart Olayını bastırmak için Hareket Ordusu’nun İstanbul’a gelişinde Cemal Bey (Paşa) tanıştırdı91. Atatürk, yeni tanıştığı deniz subayı Rauf Beyden diğer arkadaşlarına da övgüyle bahsetmiştir92. Bundan sonra iki arkadaşın dostlukları devam etmiştir. Bağımsızlık Savaşı’na kadar Rauf Bey askerî hizmetleriyle albaylık rütbesine ve Bahriye Nazırlığı’na kadar yükselmiş, Mustafa Kemal Paşa da, general olarak 7. Ordu ve Yıldırım Orduları Grup komutanlığına kadar yükselmiştir. Anadolu’ya geçtiklerinde Mustafa Kemal Paşa 9. Ordu Müfettişi, Rauf Bey ise sâbık Bahriye Nâzırı idi. Amasya Genelgesi’ni birlikte imzaladılar. Erzurum, Sivas Kongreleri ile Heyeti Temsiliye’nin Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Başkan Vekili Rauf Bey idi. Mustafa Kemal Paşa, artık Millî Mücadele’nin ve esarete baş kaldıran Türk Milleti’nin rakipsiz lideriydi. Rauf Bey, Lider’e ilk itaatsizliğini, Meclis-i Mebusân’ın İngilizler tarafından basılma ihtimâli anlaşılınca, Lider’in “derhal Ankara’ya gel” emrini uymayarak yapmıştı. Lider’in bunu bir kenara not ettiği kuşkusuzdu. Rauf Beyin, Malta esaretinden kurtuluşundan sonra Ankara’ya gelişinde, TBMM’de siyasî tabanlı gruplar oluşmuştu. Lider, Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun başıydı. Rauf Bey, Müdafaa-i Hukuk Grubu içinde kalmakla birlikte İkinci Grup ile ilişkisini sürdürdü. Rauf Beyin bu tavrı Lider’in dikkatinden kaçmamıştı. Lider, onun İkinci Grup üzerindeki etkisini kullanmak için, onu başbakanlığa atadı. İlişkileri, Rauf Beyin başbakanlıktan istifasına kadar sürdü. Daha sonra Rauf Bey muhâlefete kaydı.

İsmet İnönü’ye göre, Rauf Bey ile Atatürk’ün arasındaki ihtilâfın iki temel sebebi vardı. Birincisi, Atatürk’ün yaptığı reformlardır. İkincisi ise, Rauf Beyin önde bulunmuş bir kişi olarak, yapılan işlerin kendisiyle müzâkere edilmesini istemesidir.93

Mustafa Kemal Paşa cumhuriyetçi ve inkılâpçı (devrimci) bir lider olup, Türkiye’yi çağdaş ve lâik bir sisteme doğru adım adım götürmektedir. Rauf Bey ise, bugünkü siyaset literatürüne göre, tam mânâsıyla “muhafazakâr” bir siyaset adamıdır. Cumhuriyete karşı olmamakla birlikte, parlamenter demokrasiyi savunmakta94, bu sistemin saltanat ve halîfelikle gidebileceğini düşünmektedir95. Sonunda, Millî Mücadele’nin iki büyük ismi ayrı siyasal yapılarda yer almışlar ve ilişkileri kopmuştur. Bu kopuş Rauf Beyin 1935 yılında yurda dönüşüne kadar sürmüştür. Atatürk, Rauf Beyle görüşmek için ona önce, Rauf Beyin kardeşi İffet Hanım’ı gönderdi. Rauf Bey kardeşine “sen böyle işlere karışma” diyerek reddedince, Atatürk de “kırk yıllık dost” Ali Fuad Paşayı göndermiştir. Bunun üzerine, üç arkadaş bir araya gelerek eski günleri yâd etmişlerdir.

Hüseyin Rauf Bey din, din-siyâset ilişkisi, hilâfet, saltanat ve Türk kimliği altında alt kimlik taraftarlığı gibi hassas konularda, düşüncelerini gayet net bir şekilde şöyle açıklamaktadır:

“Ben dindarım, fakat ne kendimi ne de dinimi siyasete âlet eden fikirsiz ve vicdansız değilim. Hayatta feragat, istikamet, hizmet (askerlikteki feragatli çalışmalarım) ve iyilik nâmına ne yapmışsam …dinî terbiyeme borçluyum. Hilâfet propagandacısı değilim…Padişahlar, bu mefhûmu…, kendi saltanatlarına âlet etmişlerdir. Cumhurreisi, halkın seçimi ile tâyin olunur, ırsî riyâsete imkân yoktur. Ben, fikirli, bilgili bir dindâr olarak, bunlara göre hilâfet propagandasına karşı menfî vaziyet almak zorundayım. Kürtlükle alâkam; validem cihetiyledir. Fakat bütün hayatımda, hiçbir Kürtlük siyasî cereyanına katılmadım, Kürtlük davası güden cemiyetlere girmiş de değilim. Çünkü ben, ömrüm boyunca zâbitlikle yaşadım. Bu vatanda yaşayan bütün ırkların, bir bayrak altında müttehit sarsılmaz birliğin hizmetkârıyım. Bu câmiadan bir kısmı lehine, diğer kısmı aleyhine his, fikir beslemek katiyen doğru olmaz kanaatim sağlamdır. Ben, bu müttehit millete, bu müşterek vatana sadık ve daima bütün varlığımla bağlı olacağıma yemin ederek, orduya girmiştim. Başka türlü düşünemem”.96


1. Atatürk, Büyük Taarruz’dan sonra İzmir’de Rauf Beye verdiği hâtıra resminin arkasına bu notu yazmıştı. Bkz. Sabahaddin Selek, Milli Mücadele, I, Işık Matbaası, İstanbul 1982, s. 666, Ek: 33

2. Feridun Kandemir, Hâtıraları ve Söyleyemedikleri İle Rauf Orbay, Sinan Matbaası, İstanbul 1965, 208 s. Bu hatıralar daha sonra önce, Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni -Siyasî Hatıralarım-, (I-II, İstanbul 1993, Eko Ofset, Emre Yayını) adıyla iki cilt halinde, daha sonra da, Siyasî Hatıralar (İstanbul 2003: Yaylacıcık Matbaa) adıyla tek cilt halinde tekrar yayınlanmıştır.

3. Erberk İnam, Rauf Bey, İstanbul 1965; Kâzım Çavdar, Cumhuriyetin 50. Yılı Dolayısıyla, Atatürk’ün Silah Arkadaşları, İzmir 1973, 156 s.; Cemal Kutay, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Yüzyılımızda Bir İnsanımız Hüseyin Rauf Orbay, c. V, İstanbul 1992; Süleyman Ataseven, Rauf Orbay, Biyografisi, İzmir 1997, Dokuz Eylül Üni, Y. Lisans Tezi (Yayınlanmamış).

4. Rauf Bey, “Kim kimdir” kitabı için istenen ankette doğum yılını 1881 olarak vermiştir. Bkz. F. Kandemir, a.g.e., s. 14

5. Mehmet Muzaffer Paşa, Osmanlı Deniz Kuvvetleri komutanlarındandı. Meşrutiyet’in ilânına kadar Bahriye Şûrası’nda görev yaptı. Daha sonra Bahriye Muhâkeme Dairesi Reisi ve Âyân Azalığı görevlerinde bulundu. Bkz. E. İnam, a.g.e., s. 4.

6. R. Orbay, a.g.e., II, s. 190; “Çerkez asıllı” olduğuna dair bkz. S. Selek, a.g.e., I, s. 667.

7. Türk Parlamento Tarihi, Millî Mücadele ve TBMM I. Dönem (1919-1923), c. III, TBMM Vakfı Yayınları, No: 6, s. 880-81.

8. E. İnam, a.g.e.,s. 6

9. Ali Fuad Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, Anka Ofset, İstanbul (Tarihsiz), s. 167.

10. Kâzım Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti (1896-1909), İstanbul 1982, s. 434-41.

11. İsmet Parmaksızoğlu “Hüseyin Rauf Orbay”, Türk Ansiklopedisi., c. 25, İstanbul 1977. s. 458.

12. Türk Parlemento Tarihi, s. 880

13. İsmet Bey (İnönü), Yemen hâkimi İmam Yahya ile görüştükten sonra geri dönerken Beyrut Limanı’nda Hamidiye Kruvazörü ile karşılaştığını belirtmekte ve “Kumandan Rauf Beye buluşmak gerçekten bir bahtiyarlıktı” demektedir. İsmet İnönü, Hatıralar, I, (Yayına Hazırlayan: Sabahattin Selek), İstanbul 1985, s. 78

14. E. İnam, a.g.e.,s. 118.

15. R. Orbay, a.g.e.,I, s. 28.

16. Türk Parlamento Tarihi, s. 880-81; E. İnam, a.g.e.,s. 65; Fethi Okyar, Hamidiye Harekâtını, “Balkan savaşlarında yaşanan tek istisna başarı” olarak nitelemektedir. Bkz. Üç Devirde Bir Adam (Yay. Haz. Cemal Kutay), Dilek Matbaası, İstanbul 1980: s. 189.

17. E. İnam, a.g.e.,s. 65-67.

18. Rauf Bey, “Heyet-i Seferiyesi”ndeki subayların İran ordusu’nun çekirdeğini oluşturmak üzere İranlıların emrine verilmesi teklif edildi. Bkz. Genel Kurmay Askerî Tarih Stratejik Etüt Dairesi Başkanlığı Arşivi (ATASE), 195, Dosya: 250/825, Fihrist: 13, 15; Buradaki Müfreze için bkz. İsrafil Kurtcephe- Mustafa Balcıoğlu, “Rauf Bey Müfrezesi”, OTAM., Sayı: 3, (Ankara 1992), s. 247-69.

19. E. İnam, a.g.e.,s. 69.

20. Türk Parlamento Tarihi, s. 881; Parmaksızoğlu, a.g.e.,s. 458.

21. Cemal Kutay, “Milli Mücadele’nin Gerçek Öncüleri ve Arkadan Gelenler”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı: 3, İstanbul, Mart 1987, s. 21.

22. Kutay, a.g.m., s. 21

23. R. Orbay, a.g.e., I, s. 58-64

24. Osmanlı Heyeti; Rauf Bey, Reşad Hikmet, Yarbay Sadullah ve Sekreter Ali Fuad (Tükgeldi)’dan oluşuyordu. Heyetin seçimi tartışmaları için bkz. Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, Ankara 1951, TTK Basımevi, s. 151: Türk İstiklâl Harbi, c. I, Genel Kurmay Harp Tarihi Yayını, s. 31-32.

25. Cemal Kutay, İstiklâl Savaşı’nın Maneviyât Ordusu, İstanbul 1977, s. 15.

26. Kutay, a.g.e., s. 19-21

27. R. Orbay, a.g.e., I, s. 89-146.

28. S. Selek, a.g.e, I, s. 667, Ek: 33.

29. Yeni Gün, 2 Kasım 1918; Selahaddin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, I, Milli Eğitim Basımevi, Ankara 1977, s. 26.

30. İsmet İnönü, “Mütareke günlerinde Rauf Bey’le görüştüğümüzde mütarekenin şartlarının çiğnenmesinden canının yandığını” belirtmektedir. İ. İnönü, e.g.e., I, s. 169.

31. R. Orbay, a.g.e., I, s. 227-31.

32. Kazım Karabekir Paşaya göre, Kurtuluş Savaşının plânı, programı ve parolası İstanbul’da kararlaştırılmıştı. Bkz. İstiklâl Harbimizin Esasları, (Yay. Haz.: Faruk Özerengin) İstanbul 1991, s. 26-27.

33. C. Kutay, a.g.m., s. 32; “İlk Beşler” için ayrıca bkz. F. Okyar, a.g.e.,s. 339.

34. R. Orbay, a.g.e., I, s. 237.

35. C. Kutay, a.g.m., s. 30.

36. Hükûmet tarafından bu sırada Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Beyin tutuklanma kararı çıkartıldı. Bkz. BOA, BED, Dahiliye, Giden, nu: 343763.

37. A Fuad Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, İstanbul 1953, s. 276; E. İnam, a.g.e., s. 74.

38. R. Orbay, a.g.e., I, s. 289

39. Cemal Kutay, Malta Sürgünleri, İstanbul 1978, s. 196.

40. R. Orbay, a.g.e., I, s. 285-88.

41. K. Karabekir, İstiklâl Harbimizin Esasları, s. 363.

42. R. Orbay, a.g.e., I, s. 290

43. Felâh-ı Vatan Grubu’nun Genel İdare Heyeti’ne: Celaleddin Arif Bey, H. Rauf Bey, Vasıf Bey, Hamid Bey, Bekir Sami Bey, Selahaddin Bahtiyar Bey, Rauf Ahmet Bey, Abdullah Azmi Bey seçildi. Bkz. A. Fuad Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, s. 305; R. Orbay, a.g.e., II, s. 30.

44. R. Orbay, a.g.e., II, s. 29.

45. Atatürk, Rauf Beyi geri çağırmasını “..hükûmet kurmaya ve yönetmeye yetenekli kişilerin bulunması önemliydi.” şeklinde açıklamaktadır. Bkz. Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, I, s. 409, Vesika: 254

46. R. Orbay, a.g.e., II, s. 30

47. ATASE, Kl. 111, D. 199-399, F. 10-12; Bilâl Şimşir, Malta Sürgünleri, Ankara 1985, s. 173-75; R. Orbay, a.g.e., II, 38-40.

48. Parmaksızoğlu, a.g.m., s. 459

49. Tam metin için bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, c. XIV, (31 Teşrînievvel 1337), s. 220.

50. R.Orbay, a.g.e., II, s. 63.

51. Aynı eser ve sayfa.

52. TBMM Zabıt Ceridesi, c. XIV, s. 286; Atatürk bu istifayı, Rauf Beyin TBMM’deki muhâliflerle hareket etme eğiliminden kaynaklandığını ifade etmektedir. Bkz. Nutuk, II, s. 634.

53. Parmaksızoğlu, a.g.m., s. 459.

54. Atatürk, “Kara Vâsıf Bey ile Rauf Bey, karşı grubun kurulmasında, güçlendirilmesi ve yönetiminde daha ilk günden, birlik oluyorlar ve yöneticilik yapıyorlar. Ama Rauf Bey, açıktan açığa İkinci Grub’a geçmeyerek bizim içimizde kalmak durumunu yeğliyor. Bu durum üç yıl sürdü. Rauf Bey, en sonunda -kendi deyişiyle- “bizimle birlikmiş gibi görünme imkânı kalmadığı zaman ayrılığını açığa vurmak zorunda kaldı” şeklinde açıklamaktadır. Bkz. Nutuk, II, s. 664; Ayrıca bkz. Ahmet Demirel, Birinci Mecliste Muhâlefet, -İkinci Grup, İstanbul 1995, İletişim Yayınları, s. 379.

55. F. Okyar, a.g.e., s. 298-99.

56. TBMM Zabıt Ceridesi, c. XXI, s. 357-59; Hakimiyet-i Milliye, Sayı: 557, Tarih 14 Temmuz 1922, Cuma; E. İnam, a.g.e.,s. 76.

57. Geniş bir değerlendirme için bkz. Nutuk, II, s. 664.

58. F. Okyar, a.g.e., s. 298-99.

59. TBMM Gizli Celse Zabıtları, c. III, (27 Şubat 1338/1923), İş Bankası Yayınları, s. 711.

60. F. Kandemir, a.g.e., s. 74.

61. TBMM Gizli Celse Zabıtları, c. III, s. 1042-46; TBMM Zabıt Ceridesi, Devre I, c. XXIV, s. 314-15; 39, 562-65; R. Orbay, a.g.e., s. 106-110.

62. R. Orbay, a.g.e., II, s. 106-15; Mustafa Kemal Paşanın TBMM’deki konuşmasını bkz. TBMM Gizli Celse Zabıtları, c. III, İş Bankası Yayınları, s. 1051; Atatürk Nutuk’ta, Rauf Beyle Halîfelik ve Saltanat konusundaki görüşmelerini şöyle aktarmaktadır: “Rauf Beyden saltanat ve hilâfet hakkındaki kanaat ve mütâlâasının ne olduğunu sordum. Verdiği cevapta: ‘Ben dedi, makâm-ı saltanat ve hilâfete vicdanen ve hissen merbûtum. Çünkü benim babam, Padişah’ın nân u nimetiyle yetişmiş. ..Benim de kanımda o nimet vardır.. Padişaha muhafazâ-i sadâkat borcumdur. Halife’ye merbûtiyetim ise, terbiyem icabıdır..Bizde vazıyet-i umûmiyeyi tutmak zordur. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam temin edebilir. O da saltanat ve hilâfettir’” (Nutuk, II, s. 684). Atatürk, daha sonra, saltanat ile hilâfeti birbirinden ayırarak, saltanatı kaldıracakları gün Rauf Beyden lehte konuşmasını istediğini, Rauf Beyin aynı zamanda “Saltanâtın lağvolunduğu günün bayram kabul edilmesi teklifini dermeyân ettiğini” de belirtmektedir. Bu konuda geniş bir değerlendirme için bkz. Nutuk, II, s. 686.

63. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre I, c. XXIV, s. 335-37; R. Orbay, a.g.e., II, s. 116; Nutuk, II, s. 681-83; Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, III, İstanbul 1967, s. 961-64; Cemal Kutay,…Rauf Orbay, s. 72-5; Türkiye Dış Politikası’nda 50 Yıl, Lozan (1922-23), Ankara 1973, s. 4.

64. Atatürk “Rauf Beyin tahtı riyâsetinde bulunacak heyetin bizim için hayati olan meselede muvaffak olacağına emin olamıyordum. Rauf Beyin de kendini yetersiz görmekte olduğunu sezinliyordum” intibaında olduğunu belirtmektedir. Bkz. Nutuk, II, s. 681.

65. Bu konu sorulması üzerine Başbakan Rauf Bey, Lozan görüşmelerinde Murahhâs Heyetin “tam yetkili olduğuna” dâir, Lé Journal Gazetesi’ne bir mülâkat verdi. Bkz. Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 8 Kanunusani 1923, Pazartesi.

66. Rauf Bey TBMM’ye: 1- Misak-ı Milliye kararlarından zerrece fedakârlık yapılmayacağı, 2- Savaş tazminâtı alınacağı, 3- Patrikhâne’nin yurt dışına çıkarılacağı, 4- Rum azınlığın kesinlikle mübâdele edileceği, yolunda teminatlar vermişti. Bkz. F. Okyar, a.g.e.,s. 333; Ayrıca bkz. Nutuk, II, s. 669-74; TBMM’de Lozan’ın maddelerinin tartışması için bkz. TBMM Gizli Celse Zabıtları, c. III, s. 1146-62.

67. İsmet Paşa, “vazife irtibatı olarak çok üzüntü verici bir hadise olduğu gibi, insan olarak da sinirleri her türlü hadisenin üstünde yorup yıpratacak bir tesir yapmaktaydı” şeklinde anlatmaktadır. Bkz. İ. İnönü, a.g.e., II, s. 148-49, Ek: 3; Ayrıca bkz. Nutuk, II, s. 790-93.

68. R. Orbay, a.g.e., II, s. 132-33; Lozan Anlaşması’nın onayı için bkz. TBMM Gizli Celse Zabıtları, IV, s. 74-89.

69. TBMM Zabıt Cerideleri, Devre: II, c. II, s. 90.

70. Nutuk, II, s. 833, 837; İsmet Paşa, Rauf Beyle aralarındaki ihtilâfı şöyle açıklamaktadır: “Rauf Beyin İstanbul Gazetelerine verdiği beyânat ‘Cumhuriyet’in ilânında acele edildiğinden gayrimesûl kimseler tarafından emri vâki yapıldığından bahsediyor ‘Bir kere Cumhuriyeti BMM ilân etmiştir’…Cumhuriyet’in ilânına teklif edenler gayrimesul kimseler olmadığı gibi, karar veren de devletin en yetkili uzvudur’.. Rauf Bey ile aramızda kesin bir görüş farkı var. İhtilâfın esâsı bu”. Bkz. İ. İnönü, a.g.e., II, s. 182.

71. R. Orbay, a.g.e., II, s. 134-41, 158; Nutuk, II, s. 833. Atatürk, Rauf Bey’in bu mülâkatını ağır şekilde tenkit etmekte ve Rauf Beyin kendini: “Duygularım, Cumhuriyet yönetiminden başka bir rejimi benimsemediğim yolundadır”, diyerek savunduğunu belirtmektedir (Nutuk, II, s. 837).

72. Nutuk, II, s. 833

73. Rauf Bey, “Refet Paşanın kimi yıkmak istiyorlarsa yapıştırıyorlar; halifeciliği” dediğini nakletmektedir. Bkz. R. Orbay, a.g.e., II, s. 161.

74. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre: II, c. X, (6 Kasım 1924), s. 112; R. Orbay, a.g.e., II, s. 156; Rauf Beyin Cevabı, TBMM Zabıt Ceridesi, Devre: II, c. X, (6 Kasım 1924), s. 112.

75. Aynı zabıt, s. 113

76. Bunlar: İstanbul Mebusları: Dr. Adnan Adıvar, İsmail Canpolat, Refet Paşa, Rauf Bey, Erzurum: Rüştü Paşa, Halit Bey, Ziyaeddin Efendi, Dersim: Ferudun Fikri Bey.

77. Hakimiyet-i Milliye, 18.Kasım 1924 (18 İkinciteşrîn 1340; T. Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasî Partiler (1859-1952), İstanbul 1952, s. 606-8; R. Orbay, a.g.e.,II, s. 162-68.

78. Nutuk, II, s. 838.

79. R. Orbay, a.g.e., II, s. 173-74; Tunaya, a.g.e., s. 608, 13.

80. Hakimiyet-i Milliye, 5 Haziran 1925.

81. Tunaya, a.g.e., s. 613-14.

82. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre: II, c. XXVII, s. 16

83. İzmir İstiklâl Mahkemesi’nin iddiâsına göre, “Sûikasttan birinci derecede suçlu Ziya Hurşit’in ağabeyinin yapılan sorgulamada, Rauf Bey’in kendisine, Ziya Hurşit’in bir sûikast yapmayı planladığından, bunu engel olmasını istediğini belirttikten sonra, Rauf Bey’in sûikast girişimini Kazım Karabekir ve Refet Paşa’ya haber verdiğini Rauf Bey’in bu olaya sessiz kaldığını belirtmiş”. “Suîkast hazırlığını duyunca buna haber vermediği gibi, ben gidiyorum, siz ne yaparsanız yapınız”, diyerek Avrupa’ya gitmiş olmasından bu gizli girişimden haberi olduğu kanısına varılarak suçlu bulunmuştur”. Mahkeme için bkz. Ergün Aybars, İstiklâl Mahkemeleri -Yakıntarihimizin Gerçekleri-, İstanbul 1998, Şefik Matbaası, 2. Baskı, s. 372, 379-82; Rauf Bey hâtırâlarında “komplo” olarak gördüğü suîkast hadisesine uzun bir yer ayırmıştır. Bkz. R. Orbay, a.g.e., II, s. 195-223, 251-56.

84. R. Orbay, a.g.e., II, s. 235-36.

85. R. Orbay, a.g.e., II, s. 249-57.

86. R. Orbay, a.g.e., II, s. 260.

87. Türk Parlemento Tarihi, s. 882.

88. 1918’li yıllarda Sultan Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan ile evlendirilmek istenen Rauf Bey, “evlenmeye vakit bulamadığı” gerekçesiyle sarayın teklifini kabul etmemiştir. Bkz. Leyla Açba, Bir Çerkez Prensesinin Harem Hatıraları, (Yayına Haz.: Harun Açba), İstanbul 2004, LM Yayınları, s. 94-5

89. Tercüman Gazetesi, 19 Temmuz 1964; E. İnam, a.g.e.,s. 81

90. R. Orbay, a.g.e., I, s. 9

91. A. Fuad Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, s. 167.

92. A. Fuad Cebesoy, aynı eser, s. 178.

93. İ. İnönü, a.g.e. II, s. 184; Kazım Karabekir Paşa, “savaş bitmiş, kapışma yaklaşmıştır” tespitinde bulunmaktadır. Bkz. Paşaların Kavgası -İnkılâp Hareketlerimiz, (Yay. Haz. Faruk Özerengin), İstanbul 1995, EKO, s. 100.

94. Meselâ meclis müzâkerelerinde: “Rauf cumhuriyetçidir, ama cumhuriyet mi hâkimiyeti milliyenin tekâmülüdür, yoksa hakimiyeti milliye mi cumhuriyetin tekâmülüdür?” gibi sorularla bunu tartışmıştır. Bkz. TBMM Zabıt Cerideleri, Devre: II, c. X, (6.11.1340/1924), s. 113.

95. Ona göre, “İslâmî idare, esâsen cumhuriyettir. Cumhurreisi ister halife ismini taşısın, ister taşımasın, halkın seçimi ile tâyin olunur ve onun kendi mevkiini evladına veya herhangi bir istediğine devretmesine, yâni ırsî riyasete imkan yoktur. Reis halka karşı fiil ve hareketlerinden mesuldür…Osmanlı padişahları ise, halîfelik için aranan şartları hâiz olmayarak saltanat sürmüşlerdir”. R. Orbay, a.g.e., II, s. 189-90; Bu ifadelerden Rauf Bey’in hem saltanatın kaldırılması ve Abdülmecid Efendi’nin halîfe seçilmesi müzakerelerinde hem de daha sonraki gelişmelerde Halîfelik Kurumu’nun yaşanmış tabii seyrinin aksine açıklamalarına rastlamıyoruz. Bkz. TBMM Gizli Celse Zabıtları, c. III, s. 1042-46.

96. R. Orbay, a.g.e., II, s. 189-90.