Atatürk Araştırma Merkezi
e-posta|iletişim
 
Haberdar Et
Yeniliklerden haberdar olmak için listemize kayıt olabilirsiniz.
 
Atatürk Diyor ki
Öğretmenler Yeni Nesil Sizlerin Eseri Olacaktır.
 

Atatürk, Cumhuriyet, Bilim ve Teknoloji

Prof. Dr. Mübahat Türker-Küyel 
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 56, Cilt: XIX, Temmuz 2003, Türkiye Cumhuriyeti'nin 80. Yılı Özel Sayısı
 

 
“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir.
Yazan, yapana sâdık kalmazsa, değişmeyen hakikat,
insanı şaşırtacak bir mahiyet alır.”

“Biz daima, hakikati arayan ve onu buldukla ve onu bulduğumuza kani’
oldukça, ifadeye cûr’et eden adamlar olmalıyız.”

Çünkü, “hakikat tecellî edince, kizb ortadan kalkar.”
Atatürk

Bilgelik veya “hikmet”, bilindiği üzere, kökü bakımından, (herhangi bir konuda), doğru ve yakînî bilgidir; ve, o bilgiye göre davranmaktır”. Böyle bir bilgiyi hep aramak ve o bilgiye göre davranmayı durmadan istemek ise, “bilgeliği sevmek”tir, felsefedir. Felsefenin konusu, Tanrı-Evren-Toplum-İnsan-İnsanın kültürüdür. Felsefenin, yöntemde sâdık kaldığı geleneği ise, Mezopotamya kökenli olan “tanzim” ve “tasniftir; ve, “kavramları, dikkatle birbirlerinden ayırmaktır” (Platon); matematiksel düşünceyi, örnek alarak, prototip sayarak, öne almaktır. Atatürk, kendisini, hikmete ve felsefeye çok yakın hissetmiş olan bir devlet adamıdır.

İşte, bizim de, bu incelememizdeki amacımız, “hayat felsefesini”, “hayât-ı akvam felsefesini” kavramakta, “Atatürk, Cumhuriyet, Bilim ve Teknoloji” konusuna, Atatürk’ün özdeyişi olan “hakikat tecellî edince, kizb, safsata ve hurafe ortadan kalkar; aklın halledemeyeceği hiçbir mesele yoktur” uyarınca, felsefenin bu geleneği içerisinde kalarak ve Atatürk Kültür Merkezi’nce yayınlanmış olan bazı eserlere (Atatürk’ün Kültür ve Medeniyet Konusundaki Sözleri, 1990) ve Erdem dergisine dayanarak, yaklaşmak suretiyle, bu konuda, Atatürk’ün hayatının merkezine almış ve dolayısıyla, kültür politikasının temeline yerleştirmiş bulunduğu bazı kavramlar hakkında açık bir bilince ulaşmaya çalışmaktır; gerekli gördüğümüz yerlerde, birkaç mülâhazada bulunmak yoluyla dikkatleri çekmeye gayret etmektir; ama, ilkin, bu yaşanan hayatın içerisinde yer almış olan bir kişi olarak, Atatürk’ün sa’âdet anlayışını hatırlayarak, bu anlayışın köklerini göstererek, ve onu temele koyarak, bunun ardından, Atatürk’ün bu hayatı yaşarken ne gibi amaçları, ne gibi bir hayat plânı olduğunu öne çıkarmak suretiyle, bir sonuca varmaktır. Bu, Atatürk’ün işte fikirleri! İşte, icraatı! manâsına da gelir; tıpkı Atatürk’ün izleyeceği İşte kültür politikaları! manâsına geldiği gibi.

Atatürk’e göre, “Milletler, gam-keder nedir bilmemelidirler. Şeflerin görevi, hayatı neş’e ve şevk ile karşılamakta, milletlere yol göstermektir. Bir kısım filozoflar, ‘mademki işin son ucunda ölüm vardır, o halde, hayat boştur, hiçtir’ demişler, kederlenip karamsarlaşmalardır. Bir kısmı ise, ‘mademki hayatın sonu sıfırdır, bari, hayatta iken şen ve neş’eli olalım’ demişlerdir”. Atatürk, bir durum değerlendirmesi yaparak, “bu ikinci grup, daha doğru söylemiş olan mâkûl adamlardır. Ben de kendi karakterim/(seciyye) itibariyle, bu görüşten yanayım”, demiştir; ve, şunu eklemekte gecikmemiştir: “Bütün insanlığı kendi şahsında gören kimse bedbahttır. Bu hayatta memnun ve mes’ud olmanın, zevk ve sefanın şartı, kendisi için değil, kendisinden sonra geleceklerin varlığı, şerefi ve sa’âdeti için, ama, onlardan bir karşılık beklemeksizin, çalışmaktır. Memlekete, millete, geleceğe hizmet budur.”1 Bir başka demecinde ise, O, “hakîkaten, Türk, fıtraten, şen satırdır”, demiştir.

Bütün bunlarla birlikte, Atatürk, bize, ne o nihilist ve pessimist olan filozofların, ne de o realist ve optimist olan filozofların adlarını vermiş, eserlerinin başlıklarından bahsetmiş değildir. Acaba, bu filozoflar kimler olabilir? Atatürk, bize, gelecek nesillerin “varlığı, şerefi ve saâdeti”nin ne olduğu hakkında da bir bilgi vermemiştir. Acaba, Atatürk’e göre, “gelecek nesillerin varlığı, şerefi ve sa’âdeti” ne olabilir? Atatürk, “Onuncu Yıl Nutku”nun müsveddesinde, “beni hatırlayın” isteminde de bulunmuştur. Acaba, ortada memlekete ve millete yapılmış hizmetler için bir karşılık beklemek veya beklememek konusunda, iki zıt hal mi bulunmaktadır? Atatürk’e göre, “milletlerin gam-keder nedir bilmemesi, hayatı şevk ve neş’e ile karşılaması” ne demektir? Acaba, bu, ahlâk filozoflarının terimiyle, bir kakia (“Vur patlasın. Çal oynasın”. “Nerede çalgı. Orada kalgı”) mıdır? yoksa, “lux” zevklere yönelmek midir? yoksa bir “dolce vita” tavsiyesi midir?

İşte, biz, eğer, ‘kültür karşılaşması’, kültürün sürekli ve yayılgan, dilin ise kültür taşıyıcısı, kültür yükleti olması gibi aslî vakıaları gözönünde bulundurursak “ve, her tür tarih felsefelerini paranteze alırsak, o zaman, Atatürk’ün bu yüzden, “Atalar Mağarası”nda, bir tek hakan, bizzat “Kök Tengrisi”ne kurban sunabilir. Ülke Doğu-Batı, Kuzey-Güney istikametinde, “buyuruklar” rütbe ve mevkilerine, “Kara kamıg bod” (Halk) ise, “kemiklerinin rengi”ne göre, teşkilatlandırılmışlardır2. “Gök Çarkı”, Kutup Yıldızı etrafında “Devlet Çarkı” hakanın etrafında, muntazam surette döner3. -Bu “Nizâm-ı Âlem fikri Kutup Yıldızı yerine Yer merkeze alınarak Gazneli, Karahanlı, Selçuklu ve Osmanlılarda da, aynen, devam etmiş, adalet, bir “convention” değil, bir objektif varlık sayılmıştır;4 “Adalet Çarkı”, daha doğrusu “Adalet Çemberi” adıyla, açıklama modeli olarak kullanılmıştır; “dünya küfr ile durur, amma, zulm ile durmaz” şeklinde Türk siyaset düstûrunda dile getirilmiştir; siyâsette kural olarak temele alınmıştır. Kanun fikri, kozmik veya toplumsal yasa olarak, böylece, Türklerin seciyelerine, tâ kökten, işlenmiş bulunmaktaydı. Atatürk’ün niçin yasayı temele almış, “irade-i millîye”yi “hâkim ve âmil” kılmış olduğu, temelini, kendi tarihinde bulmaktadır.

Türklerde, adaleti, komşu İran’da olduğu gibi, lütfen değil, görevi gereği uygulamak hakanın baş erdemidir. Bu görevinin bilincinde olmak, onu, bilge (“Bögü”, “Bögü bilge”) kılar. Hakan, bilgeliğinin gereklerini yerine getirir; uygular. Bu uygulama onu alp kılar. Bilgelik ve alplık, hakanın kişiliğini oluşturan en yüce iki değerdir. Bilgelik ve alplık, bütün toplumun da iki yüce değeridir: Öyle ki “erdem bolsar bodun, erk bodun” (erdemli olan toplum güçlü olur). “Erdemliler” (kursaklılar), “alıplar”, toplumda, yüce değerler uğruna ileri atılırlar; “il” (“el”) öğüncüne can verirler; ama, ölmezler (“ölen hayvan durur. Canlar ölmez”); “Atalar Rûhu”na kavuşurlar. Onlar, “Er atı (adı)” kazanarak kutlanırlar; kut bulurlar; kutu bulurlar; “Bengi taşka urulurlar”, “Atalar Rûhu”nda ebedileşirler. Kendi kişisel çıkarlarına uygun, ama, toplumun beklentilerine aykırı davranan “Ayıglar” ise “Atalar Rûhu”na kavuşamazlar; onlar, yok olmuş, gönüllerde ölmüş, gönüllerden silinmiş sayılırlar.5 Alplikte “sehâ” değeri, başkasının “ben”ini kendi beninin üstünde tutma değeri, baş değerdir, işte onun için, Atatürk, “bütün insanlığın mevcudiyetini kendi varlığında gören kimse bedbahttır” demektedir. Çünkü, kendisinde, sehâ değeri parlamaktadır. Atatürk’ün, annesinin kabri başında, “hâkimiyet-i millîye uğrunda can vermek”ten ibaret “namus ve vicdan borcu” yemini6, onun “bu sahada akan Türk kanları, bu semâda pervaz eden şehid ruhları devlet ve cumhuriyetimizin ebedî muhafızlarıdır” ibaresi ile Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Beye çektiği telgraf metnindeki “Anadolu’nun ruhu, bütün feyz-i mukavemetini abâ-i târihinden almıştır. Bize bu mukaddes feyzi nefheden er-vâh-ı ecdâd arasından mükerrem pederinizin pek yüksek bir mevkii vardır” ibaresi hatırlanırsa, Atatürk’ün “Atalar Rûhu”na inanmakta olduğu ve “Atalar Ruhu”nun, Atatürk’ün hayatında merkezî bir yer işgal etmiş olduğu görülür.

Literatürde, “Kut”un birçok anlamlara gelmiş olduğu, onun en sonda, gerçek varlık, doğru bilgi, olumlu değer olduğu da gösterilmiştir:7 Baht, talih, uğur, hak edilmiş şans, iyi şans, ikbâl, fortuna, rahatlık, servet, hayattaki başarı, sa’âdet, mana, rûh, şefaat, inayet, izzet, haşmet, şeref, asalet, ihtiram, muhterem, mübarek, yümn, meymenet, ehliyet, hayat, bereket, bolluk, cûd, rahmet, ilâhî lütuf, kharizma, devlet, devletlû oluş, “Tanrısal bir gücün desteği”, “Yer ve Gök ile desteklenen otonom rûh kuvveti,” iktidar=imperium, hâkimiyet, hâkimiyete liyâkat, hâkimiyet hakkı, hükümranlık hukuku, “viati-que de la vie” (J.P. Roux), güç, rûy-ı rahmet, dünya (“kutlu üy”), ong, ongun, gönenç, “ok”, “tüz”, “teng”, “koni”... gibi bizi burada ilgilendiren anlamlan, onun, asıl, “devlet”, “imperium” (hâkimiyet, iktidar), “dünya=bu hayat, sa’â-det, şeref, asalet anlamlarıdır.

Hakan, “kut”u, imperium’u, siyasal iktidarda olma yetkisini, başta olmak erkini, adaleti irade etmek gücünü, Gök Tanrı’dan almış sayılır. Her insana, hayatı boyunca sunulmuş olan kesin ve belirli pay, onun “ülüş”üdür. “Ülüş” ile kut arasında bir ilişki mevcuttur. Her insan kendi “ülüş”ü üzerinde etkin olabilir. Öyle ki, “ülüş”ler arasındaki farklar, kutluların, kutlarını, “kingeşerek”, danışarak, kutsuzlarla paylaşılması suretiyle kaldırılabilir. İşte bu sebeple hakan, Gök Tengrisinden almış olduğu kutu, Buyruklarına ve Boduna, “kingeşme”, danışma yoluyla geçirmek için vardır. Bunun anlamı, hakan, halkına hizmet için vardır, demektir. Hakan görevini yapmazsa, halkı onu terkeder. Atatürk’ün memlekete ve millete hizmet bilincinin kökünde, kut kavramı parlamaktadır.

“Kutun belgüsü biligdir”. Kutun emmaresi, işareti, göstergeni bilgidir. Bilgi mutluluk kaynağıdır; bilgi sağlıktır, diriliktir, gençliktir; bilgisizlik hastalıktır, ölümdür. Burada Atatürk’ün arı bilime vermiş olduğu önemle nasıl da bir bütünleşme zihniyeti önünde bulunmaktayız!

Kutsuzluğun ardından, ümitsizlik, güvençsizlik, inançsızlık, karamsarlık gelir hattâ, insan, evreni, bir “korkulu rüya” (Brahmanların “Maya”sı), toplumu ise, bir “hayat seli” (Buddhistlerin Samsâra’sı ) telâkki etmeye yönelir. Bu yönelişte “kurtuluş”, bu dünyadaki fakirlik, hastalık, vefasızlık, ihtiyarlık ve, asıl ölümün oluşturduğu “hayat seli”nden kurtuluş8, “hayat ateşi”ni “söndürmek”te, her türden “ben”i-Tanrının benini bile (Tantrizm) -nefyetmekte, yaşama isteğini köreltmekte, “Ben Körüm (Görüm)” nazariyesini terketmekte bulunur; hayatı öldürmek çare sayılır. “Extase”da, insan, Evrenin gerçek olduğu rüyasından uyanır. Her şey “hiçlikten ibarettir9. Ne varlık vardır, ne yokluk. Mutlak hiçlik (cunyata) hüküm sürmektedir. Türkler, ancak, Buddhizmin, mahayâna şeklini kabul ederek, “nihilizm”den kurtulmuşlardır. Mahayâna’ya. göre, bu dünyayı redderek “(Yeniden) Doğuş Çarkı”ndan kurtulacak yerde, gündelik hayatı yaşayarak da Budha yüceltilebilir. “Kurtuluş”, bütün canlıların kurtuluşudur. Amaç, “evrensel acımak”tır: “Canlılar acı çektikçe, merhametliler neşelenemezler”. O halde, kendini sevmek değil, başkasını sevmek esastır. (Burada Atatürk’ün “bütün insanlığı kendi şahsında gören kimse bedbahttır” sözünü hatırlayım.)

Oysa, gerek Varlık, gerekse Bilgi ve Değer, insanın “Köngül Tüpi”nden, “Köngül Tözi”nden, “Köngül Özi”nden, “Kutlu Tüp”ten, yani, literatürde çok geniş anlamları gösterilmiş olan “Gönül”den10 fışkırıp çıkar; kaynar. Gerçek Varlık, doğru Bilgi, yüce Değer, temelini, insanın “Gönül”ünde bulur. Bunları “Gönül” varlığa getirir. Bundan böyle, artık, “Tanrı Gönüldür” denmez, “Gönül Tanrıdır” denir (en eski Türk şairlerinden “Gök’ü boyayan” Çısıya Tutung). Gönül, insandır, insanlıktır sonucuna varılır. İnsanı insan yapan öz onun canıdır, ruhudur. Rûh ve can, bu iki ilke, hem hayat ilkesidir, hem de yüce değerlerin yeridir. Canın özü gönüldür. Gönülün özü ise, sevgidir. Gönül, insan ve insanlık olunca, bundan, ‘insan halayık değildir’ sonucu da çıkar, böylece gönül hem demokratik zihniyete, hem de evrensel bir hümanizmaya temel verecek genişliğe ulaşır; Atatürk’ün kültür tariflerinden birinde kullanmış olduğu “insanlık” öğesini, bir de bu çerçevede mütalea etmek mümkün olur. Atatürk tarihî kültürünün derinliklerinden gelen köklerle, gönül kavramıyla, her bir ferde, her bir ferdi adam yerine koyarak, rey verme yolunu, siyasetten pay alma yolunu açan cumhuriyete yönelmekte, ne kadar da çok hazırlıklı durumda olmalıdır!

Bu kültür arka plânına dayalı olarak, acaba, Atatürk’ün sa’âdet anlayışına kök oluşturabilecek hangi öğeleri öne çıkarabiliriz? Şimdi, onları görelim. 1. Atatürk’ün “milletler gam-keder nedir bilmemelidirler; şeflerin vazifesi, onlara yol göstermektir” cümlesinin Türk kültüründeki paraleli şudur: Türk hakanı, “Türük Tengrisi”nden kut almıştır. Bu demektir ki, hakan, toplumda, “Nizâm-ı Alem”i gerçekleştirmek üzere, adaleti ve siyâseti irade etmek, hem de uygulamak gücüne sahip olarak, ama, bir lütuf gereği değil, görevi icabı, kutunu, kutsuzlarla paylaşır; “İlde bung yok ider”; “ile sevinç, gönenç verir”; “ili ongdurur”, “boşgurur”, yüksek seviyeden eğitir. Atatürk’te yasa, kanun bilinci çok yüksektir; had safhadadır; halkı eğitmek esastır 2. Atatürk’e göre, ölüm vakıası karşısında, bazı filozoflar nihilist ve pessimist olmuşlar, bazıları ise, realist ve optimist kalmışlardır. Atatürk, bu ikinci grubu yeğlemektedir. Bunun Türk kültüründeki kök karşılığı şudur: Bu dünya kuttur; gerçektir; sevinç kaynağıdır; güleçtir. Ölüm ise bir gerçektir, ürkünç, korkunç değildir. Öte dünya bu dünya gibidir. Eğer, insan, bu dünyada “Atalar Rûhu”na varacak şekilde, yani, yüce değerlere uygun olarak yaşarsa, “Atalar Rûhu”nda ebedî hayatı bulur. Bu sebeple “tanatomania” (intihar) anlamsızlıktır. 3. Atatürk’e göre, bütün insanlık’ı kendi şahsında gören kimse bedbahttır. Oysa, insan, “(insan) tabiat(ın)ın, yüksek feyizleriyle mes’ûd olmalıdır: Saflık, temizlik, yükseklik, insanlık gibi”. Öyle ki, “irade-i millîye’den, yalnız bir tek fert değil, herkes pay almalıdır. Bunun Türk kültüründeki karşılığı, Gönül’dür. İnsanlar, gönül sahibi olmakta eşittirler; aynı yücelikte ve değerdedirler. Hattâ Çısıya Tutung’un ifade ettiği gibi, “Tanrı Gönüldür değil, Gönül Tanrıdır”. Bu demektir ki, limeste, son uçta, isteyen herkese tanrısal olmak yolu açıktır. Türkler “Creatio Dei”ye (Tanrı’nın yaratması) işte böyle bir “İmitatio Dei” (Tanrı’nın taklîd edilmesi) ile karşılık vermektedirler. Atatürk’te “sehâ” değeri parlamaktadır. 4. Atatürk’ün ferdî saadeti “gelecek nesillerin varlığı, şerefi ve sa’âdeti için çalışmaktır”. Öyle ki, meselâ, iş bölümüne göre farklı olan, ama, yine de halkın bir parçasını oluşturan ve siyasal iradeden pay alan “ulemâ”nın, halkı “irşâd” ederek, onların “mertebe-i medeniyete irtika”sını, “i’lâ”sını, “tekemmül, tekâmül, temeddün, terakki, teceddüd’ünü temin etmesi gerekir. “Harâset-i fıkriyye (culture intellectuelle), milletin seciyyesi ile mütenasiptir”. Bu seciyye zemininde arı bilimle, dil ve tarihle uğraşmak, yüksek teknolojiyi takip etmektir. Bu, ilk defa, Atatürk’te parlayan bir bilinçtir. “Temeddün”e ilişkin olarak, hatırlamalıyız ki, Fârâbî, “medîne”yi, dolayısıyla “medenî’yi tarif etmiştir: Medine, erdemli bir reîs veya bir hey’et tarafından “ârâsı takyîd, efâli takdir edilmiş bir insan topluluğunun oturduğu sûrlu veya sûrsuz yerdir”. Fârâbî, “reîs-i cumhur” ve “hadim” terimlerini de kullanmıştır. Reşit Paşa, “civilisation’a karşılık bulmakta zorlanmıştır; onu, “terbiye-i nâs ve icrâ-i niza-mât” olarak çevirmiştir. Atatürk ise, halkının, “hâkimiyet-i millîye” ve “irade-i millîye” hakkında bilinçlendirilmesi demek olan “terbiye-i siyâsîye”sinden bahsetmiştir. Başgil gibi, bazı Cumhuriyet hukukçuları, “esas sâri’ Tanrı olmakla”, Tanzimat’ta yapılanları, tanzimi ahkâmdan saymışlardır. Atatürk dahî, “Balıkesir Hutbesinde, “Kanûn-i esâsî nusûs-i Kur’ân’dır” ifadesini kullanmıştır. Ama, “halifeye görev vermek, irade-i millîyeyi kısıtlamaktır” diye de eklemiştir.11 Atatürk, “hayatı ve namusu kurtarmayı”, halkın bu türden bilincinde ve “vahdet”inde görmüştür. O, halkın hür iradesini öne çıkaran cumhuriyet rejimini kurarken, halkı teşkil eden fertlerin eşitliğine dayanmıştır. Bu fikir, “İnsan Hakları Beyannamesinde de yer almıştır. Orada da Tanrı’nın, insanları, doğuştan eşit haklarla yaratmış olduğu dile getirilmiştir.12 Burada, Arap Kumandanı Cuneyd ile Türk Hakanı arasında geçen felsefi tartışmada Cuneyd’in Hakan’a, “tedbirli kurtulur, ama, tedbirsiz kurtulmaz. Ama, tedbirlinin kurtulamadığı nice haller vardır. İşte onun için, biz, toplumu, din ile, siz ise akıl ile yönetiyorsunuz” (felsefedeki ‘Futurs Contingents’ meselesi) sözleri, genel durum değerlendirilmesi yapılırken, hatırlanmalıdır.13 Kültürde, “gelecek nesillerin varlığı, şerefi ve sa’âdeti için çalışma”nın kökü, hakanın, kutunu kutsuzlarla paylaşmasıdır; bunun hesabını doğruyu söyleyerek, -Çünkü, Atatürk, halka doğruyu söylemek taraflısıdır- buyrukları ve bodu önünde, herkese vermesidir; onları bunda bilinçlendirmesidir; herkesin, sosyal “Nizâm-ı Âlem”de yerini bilip ona göre hareket etmesidir. 5. Atatürk, söz konusu olan görevini yaparken, hiçbir kimseden bir şükran beklentisi içerisine girmemiştir; ancak hayatını ortaya koymuştur. Onun görevinin gayesi başka yerde değil, yine o görevin kendi içerisindedir. Bunun kültürdeki kökü, hakanın, görevini lütuf, inayet, kerem, ihsan gibi gerekçelerle değil, vazife olarak yapmasıdır. Olumlu yolda yapılan bir hizmeti, karşılık beklemeden ifa etmek, Türklerin yüce değerlerinden birisidir. Câhız’ı hayran eden taraflardan birisi de bu idi.14 6. Atatürk’ün “beni hatırlayın” istemi, hüzün verecek bir şey değildir. Eğer, istikbalde, şerefle varlıkta kalmak ve mes’ûd olmak istiyorsanız, beni dikkatle dinleyin demektir. Hal böyle iken, artık, Atatürk’ün sa’âdet anlayışının köküne, “iyi bir daimon’a sahip olma” ereğinde birleşseler de, şerefi hiçe sayan, ahlâkta ferdiyetçi olan hiçbir filozof yerleştirilemez: Ne, ‘çok zevk, acı’ya yönelen, rûh dinginliği için, gerekirse çocuğu ve aileyi feda eden15, şan-şeref aramayan Demokritos, ne, şan-şerefi bir kuruntu, hazzı ise en büyük kötülük sayan, mutluluğu ‘neş’eli bir rûh dinginliği’nde arayan, hayvanları ve doğal olanı taklîd eden, ‘yurt yoktur, dünya vardır. İdeal devlet, devletsizliktir’ diyen Kynikler, ne, tarih, din, toplum, devlet gibi değerlerden hiçbirine bağlanmadan, ânın hazzını en yoğun biçimde yaşayan, müreffeh ve zengin Kyreneliler ne, erdemi mutluluk, şerefi-şerefsizliği “adioforon” (kendisi için endişe edilmeyecek şey) sayan, dünya vatandaşı olmayı yeğleyen Stoalılar, ne, hazzı mutlak değer sayan, bilginin mutluluk vermediğini savunan, gramer, matematik ve tarih dallarına değersiz şeyler nazarıyla bakan Epikuros, ne ‘mutluluk devlettedir’ demekle birlikte, demokrasiyi, ‘eğitilmemiş halk yığınlarının değer olduğu, demagoglara ve tutkuları kullanmaya önem veren’ bir devlet şekli saydığı için Platon, ne, ‘ruhun erdeme uyan faaliyeti’ saydığı mutluluğu, yalnız bilgeye hasrettiği için Aristoteles! Bentham, ‘çok kişiye çok haz’ vermek, öğrencisi Stuart Mili ise, toplumu ancak bilimle acılardan kurtarmak taraflısı olmakla birlikte, dünyada, Milâttan sonraki V-XI. yüzyıla, hattâ, XIII. yüzyıla kadar, Türk Asrı olmakla, Türklerde bilim çok yüceltilmiş, hem “kutun belgüsü bilig”dir denmiş, hem de, bilim tadının ebediyeti ve bilimin mutluluk kaynağı olduğu vurgulanmıştır (Beyrûnî’de olduğu gibi). Ödevi, “insanın kendine buyurma özgürlüğüdür” diye tarif eden Kant ise, “en yüksek erek, mutluluk değildir, ahlâktır” dediği için, kök oluşturamaz.

Atatürk, millete ve memlekete karşı olan görevini yapmakta, ister kişisel bir beklenti içerisinde olsun, isterse de olmasın, o, “nihilizm ve pessimizm canavarını” öldürmüş, ve bunca kimsesizin kimsesi olmuş olan yüce bir alp olarak, “Atalar Rûhu”nda ebedîleşmiştir.

Böylece, Atatürk’ün sa’âdet anlayışını, tarihteki köklerini göstererek, hatırladıktan ve onu konumuz olan “Atatürk, Cumhuriyet, Bilim ve Teknolojilin temeline yerleştirdikten sonra, şimdi artık, Atatürk’ün hayatının, ve, dolayısıyla, siyâsetinin, özellikle de kültür politikasının merkezine almış olduğu bazı kavramları sırasıyla incelemek üzere, sayabiliriz: İlkin, ve, en başta “Cumhuriyet”. Sonra, “Kültür ve Medeniyet”, “Harâset-i fikriyye” (culture intellectuelle”), “İlim ve Fen”, “Mütefennin”, “Seciyye”, “Seciyye-i millîye”, “Millî Devir”.

Böyle bir sıralamanın ve “Cumhuriyet”i başa koymanın gerekçesi, Atatürk’ün “Cumhuriyet’i, kendi hayat plânında ilk hedef olarak tutturmuş olmasıdır. Atatürk, “Cumhuriyetin temeli kültürdür” dediğine göre de, “Cumhuriyet” kavramının hemen ardından, ağırlıklı kavram olarak, “Kültür ve Medeniyet” ile “Atatürk’ün Kültür ve Medeniyet Anlayışı” gelir. Sonra, “Kültür”e bağlı kavramlar olarak, altta, “Harâset-i fikriyye” sonra, “İlim ve Fen”, “Mütefennin” gelir. Duruma göre, bu kavramlara ilişkin olan birtakım mülâhazalar yer alır; onların hazırlıkları yapılır. “Mütefennin”in, Atatürk tarafından sorgulanması ise, bizi, Atatürk’ün “İlim ve Fen”ni dayandırmış olduğu “Seciyye”ye, “Seciyye-i millîye”ye ve “Millî Devir” kavramlarına ve sonuca, sonuncu değerlendirmeye götürür. Şimdi, bu söz konusu olan kavramları, söyleniş sırasıyla ele alalım.

Atatürk’ün hayat planındaki ilk merhale, “bu hayat”ın (toplum halinde yaşayan insanların müşterek hayatının), bir “Hayâl” değil, durmadan “Tahavvül”, “Tagayyür”, “Temeddün” ve “Terakki” eden bir gerçek16 olduğunu, “Hayât-ı Akvâm”ın ise, “daimî ve müdhiş bir cidal şeklinde tebarüz ettiğini” görmekle, Türk milletinin “şerefle” yaşamasıdır. Türk milletinin, amacı, ülküsü, bundan böyle, artık, “İ’lâ-i Kelimetullah” değil, “İ’lâ-i hars-ı millî” olmakla, ayakta kalmasıdır. Bu, Türk milletinin bir ölüm-kalım mücadelesidir, yani, “Cihan”da, “Bu dünyada”, insanın, kendisini, “nihilizm”e ve “pessimizm”e kaptırmadan, “fakr” arayışlarına da girişmeden, “Bu hayat”ı bir “kakia”, bir “Dölce Vita” bir “lux” saymadan ve sanmadan, “Ferdiyetçi Ahlâkçılar”a itibar etmeden, “medenî milletler” tarafından “tahkir ve tezyif edilmeden, -Çünkü, “medenî milletlerin” bazı mensuplarınca, “Türkler, vahşîdir; zâlimdir; îcabât-ı medeniyeyi ahz u kabule gayr-ı müstaiddir”. Oysa, Atatürk’e göre, bu, “Garbın (galebe amaçlı) zâlim ve hakikati görmemek için gözlerini kapayan siyasetçilerinin “mahz bir iftira”sıdır; “kizb”idir (yalanıdır). Onların iddialarına göre, Türkler, “zâlim” imiş, “kabiliyetsiz” imiş, “terakkîye geç başlamışlar” imiş, “terakkileri çok ağır oluyor” imiş (Toynbee). Atatürk’e göre, bunlar, yalan ve iftirayı metod olarak kullanan galebe amaçlıların taktikleridir. Ama, “Biz, yabancı düşmanı değiliz; onlarla samimî ilişkiler istemekteyiz.”-”Medenî milletlerin şikârı olmadan, Arı ve Temel Bilimi ve ona dayanan yüksek teknolojiyi, onların “seciyye-i millîye” zemininden kaynaklandıklarını görüp, “kültür”ü, “karakter” de denen “seciyye”ye de indirmeden, gerçekleştirerek, onları en azından, öteki “Medenî milletler”in medeniyetleri seviyesine çıkararak, hattâ, onların medeniyetteki seviyelerini de geçerek, bulunduğu yere “liyakat”a, hiç duraksamadan devam ederek, yaşamasıdır. İşte bunu temin edecek olan idare tarzı “Cumhuriyet”tir; haricen istiklâl-’dir. dâhilen “bilâ kayd u şart hâkimiyet-i millîye’dir”; “Hâkimiyet-i millîyeyi muhafazadır”. Hâkimiyeti sıfatı ne olursa olsun, hiçbir makama veya zümreye vermemektir, verdirmemektir; kendi mukadderatını kendi kendisine tayin etmektir. “Cumhuriyet fazilet rejimidir”; “Cumhuriyet, fazîlet-i ahlâkiyeye müstenid bir fazilet rejimidir”. O, “irade-i millîyemizi en uygun surette gerçekleştiren bir rejim”dir.

Bir Asya kavmi olan ve M.Ö. 4000’lerde Mezopotamya’ya yerleşmiş bulunan Sümerlilerin “(Sopası) Doğru Olan (Si.pa.si.)” hükümdarları, insanları idare etme yetkisini, Gök Tanrısı Anû’nun emriyle, “Tamgalar yeri (Donator Formarum. Vâhib us-Suver) olan Ay Tanrısı Nannar”dan almıştır. En eski toplumsal kanun metinleri, Sumerli hükümdarlar Urukaginna ( ), Urnammu ( ), Lipid İştar ( ), Ana İttişu ( ) tarafından “eli silâh tutan” gençlerle, deneyimli “ihtiyarlar”ın oluşturmuş olduğu “meclis”te, danışarak, “kingeşerek”, “meşveret” ederek, konulmuştur. Hititli Hammurabi Kanunlarının tarihi M.Ö. 17 olmakla, onlar, Sumerli kanunlarından sonra gelir.17 Türklerde yasası “tengrice konmuş köklü”, kozmik ve objektif temelli, “küfr ile dünya durur, amma, zulm ile durmaz” söylemli olan “kingeşmek” gelenekli, kutlunun, kutunu, herbiri “gönül” taşımakla, tanrısal olmaya birer aday olan kutsuzla paylaşma amaçlı olan memleket insanları, toplumsal yasayı koymaya eşit surette katılmalıdırlar; ve, her bir vatandaş, toplumsal yasadan, yine, eşit surette pay almalıdırlar; yoksa, toplumsal yasayı irade etme gücü, tek kişinin eline bırakılmamalıdır. Öyle ki, “ne absolu-tisme” (mutlakıyet, “saltanat-ı müstebite”), ne “hilâfet”! Sadece ve yalınız “irade-i millîye”! İşte, en son tahlilde veya en son toparlamada, Atatürk’ün “Geist”ının, “tin”inin temelindeki tarihsel kültür birikiminin manzarası böyle görünmektedir! Atatürk’e göre, “her devletin derece-i temeddünü ile mütenasip mevzûât-ı hukukiyyesi vardır. Bizim milletimiz ve hükümetimiz, fikr-i adalet ve zihniyet-i adalet noktasında, hiçbir medenî kavimden dûn değildir”. “Aramızda yaşayan anâsır-ı gayr-ı müslimenin emniyetlerini ve serbesti-i inkişaflarını temin etmek, (onların) Osmanlı Devleti ve milleti agûşunda mazhar oldukları imtiyazât, üç asrı mütecaviz bir zamandan beri, ziyadesiyle mevcuttur.” Türklerin, onları “müsavat ve adalet düstûruna tevfikan idareye gayr-ı muktedir olduğu” ve “güya, milletimizin, hey’et-i umumîyesiyle, kabiliyetten mahrum bulunduğu” iddialarına gelince: “Milletimize zulüm ve kabiliyetsizlik atıf ve isnadı sırf kizb ve iftiradır”. “Zulüm, medeniyetle kabil-i te’lif değildir... İstidatsızlık ise şayân-ı afv olamaz. Çünkü, milletler, işgal ettikleri arazînin sahib-i hakîkisi olmakla beraber, beşeriyetin vekilleri olarak da o arazide bulunurlar. O arazinin menâbi-i servetinden hem kendileri istifade eder ve, dolayısı ile, bütün beşeriyeti istifade ettirmekle mükelleftirler. Bu düstûra göre, bundan âciz olan milletler hakk-ı beka ve istiklâle lâyık olmamak lâzım gelir”.

Bu “iftira” ve “kizb” karşısında Atatürk, milletin olumlu vasıflarını bildirmek zorunda kalmıştır: Bir “aşiret”ten, kemal-i şevket ve azametle 600 yıl hüküm süren bir imparatorluk çıkarmak, kıt’alar arasında büyük orduların şevki ve nakli, teşkilâtı, idaresi, “ecnebiye riayetkar olmakta yegânelik”, Fâtih-’in din adamlarına imtiyazlar vermesi, “en müsaadekâr ve civanmerd bir millet olmak”... gibi. Atatürk’e göre, “Âlemde hak diye bir şey vardır; ve, hak, kuvvetin fevkindedir”; ve, “Avrupa’nın namusuna fart-ı itimad gösterince, bu, kendi fezâ’ilimizi unutturmamalıdır”. Atatürk’e göre, “Vâzı’-ı kanun, beşeriyetin bütün hissiyatına, bütün ihtirasâtına herkesten daha çok nafiz ve vâkıf olur”. “Fakat, nefsini herkesten ziyade ve tamamen ve bütün şümulü ile bunlardan tecrid etmek kudret de kabiliyetine ve malik olmalıdır...”.

“Tanzimat” hareketi ile Batı’ya döndükten sona, ülkeyi etkileyen fikir akımlarını ihmal etmek. -Atatürk, “Avrupa’da, efkâr-ı ahrârından dolayı, kendilerine lâyık bir takım müessesât-ı ilmiyye ve idariyye tesisine başlamışlardı. Sultan Mahmud-i Sânî, Avrupa’yı taklîd (etti). Islahat ile mukallitlik (yapıldı). (Oysa) bir milletin sa’âdet (saydığı) bir millet için felâket olabilir. (Islâhat öğeleri) bir milletin kendi ruhundan çıkmalıdır. Deli Petro, taklîd ile milletini ıslah etmek istedi. Bir Rusun bir Alman olması mümkün değildir. Dünya ilminden istifade edeceğiz; ama asıl cevheri, çok temiz kalpli, çok asîl ruhlu, terakkiye çok kabiliyetli olan (insanlarımızdan), kendi içimizden çıkaracağız” dediğine göre, “(herhangi bir konuda)” doğru ve yakînî bilgiyi arayış yöntemine ve amacına - burada “herhangi bir konu”, “Atatürk, Cumhuriyet, Bilim ve Teknolojidir- aykırıdır. O halde, şimdi biz, bir de meselenin bu yüzünü görelim.

Türklerin her türden tarihleri hakkındaki bilgileri, biz, genellikle, onların kendilerinden değil, ekseriyetle, onların temas etmiş oldukları komşularından, Çin, Hind, İran, Bizans, Arap, Ermeni, kaynaklarından etnolojik ve arkeolojik araştırmalardan, Türkologların çalışmalarından ediniyoruz.18

Kültür tarihçileri, Türkleri, yeryüzünde, yaklaşık, M.Ö. 3500’lerle, M.Ö. 3000’lere tarihlenen yıllarda, iki en eski yerleşim bölgesinde olarak, göstermektedirler: Birisi Afaniesevo, Minusinsk, Ananin, Karasuk, Tagar, Taştık, Pazırık kültürlerinin göründüğü Sibirya’nın güneyi, özellikle Kem (Yeni Sey) Irmağının kaynakları ve Çin’in kuzeyi. Diğeri Mezopotamya-Sumer bölgesi. Bu kültürlere Türklerin katılmış olduğuna muhakkak gözüyle bakılmaktadır. Bu her iki bölgeye ilişkin tezlerin taraftarları, karşı tarafın tezleri hakkında sessiz kalmakla, henüz, araştırma ufkunda, bu biri-birlerinden çok uzakta bulunan iki bölgenin, Harmatta ve Aydın Sayılı’nın ki tarzında19, henüz, bir “integration”u görünmekte değildir. Türkoloji, Radloff’un incelemeleri göz önüne alındıkta20, henüz, genç bir bilim dalıdır. Bu dalda birçok köşe aydınlatılmış olmakla birlikte, birçok köşe de, daha henüz, aydınlatılmış değildir.Türklerin en eski siyasî tarihleri konusu bu kabildendir. Ama, bütün bunlarla birlikte, tarihler, ilkin, İslâm öncesi en eski Türk devleti olan Büyük Hun İmparatorluğu’ndan sonra, Birinci ve İkinci Kök Türk, Uygur, Kırgız, Türgiş, Karluk, Sabar, Avar, Hazar, Peçenek, Uz, Kuman, Ogur devletlerinden bahsetmektedirler. İslâmî-Türk devletlerinin Gazneli, Karahanlı, Selçuklu, Hazermşahlı, Timurlu, Tiirk-Hindli, Akkoyunlu, Karakoyunlu ve, nihayet, Osmanlı devletleri olduğu malûmdur. Yine malûmdur ki, Osmanlı devleti, bir “Kuruluş Devri”nin (1231-1453) ve Bizans’ın çökertilmesinin ardından bir “Kanuni Devri” (1520-1566) yaşamıştır. XVI. yüzyıl sonu ile, XVII. yüzyıl arasında, başına gelen bir- takım olaylar yüzünden bir “Islâhat Devri”ne (1683-1826) girmiştir.

Tarihçiler, Türk tarihini cihan tarihine denk tutarlar. Ama, onlar, Osmanlı saltanatında, XVI. yüzyılda, Kanûnî’nin “Muhteşem Devri”nde (1520-1566), toplumda, yavaş yavaş da olsa, şu türden çeşitli olumsuzlukların baş göstermiş olduğu değerlendirmesini de yaparlar: Ordunun siyasete karışması, disiplinsizliği, “saray”ın idareye müdahalesi, rüşvet vak’aları, maliyedeki bozukluklar, refahla gelen gevşeklik, Avrupa’nın açık denizleri ele geçirme ve sömürge kurma siyaseti karşısında Osmanlıların, sadece, Akdeniz’e hâkim olmakla yetinme siyasetleri... gibi. Bunlara, bir müddet sonra, “Celâlî (“Çift Bozan”)” gibi önemli, “Patrona”, “Kabakçı” gibi merkezdeki isyanlar, “lux” merakı, “Ağalar Saltanatı”, “Kadınlar Saltanatı”, cülus bahşişleri, ganimetlerin azalması, medrese programlarına temel (an) bilimlerin konulmaması, Koçi Beyin Risalelerinde vurguladığı olumsuzluklar gibi daha başka olumsuzluklar eklenecektir. Tarihçiler, 1683-1699 yılları arasını, Osmanlı devletinin “Felâket Seneleri” olarak tavsif ederler; ve, Osmanlı tarihini, temele şu türden bazı ilkeleri koyarak yorumlamak isterler- tarihçiler arasında onları, birer açıklama modeli olmaktan öte, gerçek yerine koyanlar bile bulunmaktadır-: “Devlet (Rical) için asker, asker için para, (“ıktâ” Cl. Chahen), para için reaya, reaya için adaletten ibaret bir “Adalet Çemberi”, Koçi Bey Risaleleri yanında, Modern Çağda, temele konan çeşitli “Cemiyet Nazariyeleri” ve “Tarih Felsefeleri” gibi: “Homo homini lupus (insan insanın kurdudur)” diyen Hobbesçu, “Struggle for life” = Hayat kavgasını temele alan Darwinci, “Irk”a Ön plânda yer veren “Sağ Hegelci”, “Karşıt sınıflar kavgası”nı temele koyan “Sol Hegelci”, Toplumda “terakkiyi (progres) temel bilimlerin fonksiyonu sayan “Positiviste” Compte’çu... görüşler bu kabildendir.

Atatürk’ün, “Hayât-ı akvam “müdhiş bir cidal içerisinde tezahür eder” sözleri, Osmanlı tarihini yorumlarken, insanı, bir uçta, İstanbul Andlaşması’nın (1533) arada, Sitvatorok (1676), Karlofça (1699). Pasarofça (1718), Lâle Devri (1718-1730), Kaynarca (1774), Ziştovi (1791), Yaş (1792), Edirne (1878), Londra, Berlin, Aya Stefanos andlaşmalarının öteki uçta ise, Sevres (1918) Andlaşmasının muhtevasını düşünmeye sevk eder. Yeniçeri teşkilâtında ilk kökten bir “teceddüd” öngören Genç Osman’ın (1618-1620) ve III. Selim’in (1789-1807) akıbetlerini de! Belki, “Nizâm (ordre?)-ı cedîd’i (1789-1809), II. Mahmud’un orduyu ve donanmayı “ıslâh” hareketlerini, Alemdar Mustafa Paşa ile “Kapı Kulu”nun karşıtlığını, “Sekbân-ı Cedîd”i, “Vak’a-i Hayriye”yi (15 Haziran 1826), “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye”yi ve “İ’lâ-i Kelimetullah” gerekçesini de birlikte mütalea ederek! Çünkü, tarihçiler değil sadece “Tanzimat’ın, hattâ “Cumhuriyet”in bile bu köklere bağlı olduğu inancı içerisindedirler.

Osmanlı Devletinin “Islâhat Devri”ne girişi, ancak, çağdaşı yüzyıllardaki “Batı Dünyası”nın içinde bulunduğu hallerle bir manâ kazanabilir; anlaşılabilir. Bu manâları ona veren şey, Avrupa’nın, barutu, pusulayı, matbaayı icad etmiş, okyanuslarında dolaşarak Yeryüzü’nü “keşfetmiş”, “sermaye terakümü”nü gerçekleştirmiş, XII. yüzyıl Renaissance’ının ardından, kendisini, yine, kendi “Orta Çağ”ından çıkartmış olan “Renaissance”ını, “Reforme”unu, “Humanizma”sını, ‘Tenevvür (Aydınlanma. Aufklârung)”ünü yaşamış yüksek bilimsel düzeye ulaşmış, ileri endüstrisini kurmuş, “Parlamentarizm”ine kavuşmuş, “İnsan Hakları Beyannamesi”ni onaylamış olmasıdır. Avrupa’yı, kendi Orta Çağ’ından çıkartmış ve “modern”leştirmiş olan öğeler de, başlıca, yine, işte bunlardır. Gerçi, Avrupa, içten, kendi bünyesini oluşturan “karşıt sosyal sınıflar”ının, dıştan, “sömürgeciliğinin” sebep olduğu 1789,1830,1848 ihtilâlleri gibi ihtilâllerle sarsılmıştır; mütefekkirleri ve siyasetçileri toplumlarını ayakta tutmak için tedbir arayışları içerisine girmişlerdir. Onlar, birbirlerini hazırlayan veya nakzeden pek çok “cemiyet nazariyeleri” üretmişlerdir. Bunlardan bir kısmı Osmanlı aydınlarına ulaşmış, Osmanlı toplumunda etkin ağırlıklar koymuştur.21 İşte bunlardan birisi de “Positivisme”in “Cemiyet Nazariye-si”dir. Öyle ki, “Positivisme”, “Batı’ya Dönme”ye, “Tanzimat”) gerçekleştirmeye kararlı olar. Osmanlı devlet adamları (Reşit Paşa) ve düşünürleri ile az-çok birlikte sal inmiştir. Atatürk’ün dediği gibi, “XIX. yüzyılın başında, Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye, bir çok zayiata rağmen, hâlâ, vâsi bir imparatorluk idi”.

Batı’da, “Modern Çağ”da, Descartesçı “Şuur Felsefesi” kalkıştı, “Matematik Yöntem” merkezli, “Sistem Vahdeti” arayışlı, “Bilim Tasnifi’ni gözetici, “Tenevvür”cü, olan etkilerin ve öncülerin ardından, Kant’ı ve “Alman Romantiklerini (Fichte, Schelling, Hegel) takiben gelen, Fransız “positivisme”inin kurucusu Auguste Compte, toplumun, “Organik” ve “Kritik” devirler idrâk ettiğini söylemiştir. O, toplumdaki “Aile, Mülkiyet, Sosyal Tabakalar, Devlet, Dil” öğelerini “statik”, toplumun geçirdiği “Teolojik”-”Metafizik”-”Pozitif dediği “Haller”i ise, “dinamik” saymıştır. Compte’a göre, “1789 Fransız İhtilâli”, Absolutisme”i ortadan kaldırmak suretiyle, her ne kadar, “positif” bir iş yapmış ise de, temele, “Liberte-Egalite-Fraternite” (Hürriyet-Müsavat-Kardeşlik) gibi, toplumda, “union” (vahdet, ittihâd, birlik) sağlayamayan ilkeleri koyduğu için, “Kritik Devir”) aştırabilecek güçte olamamıştır. Ona göre, “Kritik Devir”i aşmak için, temele, devri geçmiş birtakım “teolojik” ve “metafizik” ilkeler koymak yerine, “sosyal fenomenler” arası ilişkileri, “tecrîd” (abstraction) ve “genelleme (generalisation)”ye dayalı “bilimsel yöntem”e göre ve “bilimler serisi”ne bakarak, “önceden kestirme (prediction)”ye imkân verebilecek “dinamik” ve “yeni (cedîd)” dediği bir bilime (sosyolojiye) riayet eden “Pozitif düşünce alışkanlıkları” koymak, “zihniyetleri ve müesseseleri, ‘dinamik statikten, terakki (progres) nizâmdan (Ordre), hareket sükûnetten gelir’ kuralına göre, değiştirmek gerekir. En sonda, Eski Roma’dan “politik birlik”i, eski Yunan’dan “entellektüel birlik”i, Hristiyanlıktan ise “Ahlâkî birlik”i almış olan, “akıl ile kalbin” birleştirilmiş olduğu “Yeni nizâm-ı Âlem”in entellektüel üstünlüğünü din adamının müessiriyeti ile birleştirmek, “zihnin nizamının, tabiatın nizâmı olduğuna” inanarak, “Batı cumhuriyeti (Avrupa) Birliği”ne ve insanın “Tanrı kılındığı” “İnsanlık Dini”ne (İnsaniyet Dini) varılır; “Birlik”, “Nizâm” teessüs eder; “Khaos”tan, “Kritik Devir”den çıkılır. Compte’un, bu fikirlerini, Osmanlı hükümdarı Abdul-Mecîd’e ve Rus çarı Nikola’ya birer mektupla bildirmiş olduğu anlaşılmaktadır.22

Malûmdur ki, ilgili literatürde, kültürün yüzlerce tarifi yapılmıştır; araştırıcılar, ona, çeşitli açılardan yaklaşmışlardır. İçerisinde bir “theoria” bulunmayan, bu sebeple de kültürün en çok kullanılan tarifi, onun, insanın, doğuştan, genleriyle getirmemiş olduğu ve doğaya katmış bulunduğu her tür ürün oluşudur. Bu ürünler içerisinde, teknolojiye, endüstriye, sınaî ürünlere “maddî”, geri kalanlara ise “manevî” kültür nazarıyla bakılır. “Maddî kültür”e “medeniyet” de denir.23 Ama, Atatürk, bir yanda “kültür”, bir yanda “medeniyet” bulunmaktadır diye bir ayrım yapmaz. “Bence, der, medeniyeti harstan ayırmak güçtür, ve, anlamsızdır”. Atatürk’e göre, “Memleketler muhteliftir, fakat, medeniyet birdir; ve, bir milletin terakki etmesi için de, bu yegâne medeniyete iştirak etmesi lâzımdır”. “Yüksek bir hars, onun sahibi olan millette kalmaz; diğer milletlerde de tesirini gösterir; büyük kıt’alara şâmil olur... Bazı milletler, yüksek ve şâmil harsa, ‘medeniyet’ diyorlar. ‘Avrupa medeniyeti’, “asr-ı hâzır medeniyeti’ gibi... Medeniyet, harstan başka bir şey değildir”.

Atatürk’e göre, (1) “Kültür (veya hars)”, “okumak, anlamak, görebilmektir”; “görebildiğinden manâ çıkarmaktır”, “intibahtır”, “düşünmektir”, “zekâyı terbiye etmektir”. (2) Ona göre, “kültür”, “insanım diyen bir vasf-ı mahsûstur”, yani, “kültür”, “insan (tabiat)ı(n) yüksek feyizleriyle mes’ûd olmaktır: temizlik, saflık, yükseklik, insanlık... gibi. Bunların hepsi, insanlık vasıflarındandır”. (3) “Kültür”, ona göre, “tabi’at’ın insanlara verdiği bu yüksek vasıfları, kendi çocuklarına, hafîdlerine, ve atîsine vermesidir. Kültürlü insan ise, hem, kendisi kültür sahibi olan, hem de, bu hassayı muhitlerine ve bütün Türk milletine yaymakta olduklarını kani’ olan kişilerdir”. (4) “Kültür, insan dinamizminin ifadesi” olmakla, “aynı zamanda, insanların hayatında, faaliyetlerine hâkim olan kuvvet, ibda’ ve icâd kabiyetidir.” (5) “Kültür (veya hars), bir insan cemiyetinin, Devlet Hayatında, Fikir Hayatı’nda, yani İlim’de, İçtimaiyat’ta, ve Güzel San’atlar’da, İktisadî Hayat’ta, yani, Ziraat’ta, Sanat’ta (Sanayi’de), Ticâret’le, kara, deniz ve hava Münakalâtında, yapabildiği şeylerin muhassalasıdır”. Kültürü medeniyetten ayırmak güç olduğuna göre, Atatürk’ün, kültür hakkında saymış olduğu bu belirlemelerine şunu da eklemek gerekir: (6) “Medeniyet demek, afv ve müsamaha demektir... Afv ve müsamahaya dayanmayan medeniyet, ceberûta dayanan medeniyet, çöker... Ancak, millî davalarda, millî kalkınmada, netâyici kitleye müessir olan işlerimizde, müsamahaya yer yoktur”.

“Kültür seviyesini, “Devlet, Fikir ve İktisâd Hayatı’ndaki başarılar ölçer”. “Devlet, Fikir ve İktisâd Hayatı” ise, birbirlerine bağlıdır. “Siyâset Hayatı”na da “Kültür” ve “Ekonomi” istikamet verir”. “Kültür (veya harsın) medlulünü, “seciyye diyebileceğimiz, karakter mefhûmuna indirmemelidir”. Atatürk, görüldüğü üzere, “iktisadî (Ekonomik) Hayat”ı, “Fikir Hayatı”ndan sonra zikretmiştir. Ona, göre, “Siyâset Hayatı”na yön veren etmen, başta ve asıl, “Fikir Hayatı”ndaki “İlim ve Fen”dir.24

Atatürk, önceki bir tartışmasında, “İ’lâ-i Kelimetullah” siyaseti ile acaba, “Panislamisme” mi , yoksa, “Panturkisme” mi kastedilmektedir diye sorar. Ona göre, “(her bir ferd), kendi dimağında, bir mefkûre-i âliye besleyebilir”, fakat, diye ilâve eder, “Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin, sabit, müsbet, maddî bir siyaseti vardır. O da, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin muayyen, hudûd-i millîyesi dahilinde, -ki, o hudûd, “Mî-sâk-ı Millî” ile belirlenmiştir-, Hayât’ını ve İstiklâl’ini te’mine matuftur....” “Dindaşlarımızın mes’ûd, müreffeh, müstakil yaşamasını isteriz... Fakat... bu hey’et-i içtimâîyyenin büyük bir imparatorluk halinde bir noktadan sevk ve idaresi bir hayâl’dir, ilme, mantığa, fenne muhalif bir şeydir... Bir hakikat-i tarihiyye, bir hakikat-i fenniye ve ilmiyye olarak, daima, hatırda tutmalıyız ki, bir cism-i siyasînin, hududunu geçemeyeceği bir gâye-i kuvvâ vardır. Nasıl ki bir insanın hüsn-i teşekkülü için birtakım mâkûl ve tabiî hatlar vardır”. Atatürk’e göre, “Milletimizin mefkuresi” bir “Panislamisme” veya bir “Panturkisme” değildir, fakat, “Cihanda, tam manâsıyla bir medenî hey’et-i içtimaiyye olmaktır”. Bundan böyle, artık, “İ’lâ-i Kelimetullahın yerini, “İ’lâ-i hars-i millî” almış bulunmaktadır.

Atatürk’e göre, “İlim ve Fen”, yalnız Güzel San’atları, Sanayii, İktisâdı sevk ve idare etmekle kalmaz, o, “Ordu”yu da idare eder. Öyle ki, Atatürk’e göre, “ordunun zaferlerinin sırrı, orduların sevk ve idaresinde ilim ve fen düstûrlarını rehber ittihaz etmiş olmaktır”. “Muharebe, iki ordunun çarpışması değildir. Muharebe, milletlerin çarpışmasıdır. Milletlerin, bütün mevcûdiyetleriyle, ilim ve fen sahalarındaki seviyeleriyle, ahlâklarıyla, harslarıyla, maddî-manevî kudret ve fazîletleriyle ve her türlü vasıtalarıyla çarpıştığı bir imtihan sahasıdır. (Öyle ki, eğer) ordu yenilmişse, millet yenilmiş demektir”. “Arzumuz, haricen İstiklâl, dâhilen, bilâ kayd u şart Hakimiyet-i Millîye’yi muhafaza (etmektir)... O halde, “ilim ve irfan zaferlerine... Yeni ilim ve iktisad zaferlerine...” doğru yönelmelidir. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” dileğinin, onun, istilâ siyasetine karşı olduğunu ve tarihi de bu açıdan değerlendirdiğini göstermektedir.

Atatürk’e göre “bir milleti yaşatmak için, birtakım temeller lâzımdır. Bu temellerin en mühimlerinden birisi san’attır (zenaat). Eğer, bir millet sanattan ve san’atkârdan mahrum ise, tam hayata malik olamaz. .. San’atsız kalan bir milletin hayat damarlarından birisi kopmuş olur... Bir millet san’ata ehemmiyet vermedikçe büyük bir felâkete mahkûmdur... Milletimiz ordu hey’eti halinde idi. Orduda bir sanatkârın bulunması, hükümdarı meyus etmişti. Oysa, kimseye muhtaç olmadan mes’ûd ve müreffeh olmakta, san’at elzemdir. San’atın en basiti en şereflisidir. Hükümdarlar, din kisvesi altında, san’attaki hayat menbalarını başka milletlerin elinde bulundurmanın zararlarını göremiyorlardı. Onlar, halka san’atı bıraktırıp, yabancıların bekçiliğini yaptırmışlardır. Bizi mahvetmek isteyenler ise, san’atın her şubesinde terakki etmişlerdir. Haricî düşman, bizi, müstemleke yapmak, içteki düşmanlar ise, halkın parasını elinden almak istemekteydiler. Oysa, ufak dükkânlardan, muhteşem fabrikalara geçilecektir...

Eğer. fakrı, fazîlet bilirsek, asâr-ı sanayide, yine, hâricin haraçgüzarı oluruz. Halkı, talim-terbiye, ilim-irfan yoluyla, ticarette, san’atta ve ziraatte yararlanacak hale getirmeliyiz, sanayi okulları açmalıyız”.

“Hükümdarlar, din kisvesi altında, san’atın gelişmesine engel oluyorlardı”, dedik, ama, “Elhamdülillah, (biz) Müslümanız, dindarız”. “Akla uygun olan, dine de uygundur”. “Nitekim. Türk gelenekleri de İslam’a yakındır”. “Dinimiz terakkiye engel değildir”. Bu bakımlardan, “Türkler, daha da dindar olmalıdırlar”. (Ama) “irticaî hareketleri sosyal bir sınıfa dayandırmak da bir hayaldir. Çünkü, halk, o saf kitle, teceddüd taraftarıdır, terakkî’ye çok kabiliyetlidir. Müreffeh, müstakil ve zengin olmak istemektedir...” “Halifelik (ise) papalık gibi, kuvvetli değildir”. “Ben, şahsen, halife olmak istemem”. “Unsur-i aslî maariften mahrum bırakılmıştır... Köylüye, milletini, dinini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafî, tabiî, tarihî, dinî, ahlâkî bilgi vermek, dört işlemi öğretmek ilk hedef (tir)...” “Telif ve tercüme, hâkimiyet-i milliyenin istinadgâhıdır; ve millî harsın en mühim vasıta-i intişarıdır. Tetkîkat ve Te’lîfât-ı İslâmiyye Heyeti’nin vazâifi, Hikmet-i İslâmiyye’yi Garp nazariyat-ı ilmiyye ve felsefiyye (felsefeleriyle?)siyle mukayese ve akvâm-ı İslâmiyenin itikadî ilmî, içtimaî, ihsaî ve iktisadî hayatlarına ait şuunâtı tetkik ve neşîr ile bir Külliyât-i İslâmiye vücûda getirmektir” (4. Toplantı Yılını Açış Nutku, (1.3.1923). “Kanûn-u esâsî, cümlenizin malûmudur ki, Kur’ân-ı azîmuşşan’daki nusûstur... Dinimiz son dindir. Ekmel dindir... akla uygundur” (Balıkesir Nutku) .”Asıl kâfir, asri olmayı küfür sayandır”.

“İlim ve fen teşebbüsatının merkezi mekteptir. Orası, insanlığa hürmeti, millet ve memlekete muhabbeti, şeref-i istiklâli öğretir... İstiklâli kurtarmayı öğretir. Mektep sayesinde, mektebin vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk milleti, Türk sanatı, iktisadiyatı, Türk şiiri, edebiyatı bütün bedayii ile inkişâf eder... Memleketimiz için de, efkâr-ı medeniyenin, terakkiyât-ı asrîyenin bilâ ifâte-i ân intişar ve inkişaf etmesi lâzımdır. Bunun için, bütün erbâb-ı ilim ve fennin bu hususta çalışmayı bir vecibe-i namus bilmesi iktiza eder... Gözlerimizi kapayıp mücerred yaşadığımızı farz edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp, cihan ile alâkasız yaşayamayız. Bilakis, müterakkî, mütemeddin bir millet olarak, medeniyet sahasının üzerinde yaşayacağız... Hiçbir delil-i mantıkîye istinad etmeyen birtakım an’aneler, akidelerin muhafazasında İsrar eden milletlerin terakkisi çok güç olur; belki de hiç olmaz. Terakkide kuyûd ve şerâ’iti aşamayan milletler, hayatı mâkûl ve amelî müşahâde edemezler. Hayat felsefesini vâsi gören milletlerin taht-ı hâkimiyet ve esaretine girmeye mahkûmdurlar... Cehil izâle edilmedikçe, yerimizdeyiz. Yerinde duran, geriye gidiyor demektir...”

“Tahsil-terbiye, milletimizin tarihî tedenniyatında, en mühim âmildir. Onun için, eski devrin hurafelerinden ve evsâf-ı fıtriyemizle hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, Şark’tan Garb’dan gelebilen bilcümle tesirlerden tamamen uzak seciyye-i millîyemizin inkişâf-ı tâmmı ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir... Harâset-i fikriye zemin ile mütenasiptir. O zemin milletin seciyyesidir. Çocuklarımızı, gençlerimizi yetiştirirken, onlara mevcudiyet’i, hakk’ı, birlik’i ile tearuz eden yabancı anâsırla mücâdele, efkâr-ı millîyeyi kemâl-i istiğrak ile, şiddetle ve fedakârane müdafaa zarureti telkin” edilmelidir. (Bu), yeni neslin kuvây-ı rûhâniyesine zerk edilmelidir... Daimî ve müdhiş bir cidal şeklinde tebarüz eden hayât-ı akvamın felsefesi, müstakil ve mes’ûd kalmak isteyen bir millet için, bu evsâf kemâl-i şiddetle talep etmelidir”. Yukarıda, din ile ilgili fikirleri sırasında işaret edildiği gibi, Atatürk’e göre, köylüye, okuma-yazma, vatanını, maariften mahrum bırakılmış memleketini, dinini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafî, tarihî, dinî, ahlâkî bilgi vermek, dört işlemi öğretmek ilk hedef... (tir). Milletimizin inkişâf-ı dehâsı, bittabi, ve bu sûrede lâyık olduğu medeniyete irtikası âlî meslekler erbabını yetiştirmekle ve millî harsı i’lâ ile kabildir... En evvel, Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine an’anât-ı millîyesine düşman olan bütün anâsırla mücâdele etmedikçe, anâsır-ı ruhaniye ile mücehhez olmadıkça, cemiyetlere istiklâl ve hayat hakkı yoktur. Memleketin efkâr-ı umumîyesini, cihana, matbuat tanıtır. Matbuat, sedâ-i umumîdir. Rehber ise mekteptir... Halkın sesi hakkın sesidir. “Cumhuriyet, fikren, fennen, ilmen, bedenen kuvvetli, yüksek seciyeli muhafızlar ister. Öğretmenlerin başarısı, Cumhuriyetin başarısıdır. Cumhuriyet, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister. Milleti kurtaracak olanlar, yalınız ve ancak, muallimlerdir”. “Cumhuriyet onlardan yüksek hizmet beklemektedir. Öğretmenler, teceddüd, tekâmül, temeddün yolundaki ordudur; irfan ordusudur.” “Memleketi, milleti kurtarmak isteyenler için, hamiyyet, hüsn-i niyet fedakârlık elzem evsâf. Fakat, yetmez. Bunun yanında ilim ve fen lâzımdır. İlim ve fen teşebbüsâtın merkezidir. Milletimizin fikrî terbiyesinde rehberimiz ilim ve fen olacaktır. Kurtarıcıların nâmuskâr ve birer âlim olması lâzımdır. Bu hayat, ancak, ilim ve fen ile olur”. “İlim ve en için kayıt ve şart yoktur. Garptan, Şarktan, ilim ve fen nerede ise, oradan alacağız; ve, her ferd-i milletin kafasına koyacağız. Dünyada, her şey için, hayat için, en hakikî mürşit ilimdir ve fendir; bunun aksi, gaflettir, dalâlettir”.

Atatürk’e göre, “medeniyetin esası kendisini terakkide bulur”. “Terakkî, ise aileye dayanır”. “Aile toplumun temelidir”, “toplumun temeli ailedir”. Demek ki, “medeniyet”, dolayısıyla, aileye dayanır. A. Compte da, yukarıda temas edildiği üzere, Aile’yi, Devlet’i, (Sosyal) Sınıfları, Mülkiyet’i ve Dil’i içerisine sokmuş olduğu “sosyal statik”ten sayar. Aile çözüldü mü toplum çözülür, dağılır; yok olur. Compte’a göre, toplumdaki “union” (vahdet, ittihâd) fikri ile toplumdaki “progres” (terakki) fikri arasında bir “correlation” vardır. -”Jön Türkler”, bu fikri, Ahmet Rıza’da olduğu gibi, “ittihâd-ı anâsır” fikrinin temeline almış, “Mecheverete” gazetesinin “motto”su halinde, “Union et progres (İttihâd ve Terakki) olarak kabul etmiş, sonra, o “motto”yu değiştirmiştir. Ailenin toplumun temelini oluşturduğu fikri, Türklerde çok eskiden beri mevcut idi.25 Çocuklar, aslen, ailede eğitiliyor, ana dillerini ailede öğreniyorlardı. (“Ana dili” kavramının kökü). Atatürk’e göre, “mazimiz, geniştir, derindir. Bu mazi, Osmanlı, Selçuklu ve öteki Türk devletlerinden oluşur. Gayr-ı millî terbiye, (aileyi, dolayısıyla, toplumdaki) birliği sarsar, ortadan kaldırır, mahveder. Bugünkü intibakımızı, biz, maziye borçluyuz”. Bu demektir ki olumlu değerlerin, çoğu, ailede öğrenilir. İşte, Atatürk’ün “mütefennin olmak yetmez, seciyye lâzımdır”. “Haraset-i fîkriyye zeminle mütenasiptir. O zemin seciyedir; seciyye-i millîyedir”. “Ama, harsı, karakter diyebileceğimiz seciyyeye indir-memelidir.” “İlim ve fen seciyye-i millîyeyi inkişaf ettirir” sözlerini birlikte kaydedip, onların bağlantılarını gözönünde bulundurmak lâzımdır. Bu suretle anlaşılmış olur ki “ilim ve fennin zemini olmak açısından, seciyye, seciyye-i millîye, ilim ve fennin sebebidir, bir başka açıdan, ilim ve fen ile inkişaf etmek, ettirilmek açısından ise seciyye “ilim ve fennin” neticesi olmakladır. O, Atatürk’ün, kültür, hars ve medeniyet tariflerinden birinde vermiş olduğu, “(kültür) icad ve ibda kabiliyetidir” de. Ama, bu tarifi, kültürün yine Atatürk tarafından yapılmış olan “temizlik, yükseklik, insanlık, saflık, insan tabiat(ın)ın feyizlerindendir”, “insanım diyen bir vasıf tarifleri ile birlikte, “milletimizin sâf seciyyesi istidadla mâlîdir”, “Türk milleti zekîdir; Türk milleti çalışkandır”, “Türk milletinin unutulmuş medenî vasfı, âtinin medeniyet ufkunda bir güneş gibi doğacaktır” sözleriyle birlikte mütalea edilmelidir.

Türklerin olumlu değerlerini Câhız Feza’il ul-Etrâk”inde26, Yûsuf Has Hâcib Kutadgu Bilig’inde27, Atatürk Söylev ve Demeçler’inde28 saymıştır. Aydın Sayılı, bilimin, insanı dürüst, tarafsız, sabırlı, alçak gönüllü, açık görüşlü kıldığını, mistiklikten uzaklaştırdığını, gelenek saplantısını önlediğini söyler.29 İşte tam bu noktada bilimin yapıldığı zemini oluşturan değerler mi önce gelir, yoksa, bilim mi önce gelir ve onları oluşturur meselesi bulunur. Fârâbî, aynı problemle, “Sapientia” (Hikmet, Bilgelik) ve “Scientia”nın (bilim) aynı anlama geldiğini, bunun tarihî köklerini göstererek, söylediğinde, merkezî problem olarak ilgilenmiştir; Hikmet=Bilimle uğraşmanın ön ahlâkî şartlarını saymıştır.30 Atatürk de, hattâ siyâset konularında bile, halka doğruyu söylemek gerektiğini vurgulamıştır.31 Bir başka münasebetle de “ben sahtekâr değilim, halkımın önünde, halkımın şerefine kadeh kaldırıyorum”‘ diye eklemiştir.32 Bir grup XX. yüzyıl filozofu da “bilim değere dayanır. Bilim değerle yapılır. Değer ön şarttır” uyarısında bulunmuşlardır.33 Araştırıcıların, XIX. yüzyılın sonuna yerleştirdikleri XI. yüzyılın adamı Gazneli’ye hizmet arzetmiş, büyük Türk bilgini Beyrûnî de aynı kanıdadır.34

Yanında Aydın Sayılı’nın dünyada ilk Bilim Tarihi doktorasını yapmış olduğu, hocası, Harvard’tan G. Sarton, bilimin, dil, din, cins, ırk değerlerinin dışında olan ve onları aşan, insanın bir ortak değeri olduğunu vurgularken, hem, vatan, millet, aile, eş ve çocuğa ilişkin değerleri paranteze almış olduğu bir hümanizma anlayışı geliştirmiştir, hem de, “humanitas”tan (“humanite”ler. İnsanı insan yapacak bilim değerleri Orta Çağ’daki “Trivium: Gramer, Retorik, Diyalektik, Quadrivium: Aritmetik, Geometri, Astronomi, Müzik), “Humanismus”a (hümanizma. İnsanı hangi değerlerle eğitelim ki, o, insanlaşsın, insan olsun, adam olsun) geçilebileceğine inanmıştır; hayatını bu yolda yaşamıştır. “Humanismus”un, “Philantropie”, (İnsan sevgisi. İnsanı sevmek). “Humanitarisme”, hattâ “Caritas” (Tanrı İsa’da insanı sevmek) ile karıştırılıp durması bir yana, onun “Humanitas”tan çıkıp çıkmadığı meselesi, daha, halledilmiş, tartışmalar dinmiş değildir.35 Bu mesele halledilmiş, “mütefennin” ve “seciyye” kavramları arasında, hattâ, matematik sistemler kadar bir ahenk sağlanmış olduğu tahayyül edilmiş olsa bile, sorunlar bitmemektedir. Başta Varlık, Bilgi, Değer’e ilişkin sorunlar olmak üzere, “Futurs Contingents” (istikbale matuf tekil önermeler acaba şimdiden doğru mudur, yoksa yanlış mıdır?), Cuneyd ile Hakan’ın tartıştığı Akıl-İman, Sapientıa-Vahiy meselesi... gibi. Bunlar, çözümlerin değil, soruların, sorunların ebedî olduğu alanlardır. İşte Aydın Sayılı’nın “Batılılaşma Hareketimizde Bilimin Yeri ve Atatürk” (Erdem, I, 2, 1985) adlı makalesini bu açıdan değerlendirmek gerektir.

Sayılı’nın, bu makalede, Atatürk’ün “haraset-i fikriyye”yi, arı bilimi, temel bilimleri, toplumda “terakki” etmek vak’asının temeline koymuş olduğu değerlendirmesine ilişkin olarak bildirmiş bulunduğu doğrulara katılmamak mümkün değildir. O doğrular şunlardır: Toplumumuzun, halen, Batı’nın bilim seviyesinde bulunamamış olmasının sebeplerinden birisi, medrese programlarına arı bilimlerin konamamış olmasıdır; arı bilim olmadan da yüksek teknoloji yaratılabileceğine inanılmış olmasıdır (II. Mahmûd’un “Islahat”ı); Batı üniversitelerindeki bilgileri taşıyıp, ülkeye getirmenin “temeddün, teceddüd, terakki” için yeterli sayılmış olmasıdır; arı bilimin, temel bilimlerin, bir “müdâvele-i efkâr” sayılıp (Maarif Nâzın Safvet Paşa), arı bilimde, temel bilimlerde, bilimsel “contribution’un (bilimsel bilgi kitlesindeki gerçek ve orijinal artış) anlaşılamamış olmasıdır; arı bilimin “Şart-ı Hayat” olmasıdır; onun yerinde saymayıp, hep, ilerlemesidir; dünyada, “haraset-i fikriyye” konusunda, daima, bir etkileşim yaşanmasıdır; arı bilimin (temel bilimlerin) yüksek teknolojinin temelinde bulunmasıdır; akılın, bilimin temelinde olmasıdır; arı bilimin=temel bilimlerin Hürriyet ve İstiklâlin bir ön şartı olmasıdır; Atatürk’ün, Batı’ya ulaşma ve Batı’yı geçmenin, ancak ve ancak, arı bilimle gerçekleştirilebilecek bir hedef olduğunu gören ilk Türk devlet adamı olmasıdır.

Ama, Aydın Sayılı’nın, Gazâlî’nin arı bilim ve “felsefe” aleyhine oynamış olduğu bir rolü bulunduğuna ilişkin çalışma hipotezine de, aynı derecede, katılmak mümkün görünmüyor, hele, Cuneyd-Hakan tartışması misâli önünde36. Bununla birlikte, Sayılı’nın bilim irşâd eder, fakat, tahmil ve icbar etmez diyen sözlerinden de haberdar bulunuyoruz37. Sayılı’ya göre, bilim, bizatihi olarak ne iyidir, ne de kötü Ama, iyi ya da kötü amaçlar için kullanılır; biz, bilimden, bilim adamları vasıtasıyla haberdar oluruz. Atatürk’e göre, “mürşit” olan, bilimin ta kendisidir. Sayılı, bu incelemesinde, “Humanitas”tan nasıl olup da “Humanismus”a geçilebileceği, değerlerin oluşumu ve dönüşümü meselesini tartışmamış, sadece “geçilir” diye bir tercih yapmıştır. Atatürk, “Hayatta en hakikî mürşit ilimdir” demekle, bu “hayat” denen “müdhiş cidâl”de, toplum olarak, varlıkta kalmak istiyorsak, “mürşid” olarak arı bilimi temele koymalıyız, “çünkü, temeddün, teceddüd ve, asıl, terakki ancak onunla mümkündür”, diyor; yoksa, “ Humanitas” tan (“ilim ve fen”, arı bilim, temel bilimler), “Humanismus”un (“Seciyye”) varlığı çıkar gelir demiyor; “seciyye”ye “ilim, fen” varlık verir demiyor.

Atatürk’e göre, “millet” halk demektir. “Millet”, karşıt sınıflardan değil, işbölümüne dayalı, mütesanit bir vahdetten oluşur. Halkın sesi hakkın sesidir. Atatürk’e göre, toplumu din ve mezhep değil, milliyet birbirine bağlar. “Millet” kavramını irdelerken de, Atatürk’ün “iktisad” kavramına ağırlık vermiş olduğu görülmektedir. Öyle ki, halkın veya milletin “i’tilâ” ve “inhitât”ı, iktisadın fonksiyonudur. Ama, biz, Atatürk’e göre, buna önem vermemişiz. Bu yüzden, Osmanlı devrinde, “millî bir devir” idrâk etmemiz veya “millî bir tarih” yaşamamız mümkün olamamıştır. Çünkü, “tacdâr”lar iç siyaseti asıl, dış siyaseti ise onun bir “lâzım”ı yapacak yerde, bunun tersini yapmışlardır; “unsur-ı millî’yi heba etmişlerdir. Öyle ki, zabt edilen yerlerde, bulunan yabancılara, dil, din, görenek, gelenek bakımından serbestî tanımışlar, “ihsân-ı şahane”, “lütuf, “atıyye” adı altında, “imtiyazlar” ve “müsaadât (capitulation) vermişler, “unsur-ı aslî”yi, hayat kaynaklarından koparmışlardır.

Yabancılar da, bu istisnaları ve mümtaziyetleri, “hakk-ı mükteseb” saymışlar, daha fazlasını istemişlerdir. “Tâcdâr”ların “debdebe”lerinin ardından istikraz ve iflâs gelmiştir; buna, bir de, menfaatperestlerin davranışları eklenmiştir. Sonunda yabancıya vergi salmak, vergi toplamak, gümrük ve rüsû’mu memleket ihtiyacına göre tanzim etmek mümkün olamamıştır. Böylece, yabancıya, “hakkı kazâ”yı uygulayamamak ve demiryolu gibi teşebbüslerin müdâhale ile engellenmesi sonucunda, halk, millet, onların müstameresi (sömürgesi) ve esîri olmuştur. Bunun anlamı, istiklâlin ortadan kalkmış olması demektir.

Amma, Türk milleti ve memleketin “unsur-ı aslî”si yok edilememiştir. Millet, “hayat”ını. “şerefini ve “nâmûs”unu kurtarmak için, “müttehid” ve “mütesanid” olarak, “kemâl-i azm” ile, mücâdeleye atılmıştır; “millî devre”, “halk devresi” başlamıştır.

Atatürk, “millî devir”de, “Misâk-ı Millî”den, “hakimiyet-i millîye”den ve “irade-i millîye”den, yani, Cumhuriyetken başka, “seciyye-i millîye, “an’anât-ı millîye”, “tarîh-i millî”, “iktisâd-ı millî”, “ruh-i millî”, “hiss-i millî”, “vicdân-ı millî”, “efkâr-ı millîye”, “mefkûre-i millîye”, “terbiye-i millîye”, “nâmûs-u millî”, “millî izzet-i nefis”ten de bahsetmiştir. “Millî devre”, hem, “Misâk-ı Millî”nin bildirilmesidir, yani, “istiklâl-i tâmm”dır, ve, iktisadın gelişmesindeki engelleri ortadan kaldırmaktır, hem de, “anayasaya dayalı Türkiye devletinin doğması”dır, “hâkimiyet”in “kayıtsız şartsız” milletin olduğunun ilân edilmesidir. “Hâkimiyet-i millîye”, “irade-i millîye” budur. Bunun anlamı, “teşriî” ve “icraî” kuvvetlerin sahibinin halk olduğudur, millet olduğudur. “Halife” gibi bir ferdin veya herhangi bir zümrenin olmadığıdır. Artık, “halk devri”, “millî devir”, “millî tarih”, “sabanın fonksiyonu” olarak takdîr edilmiş bulunmaktadır. “Fakr”ı terk ederek, “insanca yaşamak ile, ülkeye, çalışanların, kazananların, zenginlerin ülkesi olmak yolu da açılmıştır. İşte bu, “teceddüd” ve “temeddün” yoludur. Lausanne’da istediğimiz, “tabiî, meşru, lâzım” olan hakkımızın teslimidir.

Atatürk’e göre, işte, söz konusu olan bu günümüzü, biz, mazimize, müsbet seciyyemize borçluyuz. Eğer, bu “vahdet”, bu “tesanüd” ve “millî birlik” bozulursa, “tahkir ve tezyif ediliriz; yabancıların avı oluruz. Çünkü, “hayât-ı akvam “, “müdhiş bir cidal şeklinde tecellî eder”. “İlim ve fen”, işte bu yüzden, “sebeb-i hayât” olmaktadır. “İlim ve fen “muasır medeniyette bulunur; “şart-ı hayât, bu medeniyetin yolunda durmadan yürümektir”. Aksi halde, o “huruşan sel”de boğulup gideriz; “terakki, bu medeniyet yolunda yürümek, teceddüde vabestedir”.

Amma, “hayata hâkim olan ahkâm”, zamanla tagayyür eder; tekâmül eder; teceddüd eder (yenilenir, yenileşir). Müesseseleri ve zihniyeti eskimiş toplum, ancak teceddüd yoluyla temeddün eder; terakki eder; ileri toplum düzeyine çıkar. Terakkinin temeli ailedir. “Millet, idare-i umumîyesinin ve bütün kanunlarının ancak dünyevî ihliyacâttan mülhem ve ihtiyacın tebeddül ve tekâmülüyle, mütemadiyen tebeddül ve tekâmül etmesi esas olan dünyevî bir zihniyet-i idareyi mâbihilhayât addeylemiştir” (yani, ihtiyaca tâbi olan bir değişme ile var olan, varlık kazanan) (değişme temeldedir). Bu hayatta, tahavvülden tahavvüle geçilmektedir; tagayyür görülmektedir. Öyleyse, kurumlarda da, zihniyette de dinamik olmak gerekir. Bu da “inkılâb”, “tekâmül”, “teceddüd”dür. ‘Türk inkılâbı nedir?” “Bir tahavvüldür”. İlk bakışta “ihtilâl” gibi görünür. Ama, “inkılâp”, “ihtilâl”den daha geniş, çok fazla, çok yüksek, muazzam bir inkılâbı ifade eder. O, teceddüdle, muasır, yani, yüksek medeniyete, rasyonel ve plânlı bir şekilde, katılımdır. Onun seviyesine yükselme, ancak ve ancak, “ilim ve fen” yoluyla, “haraset-i fikriyye” (culture intellectuelle) ile olur; başka yolla olmaz, olamaz. O seviyede tutunmak, hiç durmadan medenî eserler vermekle mümkündür; medenî eserler verilemezse, muasır medeniyete katılmak şöyle dursun, ortada, millet için ne hürriyet ne istiklâl kalır. O sebeple, bu “hayatta, en hakikî mürşit ilimdir, fendir”. Amma, sadece mütefennin olmak da yetmez; millî seciyye gerekir. O seciyye içerisinde evrensel değerler yer almıştır. İlim veya bilim, süs değildir; tasallut, hakimiyet, hâkim olma, hükmetme, hükmü altına alma da değildir. Kudret ve kuvvet sahibi olma vasıtasıdır; amelîdir. Onu nerede bulursak, oradan alıp her “ferd-i millet”in zihnine yerleştirmelidir. Terakkî yolunda durmadan ilerlemek “şart-ı hayat”tır. Medeniyete teceddüd demeyen bedbahttır Çünkü, teceddüdü milletin vicdanı istemektedir. Gerçek müceddid, milletin vicdanındaki isteği keşfedendir. Türk milleti, seciyyesinde, müteceddiddir, inkılâpçıdır.

Bu ana kavramlar ve fikirler temelinde izlenecek kültür politikaları, 1920-1938 arasını dikkatlerden uzak tutmaksızın, şunlardır: Cumhuriyeti idâme etmek. Bunu temin için, “fikren, ilmen, bedenen, fennen” kuvvetli muhafızlar yetiştirmek. Bu görevi öğretmenler üstlenecektir. Öğretmenler başarılı olursa, Cumhuriyet başarılı olur. Milleti öğretmenler kurtaracaktır. Onlardan, işte bu hizmet beklenmektedir. Cumhuriyet ve istiklâli korumak için, “medenî bir hey’et-i içtimaiyye”ye dönüşmek. Millî birliği geliştirmek, kuvvetlendirmek. Memleketi, milleti en müreffeh, en mamur, en medenî hale getirmek. Memleketi asri (Garbî, Avrupai, Batılı), müteceddid, müstakil, zengin kılmak. “Fakr”ı terketmek, yenmek. Bir “Avrupa Türkiye’si”, Batıya dönmüş bir Türkiye “bir asr-ı hâzır Türkiyesi” “asri bir Türkiye”, “garbîleşmiş bir Türkiye” yaratmak. Medenî memleketlerin “sevi-ye-i irfanlarına” bilfiil muvasalat etmek. Bunu temin etmek için, yanlış, köhne zihniyeti ve kurumları kaldırıp, onların yerine teceddüd ve inkılâblar yoluyla, doğru ve yeni zihniyeti ve müesseseleri koymak. İlk tahsili, okuma ve yazmayı yaygınlaştırmak. Orta ve yüksek tahsili gerçekleştirmek. İstanbul’da, Ankara’da, Van’da üniversiteler açmak. Te’lif ve tercüme eserlerin neşrine hız vermek. Millî harsı yaymak. Lâtin alfabesi esasındaki yeni Türk alfabesini herkese öğretmek. Öyle ki, herkes, hızla okuma yazma öğrensin de “terbiye-i siyasiyye”den pay alsın! Dil, tarih, san’at gibi bütün kültür unsurlarından ilerleme kaydetmek. Millî ülküyü gerçekleştirmek: Güzel sanatlarda, ilimde, teknolojide gelişmek, yükselmek, durmadan ilerlemek. Türklerin unutulmuş medenî vasfını tekrar, yeniden diriltmek, her çığırda açmak, geliştirmek, yükseltmek. Millî kültürü muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmak. Terakki, temeddün, teceddüd, inkilâb yolunu tıkamak isteyenleri bertaraf etmek.



NOT: Erdem Dergisi Cumhuriyet Özel Sayısı - III, Sayı 33'den alınmıştır.
1 Falih Rıfkı Atay, “Atatürk’ün Yaşam Felsefesi,” Bilim ve Teknik, s. 14 Kasım 1984, 204. Kış. Mübahat Türker Küyel, Atatürk’ün Sa’âdet Anlayışı Hakkında Bir Deneme, AKM, 1997
2 Emel Esin, Türk Kültürü El Kitabı, İstanbul 1978. Ed. Fa. Krş. Fârâbî’deki “Merâtib ul-Mevcudât” fikri.
3 Krş. “Bilgi Çarkı” (Sidharta). “Tilgen”, Emel Esin, a.g.e.
4 Mübahat Türker-Küyel, “Türklerde Adalet Kavramının Ontolojik Bir Temeli Var mıdır?”, 10. TTK Kongresi’ne Tebliğ. 22-26 Eylül, 1986, 737-742, TTK, Ankara.
5 Krş. Mübahat Türker-Küyel, “Yesevî’den Hasan Dedeye Gönül Erenlerinin Öncelleri Var mıdır?”, IV. Türk Kültürü Uluslar arası Kongresi, 1997, AKM.
6 Cemil Sönmez, Atatürk’ün Annesi Zübeyde Hanım, AKM. 1997.
7 Mübahat Türker-Küyel, “Kut, Fârâbî ve İbn Sînâ’daki el-’Akl el-Fa’âl İçin Bir Temel Oluşturabilir mi?’“, İbn Sînâ Armağanı, TTK, Ankara 1984, s.389-590.
8 Mübahat Tûrker-Küyel, “İki Gemi Türü”, Erdem, H, 4, 1986, 373-349.
9 Burada, “Privation”, “negation” ve “neant” terimlerini dikkatle birbirlerinden ayırmak gerekir.
10 Mübahat Tûrker-Küyel, “Yesevî’den” Hasan Dedeye Gönül Erlerinin önceleri var mıdır? IV. Türk Kültürü Milletlerarası Kongresi, 1997, AKM.
11 Hamza Zülfikar, “Gâzî Paşa Balıkesir’de”, Türk Dili, 555, Mart 1998. (Balıkesir Hutbesi), TDK.
12 “We hold these truths to be selfevident, that all men are created equal, that are endoved by their Oreator with certain unalienable rights, that among these are life, liberty and the pursuit of happiness...”, The Declaration of Independence, July 4. 1776.
13 Fezâ’il, s. 77.
14 Fezâ’il, s.89. Krş. “Atatürk’ün Sa’âdet”, s. 14.
15 Bedia Akarsu, Ahlâk Öğretileri, I. Krş. Mübahat Türker-Küyel, KB’de Toplumdan Kaçış, Erdem. 9/26: Mübahat Türker-Küyel. KB’de Aile, Bilge, 3, 1995.
16 “Gerçek” kavramı için Bk. Fikri Sertkaya, Çin. “Doğru-Gerçek”, Türk Dili, LV. 436. Nisan 1988, s. 175-181.
17 Mübahat Türker-Küyel, ‘Türklerde Adalet Kavramının Outolojik Bir Temeli Var mıdır?, X. Türk Tarih Kongresi, Ankara, 22-26 Eylül. 1986, III. cilt, s. 735-742, (1991). TTK Bsm.
18 J.P. Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, İstanbul, İşaret, 1996, s. 243 vd.
19 Aydın Sayılı, Mısırlılarda ve Mezopotamyalarda Matematik, Astronomi ve Tıp, Ankara 1967, TTK; Harmatta, “Inscriptions Runiques Turques en Europe,” Erdem, 3/7, 1978. Krş Milbahat Türker-Küyel, Halı Konusu Hiç Felsefenin Görüş Alanına Girebilir mi?, s. 12, AK.M, Ankara 1998 (Arış Dergisinin IV. sayısının ilavesidir).
20 Ahmet Temir, Türkoloji Tarihinde Wilhelm Radloff Devri, Ankara 1991.
21 Hilmi Ziya Ülken. Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, MI, Selçuk Yayınları. İstanbul 1966.
22 Murtaza Korlaelçi, Pozitivizmin Türkiye’ye Girişi, Pınar mtb., İnsan Ya. İstanbul 1986.
23 Aydın Sayılı, Hayatta En Hakîki Mürşit İlimdir, 1948, Ankara, MEB.
24 A. Sayılı, incelemelerinde, Atatürk’te, “ilim” ile “fen”nin, arı bilim, temel bilim anlamına geldiğini göstermiştir. “Fen”ni teknoloji sanmak bir yanılgıdır.
25 Özellikle yabancı seyahatnameleri. Emel Esin ve J.P. Roux’nun incelemeleri. Krş. Mübahat Türker-Küyel, “Kutadgu Bilig’de Aile” Bilge, 3, 1995.
26 MübahatTürker-Küyel “Millî Ahlâk Unsurları Üzerine Ön Düşünceler”. Erdem. IV. 11.1988, Ankara 1989, s. 355-361.
27 Ay. yer.
28 Ay.yer.
29 Hayatta En Hakikî Mürşit I ciltdir.
30 Ahmet Ateş “Fârâbi Bibliyografyası”, Belleten, 1950.
31 Hamza Zülfikar, “İbâded Dili Olarak Türkçe ve Atatürk’ün Bu Konudaki Düşünceleri,” Türk Dili, 555, Mart 1998, Gazi Paşa Balıkesir’de, s. 182-193, 175-193.
32 Atatürk’ün Kültür ve Medeniyet Konusundaki Sözleri, AKM, 1990.
33 I.M. Bochenski, Contem Porary European Philotophy, cuniversity of California Press. Berkeley-Los Angeles, 1961.
34 Mübahat Türker-Küyel “Bilimin Felsefeye Dayandığı Görüşünün Bir Timsâli Olarak Galenos,” Erdem. IV, 11,1988, Ankara.
35 Mübahat Türker-Küyel, “Klâsik, Skolastik, Modern’“, Türk Klâsik Çağ Araştırmaları Kurumu, 1. Sempozyum, 2-4 Şubat, 1976, Ankara 1977. TTK., 29-42; A. Sayılı. “Hümanist Düşünce ve Bilim”, Klâsik Çağ Araştırmaları, II. Sempozyum, 1977,Ankara 1981, TTK, s. 20-40.
36 Mübahat Türker-Küyel, “Türklerde Felsefe Geleneği”, Türk Yurdu, 11 Nisan 1991, 5-14; Mübahat Türker-Küyel, “Dil mi Diller mi”, Türk Yurdu, 11 Ks 1991, 14-22.
37 Mübahat Türker-Küyel, “Hayatta En Hakiki Mürşid İlimdir” (Tanıtma Makalesi), Erdem, VII, 19 Ocak 1992, s. 932-937, Ankara 1992; Araştırma, 14
 ----------------------
- ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 56, Cilt: XIX, Temmuz 2003, Türkiye Cumhuriyeti'nin 80. Yılı Özel Sayısı
Yazdır    
 Geri
 
Duyurular
Türkiye ve Irak İlişkileri Sempozyumu
Doğu Karadeniz Bölgesindeki Türk Tarihi, Kültürü
Türkiye - Balkanlar Dostluk ve İşbirliği Toplantısı

Diğer Duyurular
Konferanslar
 Atatürk'ün Doğumunun 125.Yılı Sempozyumu
 Türkiye'yi Lâikleştiren 3 Mart Tarihli Kanunların Önemi
 Beşinci Uluslararası Atatürk Kongresi

Diğer Konferanslar...
Adres

Adres: Ziyabey Cad. No: 19 Balgat - Çankaya / ANKARA
Tel: 0312 285 65 11 - 285 55 12
Faks: 0312 285 65 73

Bu site FORSNET tarafından WİYS Yazılımı™ ile hazırlanmıştır.
FORSNET Bilgi Teknolojileri