ÖZETBilindiği üzere Tarih bir milletin hafızasıdır. Bunun farkında olan milletler, eğitim sistemleri içinde tarih eğitimine ayrı bir yer ve önem vermişlerdir. Türk Milli Eğitim müfredatında da Tarih konularına İlköğretimden Yükseköğretime kadar yoğun sayılabilecek şekilde yer verildiği söylenebilir. Ama, gerek okulda gerekse okul dışında Tarih öğretiminde ne derece başarılı olunduğu, Tarih öğretiminden beklenen amaçlara ulaşılıp ulaşılmadığı hususu üzerinde durulması gereken ciddî bir problem olarak gözüküyor.
Türk tarihi derin ve köklü bir maziye sahiptir. Hunlar, Göktürkler’den itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarihine kadar aşağı- yukarı 2000 yıllık Türk tarihinde şüphesiz çok önemli gelişmelerin yaşandığı dönemler vardır. Bu çizgide, Türk milletinin neslinin dahi varolma veya yok olma sınırına geldiği fevkalade zor şartların yaşandığı adeta kaderinin çizildiği bir dönem vardır ki, o da I. Dünya savaşı sonrası Millî Mücadele dönemidir. Gerçekten de Türk düşmanlarının veya daha geniş anlamda emperyalistlerin “şark meselesi” dedikleri “Anadolu’da Türk hakimiyetini kırmak ve Türk’ü imha” projesinin gerçekleşmesine ramak kalmıştı. İşte Türk tarihinin böyle en karanlık bir ortamında Türk milleti, Atatürk’ün önderliğinde adeta bir destan yazarak bu büyük felaketi, yeniden bir devlet kurma ile sonuçlandırabilmişti. Batılıların “hasta adam” dedikleri bir bakıyyeden Atatürk’ün fikir ve düşüncelerinin şekillendirdiği Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Millî Mücadele olarak adlandırdığımız ve Cumhuriyetimizin doğuş sürecinde fevkalade ağırlığa sahip olan 1919- 1923 dönemi ve bu dönemi müteakip Cumhuriyet kurumlarının oluşmasında temel olan Atatürk ilke ve İnkılaplarını, Atatürk’ü bilimin ışığında anlamak ve idrak etmek durumundayız.
Bu makalede, Atatürk ve Millî Mücadeleyi anlamak yönünde dikkatimizi çeken bazı hususlarla birlikte Yakın Türk tarihi ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti tarihine yönelik terminoloji meselesi üzerinde durulmuştur.
Anahtar KelimelerAtatürk, Millî Mücadele, Türk İnkılap Tarihi, Tarih Öğretimi, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi.
ABSTRACTAs known, history is a nation’s memory. The nations who are aware of their history give values history teaching differently in education systems. in Turkish National Curriculum, it can be said that history teaching is placed intensively from primary to higher education. However, not only in schools but also outside schools it can be seen as a serious matter of how much we reached our aims and how much we are successful at history teaching.
The Turkish history has had a deep and valuable past from Hun Turks and from Gok Turks to Turkish Republic approximately for two thousand years. There are some periods in which there are important improvements and developments people lived in the Turkish history. in this üne, there is a period in which Turkish nation straggled with the fight of being a present in this world after the World War I. That period refers to Turkish National independent War. in reality, some people who are Turkish enemies or in general, called imperialist said that this war is a kind of eastern people’s matter and the enemies’ intention was to break the Turkish sovereignty. They had a project of destruction of Turkish nation. They intended to reach their negative aims. Turkish people with the leadership of Atatürk suc-ceeded to found a new republic and wrote an excellent story about their history although they had much difficulty to do that kind of work. The Turkish Republic was born in the direction of Ataturk’s ideas and opinions from Ottoman Empire, which was called as ‘ili man’ by the western people. We have to realise Ataturk’s ideas, opinions, feelings, beliefs, principles and revolutions, which are bases of the newly becoming a republic bet-ween 1919 and 1923 which was called as a period of the National independent War.
in this paper, in the direction of understanding Atatürk and the National independent War with some important matters, which we have to take into consideration Recent Age Turkish History in particular, the matters of terminology in relation to Turkish Republic history was examined.
Key WordsAtatürk, Turkish National independent War, Turkish Re-volution History, History Teaching, The History of Turkish Republic.
“Eğer bir millet büyükse kendisini tanımakla daha büyük olur”
“Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır”
Atatürk’ün , bu ve benzeri veciz ifadeleri önemli bir eğitim- öğretim alanına “Tarih ve öğretimine” işaret ediyor. Fevkalade anlamlı bu ifadelerde yer alan “kendini tanımak” “ecdadı tanımak” nasıl olacaktır ? Şüphesiz millî hafızanın teşekkülü ile olacaktır. Millî hafızanın teşekkülü ise Tarih’ten geçer, bir başka ifade ile Tarih bir milletin hafızasıdır. İbn-i Haldun’un da vurguladığı üzere, toplum hayatı insan hayatına benzer. Hafızasını kaybeden bir insanın geleceği nasıl her an tehlikede ise, millî hafızasını inşa edememiş milletlerin de varlıklarını sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmeleri pek mümkün değildir. Bu yüzden, geçmişte ve günümüzde köklü bir devlet geleneğine sahip olmayan milletler veya milletleşme sürecinde olan toplumlar, kendilerine tarih yaratmanın endişesi içerisinde olagelmişlerdir. Meselâ, ABD’nin devlet olarak uzun bir geçmişi yoktur. Hatta bu devleti oluşturan, çok uluslu bir yapı olup, millet dahi değildir. Ancak milletleşme sürecindedir ve bir “Amerikan” milleti kurulmaya çalışılmaktadır. Bunun için de “hafıza” yani tarih inşa edilmesine önem vermektedirler. Geçmişteki bazı basit senaryoların filmlere çevrilmesi, ve hemen her western filminin o kasabanın tarihinden bir kesit aktarmasının altında yatan gerçek budur.
Bizim tarihimiz ise, 3-4 bin yıl diyebileceğimiz derin ve köklü bir maziye sahiptir. Türk milleti, bilinen yazılı kaynaklarından itibaren tarihinde çok büyük badireler yaşamıştır. Bilimsel araştırmalar, Mete Han’dan itibaren Türkistan- Göktürkler- Karahanlı- Gazneli- Selçuklu- Osmanlı- Türkiye Cumhuriyeti çizgisinde Türk tarihinin önemli kilometre taşlarını ortaya koyacak durumdadır. Bu çizgide; Türk milletinin neslinin dahi varolma veya yokolma sınırına geldiği fevkalade zor şartların yaşandığı adeta kaderinin çizildiği bir dönem vardır ki, o da I. Dünya savaşı sonrası Millî Mücadele dönemidir. Gerçekten de Türk düşmanlarının veya daha geniş anlamda emperyalistlerin “şark meselesi” dedikleri “Anadolu’da Türk hakimiyetini kırmak ve Türk’ü imha” projesinin gerçekleşmesine ramak kalmıştı. İşte Türk tarihinin böyle en karanlık bir ortamında Türk milleti, Atatürk’ün önderliğinde adeta bir destan yazarak bu büyük felaketi, yeniden bir devlet kurma ile sonuçlandırabilmişti. Batılıların “hasta adam” dedikleri bir bakıyyeden Atatürk’ün fikir ve düşüncelerinin şekillendirdiği Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Millî Mücadele olarak adlandırdığımız ve Cumhuriyetimizin doğuş sürecinde fevkalade ağırlığa sahip olan 1919-1923 dönemi ve bu dönemi müteakip Cumhuriyet kurumlarının oluşmasında temel olan Atatürk ilke ve İnkılaplarını, Atatürk’ü bilimin ışığında anlamak ve idrak etmek durumundayız. Bu, Yeni Türk devletinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası ve istikbali için yeni yetişecek nesillere vereceğimiz eğitimin temelidir. Atatürk’ün gençliğine hitabesinde ifadesini bulan sorumlu Türk gençliği ancak bu doğrultuda verilecek sağlıklı bir eğitimle inşa edilebilecektir. İşte bu sebepledir ki, ilköğretimden başlayan Atatürk ilkeleri ve İnkılap Tarihi eğitimi, branşı ne olursa olsun Yüksek öğretim kurumlarında da verilmesi gereken bir disiplin durumundadır.
Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığının 05.03.1987 tarih ve Apk. 08/ 99-050-3402-05014 sayılı yazısında Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi dersinin amacı şöyle belirtilmektedir.
1- Türk İstiklal Savaşı, Atatürk İnkılapları ve İlkeleri, Atatürkçü Düşünce, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi hakkında doğru bilgiler vermek.
2- Türk İstiklal Savaşı, Atatürk İnkılapları ve İlkeleri ve Atatürkçü Düşünceye Yönelik Tehditler Hakkında Doğru Bilgiler Vermek.
3- Türk Gençliğini, Ülkesi, Milleti ve Devleti ile Bölünmez Bir Bütünlük İçinde Atatürk İnkılapları ve İlkeleri ve Atatürkçü Düşünce Doğrultusunda Millî Hedefler Etrafında Birleştirmek.
4- Türk Gençliğini Atatürkçü Düşünce Doğrultusunda Yetiştirmek ve Güçlendirmek.
İlk ve ortaöğretimde de aşağı- yukarı amaçlar benzer ifadelerle dile getirilmiştir1. O halde bu amaçların en verimli bir şekilde nasıl gerçekleşebileceği sorusu bizi meşgul etmelidir. Bu amaçların istenilen düzeyde gerçekleşebilmesi için öncelikle bilimin ışığında Atatürk’ü ve Millî Mücadele’yi anlatmak ve anlamak durumundayız. Buna yönelik olarak, biz burada, dikkatimizi çeken bazı hususlara temas edeceğiz.
I- Herşeyden önce Millî Mücadele’nin mimarı, Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ü ve onun fikir ve düşüncelerini anlamak durumundayız.
Atatürk ilkeleri deyince, Cumhuriyetçilik, Lâiklik, devletçilik, inkılâpçılık, halkçılık, milliyetçilik akla gelir. Ancak Atatürk’ün Nutku, Söylev ve Demeçleri, konuşmaları, kısaca bütün düşünceleri ve davranışları Atatürk ilkelerinden ayrı düşünülemez. Yani Atatürk ilkeleri veya geniş manada Atatürkçülük, yukarıda saydıklarımızın tamamıdır ve bir bütünlük arz eder.
Bu kısa açıklamadan sonra Atatürkçülüğü yorum metodu hususunda çoğu zaman uygulandığını gördüğümüz iki yanlış metot veya yaklaşıma işaret etmek istiyoruz.
Bunlardan birincisi şudur: Atatürk, bir bütün olarak değerlendirilmemekte ve yalnızca bir sözü veya bir uygulaması ele alınarak İşte Atatürkçülük budur denilmektedir. Hatta onun bir konuda yaptığı açıklama dahi bütün olarak dikkate alınmayıp, içerisinde bazı cümleler seçilerek, Atatürk’ün görüşleri kısırlaştırılmakta, hatta saptırılmaktadır. Örneklerini çok görüyoruz.
Atatürkçülüğü yorum metodunda dikkatimizi çeken ikinci husus: Dil meselesidir. Atatürk, kendi kullandığı sözlerle, üslûp ve lisanla anlaşılmalı, anlatılmalıdır. Onun kullandığı lisanı değiştirerek vermek, Atatürk’ü tercüman aracılığı ile Türklere anlatmak demektir. Günümüzün neslini 50-60 yıl önceki Atatürk’ten ayırmak, Onu anlayamaz hale getirmek demektir. Bugün İngiltere’de bir ortaokul öğrencisi asırlar önceki Shekspiri olduğu gibi aslından anlamaktadır. Biz de Nutuk’u aslından olduğu gibi bilmek durumundayız. Sayın Prof. Dr. Sina Akşin’in haklı olarak ifade ettikleri gibi, Nutuk’u aslından az çok anlayarak okuyabilmek, bir Türk insanının aydın olup olmadığının ölçütü olmalıdır2. Bu hususa biraz aşağıda Terminoloji bahsinde ayrıntılı olarak tekrar gireceğiz.
Zannediyoruz, Atatürk’ü anlama, idrak etme yönünde bu iki husus gözardı edilmemesi gereken önemli noktalar olmalıdır.
II- Millî Mücadele’nin anlaşılması yönünde şu hususlar öncelikle aklımıza geliyor;
1- Millî Mücadele tarihimiz Türk Tarihinin bütünlüğü içinde ele alınmalıdır.
İlmin bir tanımı da, hadiseleri sebep-sonuç illiyeti içinde değerlendirme sanatıdır. Atatürk’ün Samsun’a çıkışını, bu durumu hazırlayan şartları bilmeden izah etmek mümkün değildir. Osmanlının çöküş sebeplerini bilmeden Mondros anlaşılamaz. Tazminatı bilmeden 29 Ekim 1923 Cumhuriyetin ilanıyla ilgili yorumlar yapmak bizi ilmen sağlıklı neticelere götürmez. 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı - 1876 I. Meşrutiyet, -1908 II. Meşrutiyet bilinirse Cumhuriyet’i daha iyi anlayabiliriz.
İstiklal Savaşının dönüm noktalarından biri olan Sakarya Meydan Muharebesini, 1071 Malazgirt, 1176 Miryekefalon, çizgisinde değerlendirebilirsek Sakarya Zaferinin Türk tarihinde neyi ifade ettiğini daha iyi anlayabileceğimiz kanaatindeyim. Çünkü, Malazgirt zaferi ile vatanın kapısı açılırken, Miryakefalon’la vatan kurulmuş ve korunmuş Sakarya ile Vatan kurtarılmıştır. Atatürk’ün esir alınan Trikopis’e karşı davranışı, veya Türk ordusu İzmir’e girdikten sonra Atatürk’ün gireceği bir konağın merdivenlerine Serilmiş Yunan bayrağını kaldırttıktan sonra geçmesi, Türk devlet adamı karakteristiğidir. Dolayısıyla Atatürk’ün fevkalâde anlamlı bu ve benzeri tutum ve davranışlarını şu kadar bin yıllık Türk tarihinde oluşmuş Türk Devlet adamı kavramı içerisinde ele alabilmeliyiz. Bu örnekleri istediğimiz kadar çoğaltabiliriz.
Millî tarih terbiyesi de Türkiye Cumhuriyetinin Türk tarihinin bütünlüğü içinde ele alınmasını icap ettirir. TBMM Lozan da Osmanlının borçlarını ödemeyi taahhüt etti ve yakın zamana kadar bu borçları ödedi. Bu davranış,Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı Devleti’nin varisi olduğunu gösterir. Hatta meseleyi daha açacak olursak, Türk tarihinin bir bütünlük içinde ele alınması gerektiğini, Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı forsunu tespitinde açık şekilde görmekteyiz. T.C. Cumhurbaşkanlığı forsuna tarihteki Türk Devletleri nakş edilmiştir. Burada 16 sayısı üzerinde durmak istemiyoruz, bunun üzerinde tartışmalar vardır. Zaten meselemiz de bu değildir. Esas mesele, Fors ta Türk Tarihinin bütünlüğü felsefesinin işlenmesidir. Yine birkaç örnek daha verecek olursak; Türk Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihinin M.Ö. 209 Mete Han olarak, Deniz kuvvetlerimizin kuruluşunun Çaka Bey olarak kabul edilmesi burada muhakkak hatırlanmalıdır3.
Osmanlı Devletinin kuruluşunun 700. yılı ve arkasından Cumhuriyetimizin kuruluşunun 75. yılı kutlamalarının başta, Cumhurbaşkanlığı makamı olmak üzere Üniversitelerimiz ve devletimizin hemen bütün kurumlarınca kutlanması Türk tarihinin bütünlüğüne işaret eden yüksek Türk devlet felsefesinin pratiğe yansımasından başka bir şey değildir.
2- Millî Mücadele’nin aslî unsurları öncelikle tespit edilmelidir. Millî Mücadele tarihimize baktığımızda hemen her gelişmenin, mücadelenin veya zorlukların altında iki önemli hususun veya aslî boyutun yer aldığını görüyoruz. İstiklal Savaşının esas fotoğrafını, Millî Mücadele’nin esas karakterini biz burada görebiliriz. Bunlar; a- Nüfus Meselesi, b- Ekonomik durumdur. Fona, zemine bu iki esas noktayı koymadan İstiklal savaşını gerçek fotoğrafını çekebilmek pek mümkün değildir.
Türkiye 1911 Trablusgarp savaşından beri 10 yıldır savaş halindedir. Bu yüzden insan kaynakları gittikçe azalmış idi. Doğulusuylu batılısıyla Anadolu’nun her tarafından vatan evlatları, vatan topraklarını savunmaya koşuyordu. Öyle ki, şehit vermeyen aile, sülale göstermek neredeyse mümkün değildi. Hemen her ailede şehide rastlanıyordu. Şöyle kabaca bir hesapla bir örnek verecek olursak; Sırf Çanakkale Muharebesinde şehit, yaralı ve kayıplarla birlikte 211 bin civarında4 zayiat verildiği bilinmektedir. O zamanın Anadolu nüfusu tam kesin olmamakla birlikte 11 - 12 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu tablo bize şunu gösterir: Sırf Çanakkale’de 50- 60 kişide 1 kişi veya her sülaleden 1 kişi şehit olmuş veya sakat kalmıştır. Diğer cepheleri ve İstiklal harbini hesaba katarsak bu oran yani şehit sayısı oldukça artacaktır.
Yetişmiş insan kaynağının gittikçe azalmasının izlerini halk kültürümüzde dahi görmek mümkündür. Türkülerimiz kadar giren;
Hey onbeşli onbeşliTokat yolları taşlı Onbeşliler gidiyor Kızların gözü yaşlı Mısraları o günlerin şartlarını bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Onbeşliler, 1315 doğumlular olup Çanakkale Muharebesi sırasında 16-17 yaşında olanlardır. Eğer bu çocuklar, sağ salim döndüler ise, böyle bir türkü çıkmaz idi. Türkü olduğuna göre, bu çocukların çoğu geri dönmemiş, şehit olmuştur. Buna benzer çok örnek vardır5. İşte bir türkü daha;
Burası Muş’tur Yolu Yokuştur Giden gelmiyor Acep ne iştirBu Türkümüz de Yemen’e gidip oralarda şehit olanları gösteriyor.
I. Dünya savaşında tablo bu iken İstiklal savaşında nüfus bakımından daha da kritik durumda idik. Askerlik çağının altında olup askere koşan çocukların sayısının haddi hesabı yoktur. Millî Mücadele’de Türk Çocukları adlı araştırmamızda kahraman çocuklarımızdan bazı örnekler verilmiştir. Antepli Mehmet elinde silahı cepheye koştuğunda henüz 12 yaşındaydı. Asker üniformalı olarak altında atı elinde silahı İnönü cephesinden diğer cephelere koşan Nezahat Hanım (Baysel) da 11-12 yaşındaydı6.
Bu hususta sonuç olarak şunu söylemek istiyoruz; 10 yıllık savaşın sonunda İstiklal Savaşma girdiğimizde savaşacak insan kaynağımız kritik bir noktada idi. Eğer bir millet, askerlik çağının altında, henüz buluğ çağına bile girmemiş erkek nüfusunu harbe sürmek durumunda kalmış ise, biyolojik olarak bile o milletin neslinin devamının tehlikeye girdiğini söyleyebiliriz. Yani milletimiz, İstiklal Savaşına girdiğinde varolma- veya yok olma sınırına gelmiş idi. İşte Atatürk’ün önderliğinde topyekun millî birlik ve beraberlik içinde verdiğimiz mücadele bu zor şartlarda başarıya ulaşmıştır. Atatürk döneminde 10. yıl marşında “10 yılda 15 milyon genç yarattık her yaştan” diye övünmemizin sebebi budur.
Gelelim 2. Önemli mesele olan Ekonomik duruma;
İstiklal Savaşına girdiğimizde ve savaşın devam eden aylarında milletin maddî kaynakları neredeyse tükenme noktasına geldi. Tekalif-i millîye ile ortaya konan kaynaklarımız artık en son kaynaklardır. Bu kaynaklarla ya zafer kazanılacaktır, ya zafer kazanılacaktır. Başka çare yoktur. Bir çift çarığın, bir çift çorabın hesabı yapılmıştır. Çaresizlikten pencere demirlerinden süngü yapmak durumunda kaldık. Askerimizin iaşesinin başında arpa, bakliyat, soğan vb. gıda maddeleri geliyordu. Bunun dışındakiler lüks idi. Isparta Milletvekili Hafız İbrahim (Demiralay) -aynı zamanda Isparta gönüllülerince oluşturulan Demiralay millî kuvvetinin de kurucusu ve komutanıdır- Milletvekili sıfatıyla Denizli’nin batısındaki cephede çarpışmakta olan Demiralay’ı ziyarete gittiğinde, siperdeki gönüllülere birer kuru incir veriyor. Hafız İbrahim, bu hadiseyi hatıralarında yazmaktadır. Bir milletvekili birer incir verdiğini kayda geçiriyorsa, bunun günün şartlarında lüks bir ikram olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Millî Mücadele fatihimiz, İstiklal savaşını zorluklar ve yokluklar içinde verdiğimize yönelik bunun gibi binlerce örnek veya anekdotla doludur.
O halde İstiklal Savaşı veya daha geniş anlamda Millî Mücadele’nin herhangi bir safhasını ele alırken nüfus ve ekonomik durumu muhakkak dikkate almalıyız. Bu dikkate alınmadan yapılacak tahlil veya tarih eğitimi yukarıda belirlenen amaçlara ulaşmada yetersiz olacaktır.
3- Millî Mücadele sırasındaki bazı olumsuz gelişmeler genele mâl edilmemelidir.
Hepimiz gayet iyi biliyoruz ki, Millî Mücâdele de çeşitli isyanlar, ayaklanmalar olmuştur. Fakat bu isyanların, ayaklanmaların takdim şeklinde bazı yanlışlıklara rastlayabiliyoruz. Konuyla ilgili hemen bütün kitaplarda isyanlarla ilgili şu başlıkları dikkatimizi çekiyor; Konya İsyanı, Yozgat İsyanı, Düzce İsyanı, Çerkeş Ethem İsyanı, Menemen Olayı vs. Bu şekilde isimlendirmeni, hem ilmen hem de millî tarih terbiyesi bakımından doğru olmadığını düşünüyoruz. Bütün Konya isyan etmemiştir. Bütün Yozgat isyan etmemiştir, bütün Düzce İsyan etmemiştir. İsyanların adını bu şekilde koymakla, bütün Konya’yı, bütün Yozgat’ı töhmet altında bırakmaya kimsenin hakkı yoktur. Kaldı ki sözünü ettiğimiz yerlerde Millî teşkilatlanma bütün hararetiyle kök salmış Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri kurulmuştur. Konya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Konya’da bulunan 2. Ordu Komutanı Cemal Paşa ve daha sonra 12. Kor. Komutanı Fahrettin Paşa’nın önderliğinde civar sancaktardaki millî teşkilatlanmalar el altından desteklendiği gibi7, Batı Anadolu’da kurulan cepheye de durmadan lojistik yardım yapıldığını biliyoruz. Çerkeş Ethem İsyanı diyerek, Çerkeş olarak bilinen vatandaşlarımızı suçlamaya kimsenin hakkının olmadığını düşünüyoruz. Kaldı ki, Millî Mücâdele de İstanbul’dan Anadolu’ya silah, mühimmat kaçırılmasında Bolu-Adapazarı havalisindeki bu vatandaşlarımızın fevkalâde hizmeti oldu. Hayvanlarla dağlardan Anadolu’ya silah naklettiler, bunun belgeleri var elimizde8.
İsyanları ele alırken, Konya isyanı, Çerkeş Ethem İsyanı yerine Ethem Bey İsyanı, Menemen Olayı yerine Kubilay Olayı şeklinde isimlendirme yapılmalıdır. İsyanların adı bu şekilde konulmalıdır. Prensip itibariyle mümkün olduğu kadar suçlamaları genelleştirmekten kaçınmalıyız, özele indirgemeliyiz. Ancak böyle hareket edilirse Millî Mücadele’nin doğru anlaşılabileceğini düşünüyoruz. Dersin amacı da bu şekilde hareket etmeyi icap ettirir. Eğer, yanlış isimlendirmelerle tabanı suçlar, meselâ, Konya, Yozgat, Düzce, Menemen zan altında bırakılırsa bu davranış, “Türk Gençliğini Ülkesi, Milleti ve Devleti ile Bölünmez bir Bütünlük içinde....” ifadeleriyle başlayan dersin amaçlarındaki 3. Madde ile çelişki teşkil eder.
Atatürk ve Millî Mücadeleyi anlamak yönünde buraya kadar temas ettiğimiz bazı hususlara şüphesiz başka konular da eklenebilir. Ancak buraya kadar değindiğimiz bütün bu problemlerin temelinde Terminoloji meselesinin yer aldığını düşünüyoruz. Yani Atatürk ve Millî Mücadeleyi ele alırken kullanılan kavram ve terimler meselenin özünü oluşturmaktadır. Şimdi biz burada, bildiri başlığımızda da vurguladığımız üzere “Atatürk ve Millî Mücadeleyi anlamak” çerçevesinde “Terminoloji meselesi”ne biraz ayrıntılı olarak temas edeceğiz;
III- Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi veya Yakın Türk Tarihi’nde “terminoloji meselesi”
Bilimsel düşüncenin yerleşmesi ve gelişmesinde veya daha geniş anlamda söyleyecek olursak, öğrenmenin istenilen düzeyde oluşmasında terminolojinin yeri ve önemi inkar edilemez. Bu yüzdendir ki, Sosyal bilimlerden, Fen, Matematik, Tıp bilimlerine varıncaya kadar bilimin bütün sahasında o sahaya has terminoloji teşekkül etmiştir. Tıbbın kendine has bir terminolojisi vardır. Hukukun kendine özgü bir terminolojisi vardır. Bunun gibi diğer bilim dallarının da kendine has kavramları vardır veya muhakkak olmalıdır. Zaten bilim dallarını birbirinden ayıran en önemli özellik de farklı terminolojilere sahip olmalarıdır. Sosyal bilimlerin bütün dallarında olduğu gibi, Tarih’in de kendi alanına özgü kavramları vardır. Sözkonusu kavramları biz evrensel nitelikli olanlar ve millî nitelikli olanlar şeklinde iki alana dağıtabiliriz. Dünyadaki diğer milletlerin tarihlerinde veya tarih araştırmalarında ortaklaşa kullandıkları kavramlar evrensel özelliktedir. Ama bunun yanında diğer toplumların veya milletlerin tarihinde bir anlam ifade etmeyip yalnızca bir milletin tarihinde teşekkül etmiş olan kavramlar vardır ki bunları da millî nitelikli kavramlar olarak adlandırabiliriz. Meselâ; tarih araştırmalarında sık sık kullanılagelen “medeniyet”, “insan hakları”, “demokrasi” vb. kavramlar evrensel özelliktedir. Ama bir “Kuvâ-yi Millîye”, bir “Misak-i Millî” kavramı Türk tarihinde teşekkül etmiş ve anlam kazanmış olup millî niteliklidir. Şüphesiz kavramlar üzerindeki böyle bir tasnifi daha ziyade, oluşmasında toplumların özelliklerinin de etkili olduğu bilim dallarında, bazı sosyal bilimler ve özellikle tarihte yapabiliriz. Fakat evrensel nitelikli bilim dallarında fen, matematik, tıp vb. alanlarda böyle bir tasnife gitmek doğru olmaz9.
Tarih biliminin gelişmesi ve tarih öğretiminden istenilen neticenin elde edilebilmesi, yukarıda adını ettiğimiz her iki alanda yer alan kavramların isabetli olarak tespit edilebilmesi ve mümkün olabilen zenginlikte, çoklukta kullanılabilmesine bağlıdır.
Tarih, millî şahsiyetlerini kazanamadıkları veya koruyamadıkları için, başka kültürler içinde eriyip giden insan topluluklarının hazin maceralarıyla doludur. Şayet bir toplum aynı akıbete uğramak istemiyorsa, tefekkürüne, millî kültür ve şahsiyetine hayat verebilecek değerdeki kavramlarla tanışmaya ve onları yaşayıp yaşatmaya mecburdur. Bunun için de önce, ciddî etimolojik lügatlar yazılmalı ve yaşayan kelime ve kavramlar, basit lügat karşılıklarıyla bırakılmayıp o kültür içinde kazandıkları anlam ve kavramlar araştırılarak, örnekleriyle birlikte, tefekkür kabiliyetine sahip yeni nesillerin istifadesine sunulmalıdır. Bu düşüncelerden hareketle, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi öğretiminde “kavramlar veya terminoloji meselesi” ciddî olarak ele alınmalıdır.
Yukarıdan beri Atatürk’ü ve Millî Mücadele’yi anlamak üzerinde temas ettiğimiz bazı meselelerin altında “terminoloji” nin yer aldığını söylemiştik. Terminoloji konusundaki problemleri iki noktada toplamak mümkündür; Bunlar;
a- Kavramlar, anlam olarak doğru ve isabetli kullanılabiliyor mu?
b- Kavramlar kemiyet olarak istenilen çoklukta kullanılabiliyor mu?
Şimdi bu problemleri sırasıyla ele alalım;
a- İlköğretim 4. -7. Sınıflardaki Sosyal Bilgiler dersi müfredatı içerisinde yer alan tarih konularını, 8. Sınıftaki Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi ve Lisedeki tarih dersleri müfredatı ile bu müfredata göre yazılmış ders kitaplarını ve Yüksek öğretimdeki Atatürk İlkeleri ve İnkılap tarihi öğretim materyallerini incelediğimizde tarihî kavramların doğru olarak kullanımında yeterince hassas davranıldığını söyleyemeyiz. Aşağıda bazı örnekleriyle ele alacağımız eksiklik ve yanlışlıklara, yalnızca okullardaki tarih öğretim materyallerinde değil, okul dışı tarih çalışmaları ve araştırmalarında da rastlamak mümkündür. Haddizatında bu konu, tarih öğretiminde müstakil bir araştırma konusu olabilecek boyutta ve önemdedir. Ama biz burada bazı örnekler çerçevesinde meseleye giriş yapmakla yetineceğiz.
Atatürk ilkeleri ve İnkılap Tarihi alanıyla direk ilgili kavramlardan örnekler vermeden önce, yine bu alanda zaman zaman kullanılan ve genel Türk tarihiyle ilgili bir- iki kavramdan söz etmeden geçemeyeceğiz
“Orta Asya” ifadesinin bir Türk tarih kavramı olarak doğru olmadığını düşünmekteyiz. Bu kavram yerine “Türkistan” kavramının kullanılmasının daha doğru olacağı kanaatindeyiz. Bilindiği üzere sözü edilen coğrafya, güneyde Alp sistemine dahil en yüksek dağ sıralarını teşkil eden Himalayalarla , kuzeyde Sayan dağları ve Baykal gölü etrafındaki dağlar, batıda Hazar denizi ile doğuda Büyük Kingan dağları arasında kalan geniş sahadır. Asya’nın kalpgahı da sayılan bu coğrafyada tarih boyunca genellikle Türk unsurlar hâkim .oldukları için buralara Türkistan denilmiştir. Pamir ile Altay dağları arasındaki dağlık sahanın doğu kısmı “Doğu Türkistan” batı kısmı ise “Batı Türkistan” olarak adlandırılmıştır. Bazı şarkiyatçılar meselâ; meşhur şarkiyatçı V.V. Barthold “Türkistan” ifadesini kullanmaktadır. Ancak, Batıdaki sanayi inkılabıyla birlikte artan oryantal çalışmalarla birlikte literatürde “Orta Asya” ifadesi yaygınca yer almaya başladı. Çünkü “Türkistan” ifadesi “Türk’e aidiyet” lik taşır iken, “Orta Asya” coğrafî bir kavramdır. Bu yüzden yakınçağ Batı kaynaklarında, seyahatnamelerinde “Orta Asya” tercih edilegeldi. Diğer bazı tarih terimlerinde olduğu gibi, bu kavram da tercümelerle Batıdan Türk tarih kitaplarına girmeye başladı.
Yabancı bazı müellifler bu yerlerin bugünkü siyasî durumunu göz önünde tutarak Doğu Türkistan’a “Çin Türkistanı”; Batı Türkistana da “Rus Türkistanı” demektedirler. Bu tabirler tarihî bakımdan olduğu kadar ilmî bakımdan da hatalıdır. Aslında adı sadece Türkistan olan bu geniş bölge, coğrafî araştırmalardaki bölge taksimatına uyularak Doğu Türkistan - Batı Türkistan diye iki kısma ayrılmıştır. Ahmet Ardel’in de haklı olarak tesbit ettiklerine göre, Rus Türkistan’ı, Çin Türkistan’ı gibi sun’i bir ayırım yapanların maksatları, bu sahaların Türk ülkeleri olduğunu unutturmaktır. Ruslar’ın Batı Türkistan’ı “Sinkiang” eyaleti diye adlandırmaları “Türkistan” kavramını büsbütün ortadan kaldırmaya yöneliktir10. Türkistan yerine Orta Asya ifadesinin kullanılmasını da bu çerçevede düşünmek gerekir. Bu kavramın İnkılap tarihi ders kitaplarımızda ve müfredatta, kısa zamanda değiştirilmesi mümkün olamazsa hiç olmazsa “Türkistan (Orta Asya)” şeklinde yer alması daha doğru olacaktır.
Yine Atatürk İlkeleri ve İnkılap tarihi kitaplarında sıkça geçen bir kavram olan “Osmanlı imparatorluğu” ifadesi de herşeyden önce ilmen doğru değildir. Bu ifade de bize batı kaynaklarındaki “Ottoman Empire” ifadesinin tercümesiyle girmiştir. Batılı yazarlar, kendi devlet anlayışları çerçevesinde “İmparatorluk” demişlerdir. Etimolojik tahlil yaptığımızda Empire, Emperium, Emperial, Emperialist, Emperializm, kelimelerinin aynı kökten geldiği görülür. Yani Türkçe; “sömürmek”, “almak” esasına dayalı bir siyasî teşekkül demektir Empire. Dolayısıyla, farkında olarak veya olmayarak “Osmanlı İmparatorluğu” ifadesiyle Osmanlıyı sömürgeci devletler sınıfına koymuş oluyoruz ki, bu ise tarihî realiteye aykırı bir yargıdır, Osmanlı’yı anlamamış olmaktır. Kaldı ki, devletin resmî adı hiçbir zaman “Osmanlı İmparatorluğu” olmamıştır. Bütün resmî kayıtlarında, paralarında, pullarında, nüfus tezkirelerinde, izinnamelerde vb. akla gelebilecek her türlü resmî belgede devletin adı “Devlet-i ‘Aliyye”, “Devlet-i ‘Aliyye-i Osmaniye”, “Devlet-i Al-i Osman” şeklinde geçmektedir. Yani “İmparatorluk” değil “Devlet” ifadesi yer almaktadır. Osmanlı idarecilerinde “İmparator” veya “İmparatoriçe” yoktur. Vakıa bu iken, Osmanlı Devleti’nin adını “Osmanlı İmparatorluğu” şeklinde değiştirmek hem ilmen hem de millî tarih terbiyesi bakımından doğru değildir. Nutkun başında da Atatürk, İmparatorluk yerine “Osmanlı Devleti” ifadesini kullanmıştır. Uzun zamandır dile getirdiğimiz bu konu üzerinde bazı gelişmeler olmuştur. Son bir-iki yılda çıkan müfredat ve resmî ders kitaplarında, devletçe kutladığımız Osmanlı Devletinin kuruluşunun 700 .yılı logosunda “Osmanlı İmparatorluğu” yerine “Osmanlı Devleti” ifadesinin kullanılmaya başlanması, Türk tarih terimlerinin doğru kullanılması açısında olumlu bir gelişmedir.
Bildirimizin de esas konusu olan İnkılap tarihi terminolojisi’nde ise problem daha da dikkat çekici boyuttadır. Bazı örneklerle meseleye bir göz atalım;
Müfredatta İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük konularının ilgili yerlerinde “Kurtuluş Savaşı” ifadesi sıkça geçmektedir. Yine ders kitaplarının ilgili konularında da aynı ifade yer almaktadır. Halbuki, bu ifade “İstiklal Savaşı” veya daha geniş anlamda “Millî Mücadele” olarak kullanılmalıdır. “Kurtuluş Savaşı” kavramının olayların yaşandığı 1919-1923 yıllarında kullanılan “İstiklal Savaşı” veya “Millî Mücadele” kavramını tam karşılaması mümkün değildir. Bugün sömürge Afrika ülkelerinin esaretten kurtulmak için vermiş oldukları mücadele, tamamıyla İngiliz hâkimiyetine girmiş olan Hindistan’ın esirlikten kurtulmak için verdiği mücadele, “Kurtuluş Savaşı” olabilir. Ancak Türkiye’nin Mondros Mütarekesi sonrası düştüğü durum, yukarıdaki ülkelerin durumundan çok farklıdır. Türkler bu dönemde hürriyetini tamamen kaybetmedi, bir esirlik veya sömürge dönemi yaşamadı. Türklerin verdiği mücadele esirlikten kurtulmak için değil esarete düşmemek için verilen bir mücadeledir. Dolayısıyla bu iki durumu muhakkak ayırt etmek lâzım geldiğini düşünüyoruz. Yoksa bu kavramı yanlış kullanmakla, ilk ve ortaöğretimdeki çocuklarımızın tarih öğretiminden alması gereken “kendine güven duygusu”nun olumsuz yönde gelişmesine zemin hazırlamış oluruz. O dönemin bütün yazışmalarında ve Atatürk’ün Nutku’nda “Kurtuluş Savaşı” ifadesine rastlanmaz, millî marşımızın adı da “kurtuluş marşı” değil “İstiklal Marşıdır”. Biz, Millî Mücadele gazilerine “İstiklal madalyası” verdik. Yine o dönemin önemli kurumlarından “İstiklal mahkemeleri” vardır. Acaba bu örneklerde “kurtuluş” ifadesini kullanabiliyor muyuz? Bu konu, çeşitli ilmî platformlarda, yeri geldiğince tarafımızdan dile getirildi. 1993’te MEB Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı’na verdiğimiz raporda da yer almış idi. 1994 sonunda basılan ve 1995’te okuyucuya sunulan T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlığı tarafından yayınlanan İstiklal Harbi İle İlgili Telgraflar adlı yayının son iki belgesi (ki bunun biri kapak resmî olarak konmuştur), yukarıdaki görüşlerimizi teyit bakımından oldukça önemlidir;
Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Müşîr Fevzi (Çakmak), Başvekâlet-i Celileye gönderdiği 30.12. 1341 (1925) tarihli resmî yazıda şunları yazmaktadır;
“Anadolu İstiklal mücadelelerine resmî ve tarihî bir isim vermenin pek muvafık olacağı düşünüldüğünden ‘Türkiye Kurtuluş Harbi’ veya ‘Türkiye istiklal Mücadelesi veya Muharebeleri’ isimlerinden birinin veya diğer bir ismin tespitine müsâade buyurulması ma’ruzdur”
Başbakanlık, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa’nın bu yazısına birkaç gün sonra 12 Kanun-i Sani 1926 tarihli resmî yazıyla cevap vermiştir;
“Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyasetine 6 Kanun-i sani 1926 tarih ve Talim ve Terbiye Dairesi I. Şube 7571 5762 numaralı tezkere cevabıdır Anadolu istiklal mücadelelerine ‘İstiklal Harbi’ isminin verilmesi muvafık görülmüştür, efendim.
Başvekil11
Bu belgelerde açıkça görüleceği üzere T.C. Başbakanlık makamı 1919-23 arasındaki dönemi adlandırırken “kurtuluş” ifadesini kullanmamıştır. Vakıa bu iken, tarih kitaplarımızda veya tarih çalışmalarında kavramları tahrif ve tahrip yönünde daha da ileri gidilerek “Kurtuluş Savaşandan “Ulusal Bağımsızlık Savaşı”na terfi! örneklerini nasıl izah edeceğiz?
Kuva-yı Millîye, Heyet-i Millîye, Misak;ı Millî, İrade-i Millîye, Tekâlif-i Millîye, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, Hâkimiyet-i Millîye vs. Millî Mücadele’de sıkça kullanılan temel kavramlardır. Başta Nutuk olmak üzere dönemin literatüründen bu kavramları çoğaltmak mümkündür. İstiklal Savaşı’nın bütün yazışmalarında, dönemin diğer kaynaklarında ve özellikle Nutuk’ta Millî Mücadele’nin karakteristiğini bize bu kavramlar yansıtmaktadır. Dolayısıyla, Atatürk’ü ve Millî Mücadele’yi, doğru anlamanın yolu, o dönemin temel kavramlarını doğru öğrenmekten geçer. Şüphesiz, insan tekamül halinde olduğuna göre dilde de zaman içinde değişiklikler gelişmeler olabilecektir. Ama bu değişiklikler kavramlarda değil kelimelerdedir.
İstiklal Savaşının kavramları orijinal haliyle olduğu gibi öğretilmelidir. Üzerinde tahrifat yapılması veya tercüme edilerek verilmesinin ilmen doğru olmadığı kanaatindeyiz. Misak-ı Millî’nin Ulusal And olarak, Kuva-yı Millîye’nin Ulusal Kuvvetler olarak değiştirilmesi doğru değildir. Çünkü bugün herhangi bir sömürge ülkesinde bağımsızlık hareketine teşebbüs eden kuvvetlere ulusal kuvvetler veya millî kuvvetler denebilir. Ancak, Kuva-yı Millîye denildiğinde, kavram olarak bu yalnızca Türk İstiklal savaşı içinde yer alır, yalnızca Türk tarihiyle ilgili olduğu anlaşılır. Zaten dil alanındaki bazı uzmanlar kelime olarak bile “ulus”un tam olarak “millet”in karşılığı olmadığını belirtmektedirler. Ulus Moğolca Ulus dan gelir ve halk, memleket, devlet, ülke demektir12. Belki, galat-ı meşhur haline gelmiş bazı kelimeleri kullanmakta bir sakınca olmayabilir, ancak bu kelimeler kavram konumunda olursa yanlış kullanmanın açıklaması yapılamaz, çünkü anlam kayması olur. Bunun gibi, bir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti maalesef bazı yazarlarca Hakları Savunma Derneği olarak yazılmaktadır13. Böyle bir davranış, hangi cepheden bakılırsa bakılsın doğru değildir. Çünkü özel isimlerin tercüme edilemeyeceği aşikârdır. Eğer Millî Mücâdele dönemine ait kavramlar Nutuk’ta veya o dönemin yazışmalarında , kaynaklarında geçtiği şekilde kullanılmaz, tahrif edilir ve değiştirilirse bu ancak, Millî Mücâdele ruhunu, o günlerin gerçek havasını, karakterini saptırmağa hizmet eder.
Kavramlar konusundaki tespit ve önerilerimiz, yalnızca burada yer alan örneklerle sınırlı değildir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ama burada bizim örneklerden ziyade vurgulamak istediğimiz husus tarih öğretiminde kavramların ne derece önemli olduğudur. Bu öneme istinaden, kavramlar tarih bilimine ters düşmeden bilimsel anlayış ve metotlar içerisinde doğru olarak tespit edilmeli ve kullanılmalıdır. Kavramlar doğru tespit edilip kullanılmadıkça, bir başka ifade ile tarih terminolojisi doğru olarak teşekkül etmedikçe tarih biliminin gelişmesi veya tarih öğretiminden istenilen verimin alınması pek mümkün değildir.
b- Tarih öğretimini etkileyen en önemli meselelerden birisi de kavram zenginliği veya fakirliğidir.
Ankara Üniversitesi TÖMER Dil Öğretim Merkezi tarafından 1996 yılının çeşitli aylarında Türkiye’de ve Dünya’da Ana Dili Eğitimi Sempozyumları düzenlendi. 4-5 Nisan 1996 tarihli Sempozyumda, Merkez Başkanı Dr. Mehmet Hengirmen bir önceki Sempozyumu değerlendiren konuşmasında; Merkez tarafından yapılan araştırmalara istinaden, Türkiye’deki ders kitaplarında ortalama 5000 sözcük varken Amerika’daki kitaplardaki sözcük sayısının 71.000 civarında olduğunu belirterek şunları söylemiştir;
“Diğer ülke ders kitaplarındaki görselliğe verilen önemi belirttikten sonra, kitaplardaki söz varlığına ait rakamları ortaya koyalım: İngiltere’deki kitaplarda sözcük sayısı 6511, kavram sayısı 967’dir. Amerika’daki kitaplardaki sözcük sayısı ise 71.000’dir. Bu veriler de oldukça şaşırtıcı. Beşir Göğüş’ün kitaplarında söz varlığı 4822; Millî Eğitim Bakanlığı kitaplarında 4997, ortalama 5000. Amerika’daki kitaplar gerek görsellik yönünden, gerek söz varlığı yönünden çok ileride. Bu konuya, düşüncenin kavramlardan oluştuğu göz önünde bulundurularak çok önemlidir. Afrika’daki bir köylü 500 kavram biliyorsa düşüncesi onunla sınırlı kalır. Kitaplarımıza baktığımızda, bizim ilkokul öğrencimizin düşüncesinin de en fazla 5000 sözcük ile sınırlı olduğunu düşünebiliriz. Bu sayı Amerika’daki bir çocuk için daha ilkokuldan itibaren 71.000’i buluyor; çocuğun beyin hücreleri de ona göre gelişiyor. Amerikalı bir çocuğun beyni daha ilkokuldayken gelişmeye başlıyor ve ona göre üstün beyin gücüne sahip olan bazı insanlar yetişiyor...”14.
Mümtaz Soysal da aynı merkezin araştırmalarına atfen şu rakamları vermektedir:
Amerikan İlköğretim okullarının ders kitaplarında kullanılan sözcük sayısı 71.681; Almanya’da 70.400; Japonya’da 44.224; İtalya’da 30.193; Suudî Arabistan’da 13. 579; Türkiye’de ise bu rakam 7.26015.
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi öğretiminde kavramlar meselesi ele alınırken, problemin, ders kitaplarımızdaki bu genel durumdan ayrı mütâlâa edilmesi mümkün değildir. Günümüzde öğrenci, Atatürk’ün “Nutuk”unu anlayamaz durumdadır. Meseleye tarih öğretimi açısından bakacak olursak, öğrencimiz Nutuk’taki tarihî kavram zenginliğini kaybetmiş durumdadır. Konuyla ilgili belki yüzlerce örnekten bir örnek vermek istiyoruz: “Harb” ve “Muharebe” kavramları. Nutuk’ta I. Dünya Harbi’nden, Sakarya Meydan Muharebesinden, İnönü Muharebesinden bahsedilir.
Ama günümüzde her iki kavramın karşılığı olarak - Nutuk’un sadeleştirilmiş! Nüshalarında da- savaş kavramı kullanılmaktadır: I. Dünya Savaşı, Sakarya Savaşı, İnönü Savaşı vb. Bu örnekte, bir kavram tahrifi ve tahribi açıkça görülmektedir. Çünkü Harb ayrı bir kavram, muharebe ayrı bir kavramdır, anlamları farklıdır. Muharebe, tam olarak, harp (savaş) demek değildir, Harbin içerisinde bir cephedir, harbin bir parçasıdır. Daha teknik ifade ile; muharebe, harb’in alt kümesidir. Dolayısıyla “harp” ve “muharebe” arasındaki nüans kaldırılarak anlam bozukluğu, yanlışlık ortaya çıkmıştır. Birbirine yakın kavramlar arasında muhakkak nüans vardır. Bu nüansın kaldırılması, düşünceyi tahrif eder, doğru ve sağlıklı düşünmeyi olumsuz yönde etkiler.
Nutuk ile Söylev’i karşılaştırdığımızda bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Tabi burada yine tekrar ediyoruz. Zaman içerisinde kelimelerde bazı değişikliklerin olması tabiidir. Ama, bu değişiklikler, anlam kaymasına yol açacak şekilde kavramlarda olursa o zaman doğru olmaz. Zaten, bizim burada bahsettiğimiz “terminoloji” meselesi de bu noktada başlamış oluyor.
Yapılan bazı anketlerde bugün Üniversite gençliğinin günlük hayatında kullandığı kelime ve kavram sayısı 300’ü geçmemektedir. Şüphesiz bu kadar az kelime ve kavram haznesiyle Türk tarihini tam ve doğru olarak anlayabilmek ve Tarih öğretiminin amaçları arasında yer alan “millî şuur”u kazandırabilmek kolay olmasa gerektir. Bu yüzden çocuklarımızı, Türkçemizi yabancı dillerin boyunduruğu altına sokmadan ama başta Nutuk olmak üzere Atatürk’ün söz ve konuşmalarında da görüldüğü üzere doğru güzel dil zenginliği kelime ve kavram zenginliği içerisinde yetiştirmeliyiz. Dil konusunda, ideolojik veya popüler yaklaşımlar değil, bilim bize rehber olmalıdır.
Değerli dinleyiciler,
Batılıların Şark Meselesi dedikleri ve sonuç itibarıyla Anadolu’da Türk hakimiyetini kırmaya yönelik politikaların I. Dünya Savaşı sonunda gerçekleştirilmesine ramak kalmıştı. İşte Böyle bir ortamda Türk milleti Atatürk’ün önderliğinde büyük bir mücadeleye girdi ve Türkiye Cumhuriyetini kurdu.
Atatürk’ün önderliğinde fevkalâde zor şartlarda kurulan, millî hakimiyete dayalı, akılcı ve laik Cumhuriyet; 1923’ten itibaren büyük gelişme ve ilerleme göstererek, Türkiyemizi bugün İslam dünyasının tek demokratik, laik ve serbest piyasa ekonomisine dayalı ülkesi haline getirmiştir. Bu sebeple Batı dünyası bile Cumhuriyetimizi, bağımsızlığına yeni kavuşmuş Türk Cumhuriyetleri’ne doğal bir “model” olarak16 görmektedir. Türkiye’nin parlak ve büyük bir geleceğe doğru koştuğunu gören iç ve dış şer odakları, Cumhuriyetimize yönelik tehditler oluşturmaya çalışmaktadırlar. Türkiye, bir taraftan batıda Balkanlar, Doğuda Kafkaslar, ve Güneyde de Kıbrıs’tan Ortodoks kıskacına alınmak istenirken; bir taraftan da dahilde çeşitli problemler çıkartılarak millî birlik ve beraberliğimiz bozulmak istenmektedir. Ama her türlü olumsuzluk ve zorluklara rağmen Atatürk’ün önderliğinde Milletimiz Sevr’i nasıl yırtmış ise, bugün de Atatürk’ün fikir ve düşüncelerinden aldığı ilhamla önündeki engelleri aşacak güçtedir. Şüphesiz bunun da yolu herşeyden önce eğitimden geçmektedir.
İlköğretimden Üniversiteye kadar, Atatürk ilkeleri ve inkılap tarihi öğretimine gereken önem verilmelidir. Laik, demokratik Cumhuriyetimizin temellerini oluşturan Atatürk ilkeleri, dolayısıyla Millî Mücadele tarihimiz Özellikle Üniversitelerimizde bir servis dersi anlayışı içinde değil, branşı ne olursa olsun gençlerimize muhakkak vermemiz gereken bir eğitim olarak algılanmalı ve uygulanmalıdır. İçinde yaşadığımız şartlar buna her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor.
O halde Atatürk’ü, O’nun fikir ve düşüncelerini ve Millî Mücadele’yi anlamak yolunda ancak bilim ve millî menfaatler esas alınmalıdır. Bu çerçevede, Yukarıdan beri işaret ettiğimiz metod ve terminoloji ile ilgili problem ve önerilerin göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünüyoruz.
Bu duygu ve düşüncelerle Yeni Türk devletinin, Türkiye Cumhuriyetinin doğuş adımlarının atıldığı BMM’nin açılışının 80. yılını idrak ettiğimiz şu günlerde, başta Cumhuriyetimizin banisi Büyük önder Atatürk olmak üzere, devletimizin kuruluşunda ve yükselmesinde hizmeti geçenleri, şerefli ordumuzun değerli mensuplarını ve şehitlerimizi şükranla anıyorum.