Sayın Dinleyenlerim,
Yaşlı bir papaz vaazediyormuş. ‘Ey İsanın evlâtları’ demiş ‘bilin ki uzvî ve içtimaî arzular içimizde birer köpek gibidir. Ben bu köpekleri birer birer öldürdüm. Son olarak şehvet köpeği kalmıştı, geçen yıl onu da öldürdüm.’ Arka sıralardan bir delikanlı ayağa kalkmış ‘Mukaddes Peder, bu son köpek galiba eceli ile ölmüş’ demiş.
Aslında papaz hayal görmektedir. Öbür dünyada rahat etmek için, daha iyi bir Hıristiyan olmak için, kendini Allah yoluna adamak için, bu dünyada uzvî ve içtimaî arzulardan uzak kalmanın zarurî olduğunu iddia eden bir düşünce biçimi papazı yanlış yola itmiştir. Halbuki insanlar var oldukça bu arzular da var olacaktır. Bunlar insan varlığının temel unsurlarıdır.
Ancak, toplum içinde zümrelerin, zümreler içinde bireylerin bedensel ve toplumsal istekleri uzvî ve içtimaî arzuları sürekli bir sürtüşme içindedir. Bu sürtüşmeyi önlemek, hiç olmazsa asgariye indirmek için başlıca iki kurum görevlidir: Din ve Devlet. Bu kurumlar arasındaki ilişkiler tarih boyunca bazı safhalardan geçmiştir. Bazan birbirleri ile kavga etmişler, bazan din devlete, bazan devlet dine hakim olmuştur. Bu safhaları kısaca görelim:
Dinin emrinde devlet. Dinî yorumlara dayalı devlet. Dini emrine alan devlet. Din dışı devlet. Dine karşı devlet. Lâik devlet.
Birincisi dinin emrinde devlettir. Bu görüşe göre, devlet din için vardır. Devletin görevi dinin emirlerini yerine getirmektir. Dinin emrinde devletin en açık misalini ortaçağ Hıristiyan ülkelerinde görüyoruz. Bilindiği gibi, bu çağda Batıda din devlete bütünü ile hakimdir. Kilisenin emirlerini dinlemeyenler, devlet başkanı da olsalar, imparator da olsalar, Kilise tarafından aforoz edilirler. Bu çok ağır bir cezadır. Tarih bu cezaya çarptırılan devlet başkanlarının af dilemek için Papanın kapısında kış ortasında yalın ayak ve baş açık olarak günlerce beklediğini yazar.
İslâm Dünyasında dinin emrinde devlet için bir tek misal vardır: Medinede kurulan ilk İslâm Cumhuriyeti. Hz. Peygamber aynı zamanda devlet başkanı olduğundan, dinle devlet içiçedir. Allah’ın emirleri Hz. Peygamber tarafından doğrudan doğruya halka iletildiği için bu dönemde hiçbir problem çıkmamıştır.
Hz. Peygamber’in vefatından sonra O’nun çok yakın arkadaşları bir tür seçimle devlet başkanlığına gelmişlerdir. Böylece ikinci dönem, yani dinî yorumlara dayalı devlet dönemi başlamıştır. Bunun aksini söyleyenlere şu soruları sormak gerekir: Hz. Peygamber’in çok yakın arkadaşları,
İslâm tarihinin eşsiz liderleri olan dört halifeden üçü neden katledildi? Her ikisi de İslâm dinine çok büyük hizmetler etmiş olan Hz. Ali ve Hz. Ayşe neden savaştılar? Çünkü Allah’ın emirlerini doğrudan tebliğ eden Hz. Peygamber vefat etmişti ve bu sebeple yorum dönemi başlamıştır. Hz. Ali ile Hz. Ayşe arasındaki savaş, sen ben davasından değil, yorum farkından kayaklanıyordu. Bugün de dünyada bazı İslâm cumhuriyetleri var. Birbirleriden çok farklı, çünkü yorumlar farklı.
Bundan sonra gelen devlet biçimi, dini emrine alan devlet biçimidir. Bir kısım kimseler halkın dindar olduğunu dikkate alarak, dine hakim olmakla halka da hakim olunacağını düşünmüşlerdir. Bunun son misalini Tunus’ta görmek mümkündür. Hatırlanacağı gibi, Tunus Devlet Başkanı Burgiba bir süre önce yurdumuzu ziyaret etmiş, Cumhuriyet Senatosunda bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmada lâik devlet düzenini tasvip etmediğini açıkça belirtmiş, dini politikanın emrine veren kendi rejimini övmüştür. Tunus’taki dinî akımların bugünkü durumu ve etkileri incelenirse, bu yolun hataları açıkça görülür.
Din dışı devlet, dini yok sayan devlet biçimidir. Bunu bir misalle belirtelim. Milletvekillerinden biri, dinî bayramların arafesinde yarımşar gün daha tatil yapılması için kanun teklifi yapmıştı. Teklif Cumhuriyet Senatosunda görüşülürken bir üye teklifin lâikliğe aykırı olduğunu sert bir dille iddia etti. Senatörle kuliste karşılaştık. Konuşmasını nasıl bulduğumu sordu. Konuyu yanlış yönden ele aldınız, lâiklikle bir ilgisi yok, iş gücü ve ekonomi ile irtibatlandırsaydınız daha etkili olurdunuz dedim. Senatör iddiasında ısrar edince zaten ramazan bayramında üç gün, kurban bayramında dört gün tatil yapılıyor, bunlar lâikliğe aykırı olmuyor da yarım gün mü aykırı oluyor dedim. Onlar da lâikliğe aykırıdır dedi. İşte bu görüş din dışı devlet görüşüdür. Dini yok sayan görüştür. Halbuki devlet nasıl toplumun eğitim ihtiyaçlarını, sağlık ihtiyaçlarını görmezlikten gelemezse, dinî ihtiyaçlarını da görmezlikten gelemez. Dinî bayramlarda tatil yapılmasına karşı çıkan görüş, lâiklikle değil, din dışı devlet, dine karşı devlet görüşü ile ilgilidir. Aşağıdaki misaller lâik devletlerden alınmıştır:
Bilindiği gibi katolikler cuma günü et yemezler. ABD ve Fransa’da cuma günü resmî kuruluşlarda etli yemek verilmez.
İsveç’de kralın Hıristiyan olması ve lüteriyen mezhebine mensup bulunması anayasa hükmüdür.
Birçok Avrupa ülkesinde din derslerinin ancak papazlar tarafından verilebileceği yasal teminat altına alınmıştır.
Misalleri daha da genişletmek mümkündür. Biz sadece bir fikir vermek istedik.
Şimdi de dîne karşı devlet biçimini görelim. Bu devlet biçiminin tipik örneklerini Rusya’da ve Bulgaristan’da görmek mümkündür. 1969 yılında iki arkadaşımla birlikte Bulgaristan’a davet edilmiştik. Bulgaristan eğitim bakanı ile bir gün akşama kadar eğitim sistemini münakaşa ettik. Sayın Bakan, din duygusunu fertlerin kafasından söküp atmanın başta gelen görevi olduğunu iddia ediyordu. Bu düşüncenin çeşitli eğitim kademelerinde ısrarla uygulandığını gördük. Öğretmenler her vesile ile dini ve dince kutsal sayılan şeyleri kötülemeyi görev sayıyorlardı. Özbekistan’da yayımlanan Pravda Vostoka Gazetesi’nin yazdığına göre, SSCB Komünist Partisi Genel Sekreteri Gorbaçov, 1986 yılı kasım ayında Taşkentte bir konuşma yapmış, sözü dine getirerek aynen (Din olayına karşı katı ve tavizsiz bir mücadele verilmelidir. Herşeyden önemlisi, komünistlere, özellikle bizim ahlâk değerlerimizi ve ideallerimizi paylaştığını ileri sürerken gerici görüşleri destekleyen ve bizzat kendileri dinî ayinlere katılan kıdemli yetkililere karşı katı tavır içinde olmalıyız.) demiştir.
Gorbaçov’un sözünü ettiği dinî ayinler, Müslümanların okuttukları mevlitler ve hatim dualarıdır. Marksistler dünyanın her yerinde dine karşı amansız bir mücadeleyi sürdürmektedirler. Kazakistan Komünist Partisi Genel Sekreteri Dinmuhammed Kunayev dinsiz bir kişi olduğu halde, yurtdaşlarının din duygularına müsamaha gösteriyor diye görevinden azledilmiştir.
Şimdi de lâik devlet düzenini kısaca inceleyelim. Araştırmalar göstermişir ki, dinin devlete hakim olduğu dönemlerde, zümreler arasındaki politik, ekonomik ve sosyal çekişmeler zaman zaman dinî bir hüviyete sokularak politika sahnesine sürülmüştür. Aslında sadece belli kişileri ve zümreleri ilgilendiren bu çekişmeler dinî bir mahiyet kazanınca dine bağlı kitleleri parçalamış bölmüştür.
Politikanın elinde bir alet olarak kullanıldığı zaman din, ulviyetini ve kişiliğini yitirmiştir. Günlük politikada taraf tutarak bazı hırslı politikacıların emrine giren bazı din görevlileri, dünya nimetlerini imanlarına tercih etmişler, hatta bazıları zulme fetva vermekten çekinmemişlerdir. Dinin temel ilkelerinden olan ihlâs yerini riyaya terketmiştir.
Dinin politik istismarların dışında tutulduğu dönemler de olmuştur. Bu dönemlerde din fertlere ve toplumlara huzur sağlayan bir ortam için zemin hazırlamış, faziletlere kaynaklık etmiş, iyilik ve doğruluk duygularını beslemiştir.
Yurdumuzda dinin günlük politika çekişmelerinin dışında tutulması için sarfedilen gayretler, Cumhuriyetten sonra büyük bir hız kazanmıştır. Bu gayretler olumlu etkilerini kısa zamanda göstermiş, mezhep çekişmeleri ortadan kalkmış, mezhep farkları adeta unutulmuştur. Bu huzurlu ortamı sağlayan devlet biçimi, anayasamızın temelini teşkil eden lâik devlettir.
Lâik devlet nasıl bir devlettir? Yeryüzündeki lâik devletler arasında farklar var mıdır? Lâikliğin bugüne kadar çeşitli tarifleri yapılmıştır. Bizim görebildiklerimizin önemli bir bölümü tercümedir, Hıristiyan ülkelerden aktarılmıştır. Halbuki Hıristiyan bir ülkede, uygulanan lâikliğin Müslüman bir ülkede aynen uygulanması mümkün değildir. Bilindiği gibi Hıristiyanlık başlangıçta devlete hakimdi. Kilisenin emirlerine karşı çıkanlar, özel mahkemelerde yargılanır, cezalandırılırlardı. Kilise halkın yalnız davranışlarını değil, düşüncelerini de kontrol altında tutma çabasında idi. Düşünceleri Kilisenin öğretileri ile çelişenler, gerçekleri ortaya çıkarmak için araştırma yapanlar, ağır cezalara çarptırılıyorlardı. Meselâ dünyanın yuvarlak olduğunu veya döndüğünü ispatlamaya çalışanlar, şiddetle cezalandırılmıştı.
İnsanlığın bu dar ve gerçeklere ters düşen kalıplar içinde kalması düşünülemezdi. Kiliseye karşı mücadele gittikçe gelişmiş, sonunda lâik devlet düzeni kabul edilerek Kilisenin devlet üzerindeki yetkileri kaldırılmıştır. Böylece, Hıristiyan Dünyasında dinle devlet birbirinden ayrılmıştır. Devletle Kilise arasında adeta bir mütareke yapılmış, herkes kendi mevzikrine çekilmiştir. Devlet yetkilerine kavuşurken, Kilise de çok geniş malî kaynaklarını, güçlü organizasyonunu ve eğitim kurumlarını muhafaza etmiştir. Açıkça görülür ki, Hıristiyan Dünyasında lâiklik, dinle devletin birbirinden ayrılmasıdır.
Acaba bu tarif İslâm ülkeleri için de geçerli midir? Hıristiyanlıkta bir ruhban sınıfı var, tıpkı bir ordu gibi hiyerarşik bir düzen içinde. Geniş malî kaynakları ve kurumları ile ülkelerin siyasî hudutlarını aşan yaygın bir organizasyona sahip. Devletle bu organizasyonun ayrılması gayet kolay. Islamiyette bir ruhban sınıfı yok. Din nasıl organize olacak? Bazıları diyor ki, lâik bir devlette Diyanet İşleri Başkanlığının yeri nedir? Müftü devlet memuru olabilir mi? Din işlerini cemaate bırakalım, ne yaparlarsa yapsınlar. Böyle yaparsanız dini politikanın kucağına atmış olursunuz. Her politik akım kendine göre bir örgütlenmeye gider. Böylece ülkemizde din politik akımların sayısınca bölünmüş olur. İşte burada Atatürk’ün büyük sezgisi ve tarihî dehası bir kez daha ortaya çıkıyor. Atatürk diyor ki, mademki İslâm dininde ruhban sınıfı yok, tarihte ruhan sınıfı olmayan bir dinin devletten ayrıldığı da vaki değil, öyle ise yapılacak iş dinin yönetim işlerini devletin üstlenmesidir. Atatürkçü lâikliğin birinci prensibi budur. Atatürkçü lâikliği daha iyi anlayabilmek için onun bazı söz ve davranışlarına bakalım. Önce 429 Sayılı Kanunu görelim:
(Türkiye Cumhuriyeti’nde muamelâtı nâsa dair olan ahkâmın teşrî’ ve infazı TBMM ile onun teşkil ettiği hükümete ait olup dini mübini İslâmın bundan ma’da itikadat ve ibadata dair bütün ahkâm ve mesalihinin tedvini ve müessesesat-ı diniyenin idaresi için Cumhuriyetin makarrında bir Dinayet İşleri Reisliği Makamı tesis edilmiştir.)
Bu kanunda Atatürkçü lâikliğin birinci prensibi olan, dinin yönetim işlerinin devlet tarafından üstlenilmesi yanında ikinci prensibini de görüyoruz. Devlet dinin hükümlerine, inanç, ibadet ve benzeri işlerine karışmayacaktır. İşte lâik Türkiye’de Dinayet İşleri Başkanlığının yeri budur. Lâik Türkiye’de müftünün devlet memuru olmasının sebebi budur.
Atatürkçü lâikliğin, din dışı devlet veya dine karşı devlet görüşleri ile bağdaştırılması mümkün değildir. Atatürk’ün şu sözleri bunu açıkça belirtir:
“Türk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime bizzat hakikate nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum. Şuura aykırı, ilerlemeye mani hiçbir şey ihtiva etmiyor”1.
“Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet milletimizin kalb ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz”2.
Bu sözler açıkça gösteriyor ki, Atatürk asla dine karşı değildir. Atatürkün neye karşı olduğu şu sözlerinde gayet açıktır:
“Bunca asırlarda olduğu gibi, bugün dahi akvamın cehlinden ve taassubundan istifade ederek binbir türlü siyasî ve şahsî maksat ve menfaat temini için dini alet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların dahil ve hariçte mevcudiyeti bizi bu zeminde söz söylemekten maatteessüf henüz müstağni bulundurmuyor. Beşeriyette din hakkındaki ihtisas ve vukuf, her türlü hurafelerden tecerrüt ederek hakikî ulum ve fünun nurlarıyle musaffa ve mükemmel oluncaya kadar din oyunu aktörlerine her yerde tesadüf olunacaktır”3.
Atatürk, geniş tarih kültüründen kaynaklanan bir isabetle, İslâm ülkelerinin geri kalış sebeplerini de açıklar:
“Bu yüzden İslâm cemiyetlerine dahil bir takım kavimler, İslâm oldukları halde sükuta, sefalete maruz kaldılar. Mazilerinin bâtıl itiyad ve itikatlarıyle İslâmiyeti teşviş ettikleri ve bu suretle hakikati İslâmiyeden uzaklaştıkları için, kendilerini düşmanların esiri yaptılar”4.
Atatürk geri kalmışlığımızda medrese skolâstiğinin rolünü şöyle belirtir:
“Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin milletimizin tarihi tedenniyatında en mühim bir amil olduğu kanaatindeyim”5.
İsmet İnönü de yapılan işlerin dinsizlikle hiçbir ilgisi olmadığını, aksine Müslümanlığın en temiz, en saf, en hakiki şeklinin bizde tecelli edeceği kanaatidedir:
“Yaptığımız işi dine münafi görmek, yapılan işi görmemektir. Biz şu kanaatteyiz ki, yapılan işin dinsizlikle hiçbir münasebeti yoktur. Bu sistemde başarılı olalım, on yıl azimle ve başarı ile tuttuğumuz bu yolda yürüyelim, on sene sonra bütün dünya ve şimdi bize muarız olanlar, yahut tuttuğumuz yoldan din namına endişe edenler, göreceklerdir ki, Müslümanlığın asıl en temiz, en saf, en hakiki şekli bizde tecelli etmiştir”6.
Şimdi lâikliği bir de anayasamız bakımından inceleyelim. Anayasamızda şu hükümler var:
“Herkes vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir”7.
“Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun, kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz, düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz, suçlanamaz.”8
Yukarıdaki hükümler hemen hemen bütün uygar ülkelerin anayasalarında vardır. Kanaatimizce Atatürkçü lâikliği belirleyen esas hüküm şudur:
“Kimse devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz”9.
Yurdumuzda lâik düşünce ile halkımızın eğilimleri arasında bir çelişki, bir sürtüşme var mıdır? Bilindiği gibi anayasamızda en ayrıntılı biçimde ele alınan Atatürk ilkesi lâikliktir. Anayasamız halk oyundan geçmiş yüzde 92 gibi büyük bir çoğunlukla kabul edilmiştir. Halkımız Atatürkçü lâikliğe karşı olsaydı, bunu oyları ile belirtirdi. Türk Milleti, Atatürkçü lâikliğe değil, lâiklik perdesi altında propagandası yapılan din dışı devlet, dine karşı devlet görüşlerine karşıdır.
Söz lâiklikten açılınca, onunla yakından ilgili birkaç kavramdan da söz etmekte faydalar vardır.
Bu kavramlardan birincisi hoşgörüdür. Bir toplumda lâik yönetimin gelişebilmesi için fertlerde hoşgörünün gelişmesi gerekir. Fertleri hoşgörülü olarak yetiştirilmiş bir toplumda lâik devlet düzeni çok kolay yerleşir. Kendi düşüncesinden başka doğrular bulunabileceğini kabul etmeyen, başkalarının düşüncelerine saygı duymayan fertlerden oluşan bir toplumda lâik devlet düzeninin kurulması ve sürdürülmesi epeyce zordur. Bu sebeple, hoşgörülü vatandaşlar yetiştirmek, eğitim sistemimizin amaçlarından biri olmalıdır.
Ele almak istediğimiz bir değer kavram, irticadır. İrtica kavramı siyasî, sosyal ve ekonomik görüşlere göre değişen bir kavramdır. Atatürkçü, teokratik ve marksist görüşlerin çeşitli yönleri ile karşılaştırıldığı aşağıdaki tablonun incelenmesi, konuya açıklık getirebilir:
Atatürkçü Görüş
|
Teokratik Görüş
|
Marksist Görüş
|
Millet
|
Ümmet
|
Sınıf
|
| Lâik |
Dinî yorumlara dayalı
|
Dine karşı
|
Halkçı milliyetçi
|
Ümmet şuuru
|
Sınıf şuuru
|
| inkılapçı (Antidogmatik) |
Dogmatik
|
Sürekli devrim
|
Bilim
|
Medrese skolâstiği
|
Marksist dogmatizm
|
Tabloda görüldüğü gibi, hakimiyetin kaynağı, Atatürkçülere göre, millet, teokratik görüş sahiplerine göre ilâhî, marksistlere göre işçi sınıfıdır. Buradan hareketle, Atatürkçüler millî hakimiyeti, marksistler sınıf hakimiyetini reddedenleri mürteci sayarlar. Marksist düşünceye göre, dinî inançlara bağlılık, camiye veya kiliseye gitmek, dinî ayin ve törenlere katılmak irticadır. Atatürkçüler vicdan ve kanaat hürriyetine inanırlar, dinî inançlara ve ibadetlere karışmazlar. Atatürkçüler bilimden, teokratik görüş sahipleri medrese skolâstiğinden, marksistler, marksist dogmalardan uzaklaşmayı irtica sayarlar. Atatürkçüler, halkçı milliyetçidir. Marksistlere göre milliyetçilik gericiliktir. Atatürkçülüğün temelinde, millî hakimiyet, lâik cumhuriyet,halkçı milliyetçilik, inkılapçılık ve bilim vardır. Bunlardan ayrılmak irticadır. Tabloda diğer görüş farkları da belirtilmiştir.
Lâiklikle birlikte ele almak istediğimiz konulardan biri de şeriattır. Atatürkçüler, şeriat ve şeriatçı deyimlerini teokratik düzen söz konusu olduğu zamanlar kullanırlar. Bu deyimler, dinî bir terim olarak kullanıldığı zaman, dinî inanç ve ibadetleri de kapsamak üzere din kurallarının bütününü ifade eder. İyi niyetli olmayan bazı kimseler, bu kavram kargaşasından faydalanarak, teokratik düzene karşı olanları dinsizlikle suçlarken, bazıları da dinine bağlı kişileri şeriatçı olarak damgalamaya çalışırlar. Atatürkçüler dine değil, dinin istismarına, devlet düzeninin din kurallarına dayandırılmasına karşıdırlar. Gerçek şudur ki, dindar bir kişinin lâik cumhuriyete karşı olması için hiçbir sebep bulunmadığı gibi, teokratik düzene karşı olanların da dine karşı olmaları gerekmez. Kavram kargaşasının dışına çıkarak, konunun doğru terimlerle ele alınmasında faydalar vardır.
Lâiklik söz konusu edilirken, ‘Batıcı’ ve ‘Batıcılık’ kelimeleri de sık sık kullanılır. Yukarıda Atatürkçü lâikliğin Batıdaki lâiklikten, Hıristiyan lâikliğinden farklı olduğunu görmüştük. Batı literatüründe, Asyalı ve Afrikalı liderlerden söz edilirken, genellikle, ‘Batıcı’ veya ‘Nasyonalist’ deyimleri kullanılır. Kendi kaderini ve çıkarlarını Batınınkilerle birleştiren liderlere ‘Batıcı’, millî egemenlik ve bağımsızlık için savaşanlara da ‘Nasyonalist’ denir. Atatürk ve arkadaşları bu anlamda batıcı değil, tam bir nasyonalisttiler. Ayrıca, bizim de içinde bulunduğumuz uygarlığa ‘Batı uygarlığı’ demek haksızlıktır. Bu uygarlık, bütün milletlerin çeşitli zamanlarda çeşitli katkıları ile oluşmuş ortak bir uygarlıktır, çağdaş uygarlıktır. Bu sebeple, Atatürk ve arkadaşları, batı uygarlığından değil, çağdaş uygarlıktan sözetmişlerdir. Tarih şahittir ki, çağdaş uygarlıkta bizim de büyük emeğimiz ve katkılarımız vardır.
Lâikliğe karşı akımları da kısaca incelemek faydalı olabilir. Yurdumuzda lâikliğe karşı akımlar, dine karşı akımlar ve dinci akımlar olmak üzere iki başlık altında toplanabilir:
Din düşmanı akımlar, lâikliği geçici bir düzen olarak görürler. Din duygularına yaşama hakkı verdiği için, lâikliğin sürekli bir düzen olarak kalmasına karşıdırlar. Dinin toplum üzerindeki etkilerini yok etmek, hiç değilse asgariye indirmek için, önceleri lâikliğe taraftar görünürler. Çalışmalarını lâiklik perdesi altında yürütmeyi tercih ederler. Savundukları lâiklik Atatürkçü lâiklik değil, dinsiz topluma zemin hazırlayan lâikliktir.
Dinci akımların lâikliğe karşı faaliyetlerini de illegal çalışmalar, legal çalışmalar olmak üzere iki grupta toplayabiliriz. İllegal akımlar, çeşitli isimler altında toplanan gerici akımlardır. Bunların amaç ve metotlarının incelenmesinde faydalar vardır. Zaman darlığı sebebiyle biz bunların iki ortak noktalarını belirtmekle yetineceğiz. Birincisi bu akımların hepsi çağdışı, hatta çağlar dışıdır, ikinci ortak noktaları yetersizlikleridir. Devleti ellerine verseniz üç gün yönetemezler.
Yurdumuzda legal dinci akımlar genellikle anayasa düzenine karşıdırlar. Ancak bunu açıkça belirtmezler. Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugünkü yasal durumunu içlerine sindirememişlerdir. Şu sloganları amaçları hakkında fikir verebilir:
Din işleri cemaate bırakılsın.
Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) özerk bir kuruluş olsun.
DİB doğrudan Cumhurbaşkanına bağlansın.
DİB Başbakanın şahsına bağlansın.
DİB’nın hazinesi olsun.
İmam-Hatip Liseleri DİB’na bağlansın.
Mazbut Vakıflar DİB’na bağlansın.
DİB’nın özel radyo ve TV si olsun.
Sayın dinleyenlerim, buraya kadar Atatürkçü lâiklik anlayışının ana hatlarını belirtmeye çalıştım. Bilindiği gibi çevresine uyamayan, yaşadığı çağa uyum sağlayamayan canlılar ölür. Devletler, milletler için de durum aynıdır. Çağa uyum sağlayamayan milletler önce büyük bunalımlar içine düşerler, sonunda tarihe karışırlar, deyim yerinde ise fosilleşirler. Tarih, yaşamını yitirmiş, fosilleşmiş birçok milletlerden sözeder. Bu gerçeğin ışığı altında konferansımızın birinci sorusunu cevaplandırabiliriz. Neden ve nasıl bir lâiklik sorusunun kısaca cevabı şudur: Dinin esaslarına karışmayan, sadece yönetim ve eğitim işlerini devlete bırakan ‘Nevi şahsına münhasır’ bir lâiklik.
Sorularınızı cevaplandırmaya çalışmaktan zevk duyacağımı arzeder, saygılar sunarım.
NOT: Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı’nca düzenlenen bu konferans 20 Mart 1987’de Türk Tarih Kurumunda verilmiştir.
1 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, III, 70.
2 Aynı eser, II, 66-67.
3 Nutuk, II, 479. (Prof. Dr. Zeynep Korkmaz)
4 Sadi Borak, Atatürk ve Din.
5 Maarif Kongresi, 15 Temmuz 1921.
6 Muallimler Birliği Mecmuası, Sayı: 4, Türkiye’de Din Eğitimi, Beyza Bilgin.
7 Anayasa, Madde: 24.
8 Anayasa, Madde: 25.
9 Anayasa, Madde: 24.