Atatürk Araştırma Merkezi
e-posta|iletişim
 
Haberdar Et
Yeniliklerden haberdar olmak için listemize kayıt olabilirsiniz.
 
Atatürk Diyor ki
Türk genci. İnkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisidir.
 

Lâiklik ve Köktenciliğe Dair

Prof. Dr. İsmet Giritli 
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 28, Cilt: X, Mart 1994
 

 
10 Nisan 1994, 10 Nisan 1928’de 1924 Anayasası’nın içinde yer alan Devletin dinine ait hükümlerin ve bu arada özellikle Türkiye Devleti’nin Dini İslâm dinidir” diyen 2. maddesindeki hükmün bu Anayasadan çıkarılışının 66. Yıldönümü idi.

Gerçekten, 10 Nisan 1928 Tarih ve 1222 Sayılı Kanunla Anayasa’nın 2.12.26 ve 28. maddelerinde yapılan değişiklikle Türk Devleti’nin resmî dini kaldırılarak, “Lâiklik” deyimi kullanılmadan, memleketimizde “Lâik Devlet” gerçekleştirilmiş, Meclis dinî hükümlerin yerine getirilmesinden soyutlanmış ve milletvekilleri ile Cumhurbaşkanı’nın “Dinî” olan yemin şekli “Lâik” bir yapıya çevrilmiştir. Bu değişiklik, mevcut 264 milletvekilinin oy birliği ile kabul edilmiş, değişiklik gerekçesi olarak, gerek İsmet Paşa ve arkadaşları, gerekse Anayasa Komisyonu tarafından Devletin Lâik ve Demokratik bir Cumhuriyet’e yönelmesi gösterilerek, bu husus aşağıdaki ifadelerle vurgulanmıştır; “Çağdaş Uygarlık Kamu Hukuku’nda Millî Egemenliğin belirlenmesine en uygun ve ileri devlet şeklinin Lâik ve Demokratik bir Cumhuriyet’e yönelmesi gösterilerek, bu husus aşağıdaki ifadelerle vurgulanmıştır; “Çağdaş Uygarlık Kamu Hukuku’nda Millî Egemenliğin belirlenmesine en uygun ve ileri devlet şeklinin Lâik ve Demokratik Cumhuriyet olduğu bilinmektedir... Din ve Devletin ayrılma prensibi Devlet ve Hükümet’in dinsizliği desteklediği anlamına alınmamalıdır. Din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması, dinlerin Devleti idare edenlerle edecekler elinde bir alet olmaktan kurtuluş teminatıdır.”

Bilindiği gibi, daha önce 3 Mart 1924’de kabul edilen 429, 430 ve 431 Sayılı Kanunlarla, Şeriat Bakanlığı kaldırılarak, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş, bütün eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetim ve gözetimi altında birleştirilmiş ve Hilafet kaldırılmıştır. Fakat henüz “Devlet’in dini İslâmdır” maddesi Anayasada yer aldığı için, bu kanunlar, Lâikliği gerçekleştirmemekle birlikte yine de Osmanlı dönemi zamanında gördüğümüz üzere, din adamlarının politikayı doğrudan etkileme gücünü ortadan kaldırmışlar, “İslâm’ın, Türkiye’nin dini olduğu” yolundaki Anayasa hükmünü Anayasa’dan çıkarmak ve bu suretle Türkiye’de “Lâik Devlet” gerçekleştirmek işi ise 1928’de yerine getirilmiştir. Esasen, 1787 ABD Anayasası’nın da, Lâiklik deyimini kullanmadan “Kongre bir Devlet Dini kuran yasa çıkaramaz “hükmü ile Lâikliği ve Lâik Devlet esasını 1791’de yapılan bir değişiklikle gerçekleştirdiğini biliyoruz.

Memleketimizde daha sonra, 5 Şubat 1937’de, 3115 Sayılı Kanunla yapılan Anayasa değişikliği sonucunda dönemin tek partisi olan Halk Partisi’nin “Altı Ok”unun Anayasa’da yer aldığını ve bu suretle “Lâiklik” deyiminin de Anayasa’ya girdiğini biliyoruz. Fakat bi münasebetle ve önemle vurgulamak istediğimiz husus; çağımızda Lâiklikten anlaşılması gereken esas şeyin; Devletin dini olamayacağı ve dinin kişilere ait bulunduğu keyfiyetidir. Bu nedenle Türkiye’de “Lâik Devlet” 10 Nisan 1828 Anayasa değişikliği ile gerçekleştirilmiş ve Devletin değil, kişilerin dini olduğu ve easen İslâm Dini’nde bir “Ruhban Sınıfı” bulunmadığı gözönünde tutularak, “Lâik Devlet-Dindar Millet” gerçeği siyasal ve hukuki yaşamımızın bir kuralı olmuştur.

Din ve Devlet ayrılığı prensibi Batı’da yüzyıllardan beri uygulama alanı bulduğu halde, Osmanlı Devleti’nde, bugünkü İran ve Suudi Arabistan’dakine benzer şekilde, devlet, toplum ve dinin kaynaştığı “Teokratik Devlet” sistemi uygulanmış ve bu sistem, zamanla Kuran-ı Kerim’deki İslâm saptırılarak, “Taassup” haline dönüştürülerek hem İslâm Dini’nin “Hoşgörülü-Liberal” niteliğini yozlaştırırken, Türk Toplumunu çağdaş uygarlığa kapatarak, İmparatorluğun gerileme ve çöküşünü hızlandırmış ve ülkemizi geri bir “Orta Çağ Toplumu” halinde tutmakta direnmiştir. Tanzimattan sonra hızlanan “Çağdaşlaşma Hareketi” Lâiklik ilkesini gerçekleştirmeden yapıldığı için, çekingen, mütereddit ve taklitçi seviyede kalmış ve Osmanlı İmparatorluğu, gerileyiş ve çöküşü önlemeyerek, tarihe karışmıştır.

İşte bu tarihi gözlemlerin bilinci ile hareket eden Mustafa Kemal, dinin yanlış ve sapık yorumlarla modernleşme programını engelleme ve Osmanlı yaşamının kronik bünye hastalığı olan din sömürücülüğünü etkisiz bırakmak için, kurduğu ve bugün (Atatürk Cumhuriyeti) dediğimiz Devletin temeline “Lâiklik” ilkesini oturtmuştur.

Bir taraftan memleketimizde Lâiklik tanımının yapılmadığı diğer taraftan ise Lâiklik tanımının yeniden yapılması gibi çelişkili taleplerde bulunanlar gerçekte ya Anayasamızda Lâiklik tanımının yapıldığını bilmemekte veya bu tanımdan rahatsızlıklarını gizlemeye çalışmaktadırlar.

Zira Türkiye Cumhuriyeti’nde “Lâiklik” bir Anayasa ilkesi olup, herkesin dilediği yönde çekiştirebileceği bir deyim değil, sınırları ve içeriği açıkça belirlenmiş bir pozitif hukuk kavramıdır. Felsefî bakımdan bazıları Lâikliği “Din ve Vicdan Özgürlüğü”, bazıları “Din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması”, bazıları ise “Yurttaşlar arasında din ve mezhep sebebi ile ayırım gözetilmemesi” diye tarif ederken, Atatürkçü düşünce sisteminin temel ilkesi olan ve Türk pozitif hukukunun ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın da temel ilkesi bulunan Lâiklik bu tanımlardan hiç birine tek başına sığmamakta ve bunların hepsini birden içermektedir.

Anayasa’da yer alan “Atatürkçü Lâiklik anlayışı”nın ilk unsuru; din ve vicdan hürriyetidir. Gerçekten Anayasa’ya göre “herkes vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla, ibadet, dinî ayin ve törenler serbesttir, (m. 24 1-11) Ne var ki, söz konusu Anayasa’nın 14. maddesine göre ibadet, dinî ayin ve törenlerin serbestliği teokratik bir Devlet düzeni kurmak amacı ile kullanılamaz.

Lâikliğin ikinci unsuru; resmî bir devlet dinin bulunmamasıdır. Lâik Devlet, Marksist-Leninist Devletler gibi, dini zararlı bir afyon gören ve din aleyhinde propaganda yapan devlet olmadığı gibi, dine dayalı Teokratik Devlet’te değildir. Lâik Devlette din, bir kişisel vicdan sorunudur. İlk defa 1787 tarihli ABD Anayasası’nda, 1791’de yapılan değişiklikle kabul edilen “Devlet’in resmî bir dini olmaması” ilkesinin sonucu olarak, Anayasamıza göre; “Kimse, ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmağa, dinî ayin ve törenlere katılmağa, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamağa zorlanamaz, Dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” (m.24. 111)

Lâikliğin üçüncü unsuru; Devlet’in din ve mezhepleri ne olursa olsun, yurttaşlara eşit işlem yapmasıdır. Anayasa’ya göre Herkes... din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. (m.10.1).
Lâikliğin dördüncü unsuru; Devlet yönetiminin din kurallarına göre değil, toplum ihtiyaçlarına, akla, bilime, hayatın gerçeklerine göre yürütülmesidir; Din ile Devlet’in ayrılmasıdır. Gerçekten, Anayasaya göre “Kimse, Devlet’in sosyal, ekonomik, siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla, her ne surette olursa olsun, dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz”. (m.24.V)
Nihayet Lâikliğin beşinci unsuru olarak; eğitimin Lâik, akılcı ve çağdaş esaslara göre düzenlenmesini sayabiliriz. Lâikliğin ayrılmaz bir parçası olan “Tevhid-i Tedrisat-Öğretim Birliği” ilkesi Anayasa’da, Atatürk’ün eseri ayakta tutmak için korunması gereken temel yasalar arasında sayılmış (m.174) ve yine Anayasa’da “Öğretim birliği”nin dayanağı aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir: “Eğitim ve Öğretim, Atatürk ilkeleri ve İnkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devlet’in gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz, (m.42.111) İşte Anayasamızda da ifadesini bulan (Atatürkçü Lâiklik) anlayışının hukukî nitelikleri bunlardır ve bu niteliklerden hiç biri görmemezlikten gelinemez.

Bizdeki Lâiklik tartışmalarında unutulan önemli gerçek şudur: Bir ülkenin tarihî ve sosyal şartları, ülkede yaygın olan din’in özelikleri, o ülke için geçerli olan Lâiklik anlayışı ve uygulamasını etkiler. Gerçekten bazı ülkelerde Lâiklik sadece Devlet’in iki mezhep arasında tarafsızlığını din, vicdan ve ibadet özgürlüğünü sağlamak ihtiyacından doğmuştur. Türkiye gibi bazı ülkelerde ise sorun, daha büyük ve derindir. Çağın şartlarına uygun akılcı bir devlet yapısına geçmek ihtiyacı doğmuş, fakat Teokratik bir hükümdarın yetkilerini millete devretmek millet egemenliğine dayalı Demokratik ve çağdaş bir Cumhuriyet kurmak ve yaşatmak sorunu ile karşılaşılmıştır. İşte Türkiye’de Lâikleşme böylesine hayatî ihtiyaçdan doğmuştur.

III

3 Mart 1924’de kabul edilen Öğretimin Birleştirilmesi Kanunu’nun 70. Yıldönümünü geride bıraktık. Bilindiği üzere Osmanlı İmparatorluğundaki öğretimin mihveri din dersleri ve Arapça idi. Medreselerin tek öğretim kurumu olması 19. Yüzyılın başına kadar sürmüş, ne var ki 18. Yüzyıldan itibaren Medresenin bozulması üzerine, Mahmut II ve Abdülmecit, Harbiyeyi, Tıbbiyeyi, Mühendishaneyi kurmak suretiyle, Avrupa sistemi ve pozitif bilimlere dayanan öğretim müesseseleri oluştururken, askerî ve sivil idadiler (Orta Okullar) ve sultaniler (Liseler) ve nihayet Daarulfunun (Üniversite) açılmıştır. Bu suretle Cumhuriyet’e gelinceye kadar, memlekette bir yandan medreseler bir yandan da okullar yan yana görev yapıyor. İkinci Meşrutiyet’ten sonra medreseleri ıslah etmek için sarfedilen emekler boşa giderek, medreseye pozitif bilimler benimsetilemiyordu. Bu bakımdan Cumhuriyet birbirinden tamamen ayrı zihniyette insan yetiştiren okul ve medreseyi yanyana bırakmazdı.

Mustafa Kemal, bütün milletin bilimsel düşünceye dayanan Lâik Eğitimden geçmesini istiyor “Eğitimdir ki ulusu ya özgür, bağımsız, güçlü ve yüce bir toplum halinde yaşatır, ya da onu tutsaklığa ve yoksulluğa sürükler” diyor, 31 Ocak 1923’de İzmirde yaptığı bir konuşmada, Eğitim ve Öğretim Birliğinden şöyle bahsediliyordu. Milletimizin, memleketimizin irfan yuvaları bir olmalıdır. Bütün memleket evladı, kadın ve erkek, oradan çıkmalıdır. “Mustafa Kemal 1 Mart 1923’de de toplumumuzun ilerlemesi ve yükselmesi için bütün irfan yuvalarındaki eğitim ve öğretimin aynı doğrultuda olmasının şart olduğunu vurgulamış ve fakat Eğitim Birliğini sağlayacak adımı, bir yıl sonra yaptığı 1 Mart 1924’deki konuşması ile atarak, Öğretim Birliğinin gerçekleşmesini istemiştir.

Bu konuşmadan sadece iki gün sonra, Mecliste kabul edilen 3 Mart 1924 tarih ve 430 Sayılı “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”, Türkiye’deki bütün ilim ve öğrenim müesseselerini Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlıyor, Saruhan Mebusu Vasıf Bey ile arkadaşlarının verdiği kanun teklifinde “Bir millet fertleri ancak bir terbiye görebilir; iki türlü terbiye bir memlekette iki türlü insan yetiştirir. Bu ise his birliğini, fikir ve dayanışma gayelerini toptan ihlâl eder” deniliyordu. Eğitimin Birleştirilmesi ile 19. Yüzyıldan itibaren eğitimimizde görülen “Medrese-Okul İkiliği”ne son verilmiş, Cumhuriyet kuşaklarının millî bir terbiye ile yetiştirilmeleri imkânı sağlanmıştır. Din eğitimi alanında meydana gelecek boşluk ise, Kanunun 4. maddesi ile Milli Eğitim Bakanlığı tarafından sağlanacağından Bakanlık, İstanbul Darülfünun’da İlahiyat Fakültesini ve ülkede 29 İmam Hatip okulunu açmış, 1930’da kapanan bu okullar, 1949 Yılında yeniden Eğitimin Birleştirilmesi Kanununun 4. maddesine göre hizmete girmiştir.

Ne var ki, İmamlık ve Hatiplik gibi din hizmeti görecek memurların yetişmesi için kurulan İmam Hatip Okulları, sonraları “İmam Hatip Liseleri”ne dönüşerek “Meslekî ve Teknik Eğitim” içinde yer almışlardır. Bu münasebetle toplumumuzda zaman zaman ileri sürülen husus, imam Hatip Liselerinin giderek artan kapasitelerinin, toplumun din görevlisi ihtiyacının çok üstünde olduğu ve bu liselerden mezun olanların İmam-Hatip gibi mesleklere teveccüh göstermemelerinin sonucu olarak, köylerde ve küçük kasabalarda din hizmetinin yeterli eğitim görmemiş kimseler tarafından yerine getirildiğidir. Diğer taraftan, İmam Hatip Lisesi mezunlarının sadece İlahiyat Fakültelerine değil, Üniversitelerin çeşitli Fakültelerine girebilmelerinin sonucu olarak, bu durumun öğretimin birliği ve bütünlüğü ilkesini zedelediği ve Tanzimat’tan sonra görülen “Okul-Medrese” zıtlaşması tehlikesi arzettiği ileri sürülmektedir. Nihayet; İmam Hatip Liseleri “Din dersleri ağırlıklı liseler” olduğundan, bu liselerde din dersleri dışındaki derslerin ister istemez daha az oranda öğretildiği, bunun da “Öğretimin Birliği” ilkesine ters düştüğü iddia edilmektedir. Ayrıca Öğretimin Birleştirilmesi Kanunu, din öğretimi amacıyla Kuran Kurslarının açılmasını bizde bir Devlet hizmeti saydığı için, Milli Eğitim Bakanlığının denetimi dışında yapılacak her türlü dinî eğitim, hem 430 Sayılı Kanuna, hem de onu güvence altına alan Anayasanın 42. maddesinin 3. Fıkrasındaki aşağıdaki hükmü doğrultusunda, çağdaş bilim ve esaslarına göre, Devlet’in gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.

IV

İslâm ilimlerinin ve fen bilgilerinin öğretildiği Yüksek Öğrenim müessesesine Arapça “Derase” kökünden “Medrese” adı verilmiş, genel olarak Sübyan Mektebi’nin (ilkokul) üstünde eğitim ve öğretim yapan Orta ve yüksek Öğretim Kurumlarına “Medrese” denilmiştir. Medrese deyimi ilk olarak, Gazne’de Nişabur bölgesinde kurulan eğitim ve öğretim kurumları için kullanılmış olmakla birlikte, İslâm tarihçileri, Medrese’nin ilk kurucusu olarak Alparslan ile Melikşah’ın Veziri ve “Siyasetname”nin yazar Nizamulmülk ve ilk Medrese olarak, Bağdatta 1067 de öğretime açılan “Nizamiye Medresesi”ni kabul ederler.

Yalnız din ilimleri değil, zamanın astronomi, matematik, geometri, hikmet, tıp gibi bilimlerine de yer veren ve tek öğretim müessesesi olarak Osmanlı İmparatorluğunda 19. Yüzyılın başlarına kadar devam eden Türk medreselerinin parlak dönemi olmuş, ilim ahlakı ile ilim kariyerinin disiplin altında tutulduğu, hocalığın bir “Şeref Hizmeti” sayıldığı o dönemlerde Medrese Devlet nüfuzundan ve siyasî etkilerden masun kalmış, Zembilli Ali Efendi, Ali Kuşçu, Hoca Paşa gibi büyük ilim ve din adamları bu dönemde yetişmiştir. Ne var ki zamanla, Medrese tamamen bozumuş, ilim kariyeri siyasilerin elinde oyuncak olmuş, Avrupada insan kafasına ışık getiren Rönesans ve Reform gibi iki Hümanist Hareket meydana gelirken, Osmanlı İmparatorluğu ve Medrese bir “Dini Taassup” içine girmiştir. Gerçekten 17. Yüzyıldan itibaren Avrupa’da Galileo, Kepler, Kopernik, Newton yeni ufuklar açar, buhar, elektrik kuvvetleri keşfedilirken “Medrese Uleması”, Hazreti Muhammed’in; “İlmi Çin’de bile olsa alınız” hadisine rağmen, bütün ilimlerin Kurandan başka bir yerde bulunamayacağını ilân ederek, ülkemize pozitif ilimlerin gelmesini engelliyor ve geciktiriyordu. İşte bu nedenle Tanzimat Döneminin kilit taşı, kafaları ve yürekleri kısıtlamalardan kurtaracak olan “Lâik Eğitim” düzeni olmuştur. Üçüncü Selim ve İkinci Mahmut, subay, yönetici, mühendis ve doktor yetiştirecek alanlarda lâik eğitim ihtiyacını görmüşler ve bunun okulları açılarak, sosyal ve fizik bilimleri ve edebiyat dersleri yanısıra, din eğitimi de sağlanmıştır.

Ne var ki, para, bina ve öğretmen gibi sorunlar “Lâik Okul’ların çoğalma hızını kestiği için, II. Mahmut (1785-1839) döneminde kurulan “Mekteb-i Ulum-u Harbiye” İmparatorluğun Lâik Eğitim’e dayalı ilk yüksek okulu olmuş, Kırım Savaşı’ndan sonra hem askerî ve hem de Lâik Okul düzeni hızla yayılmaya başlamıştır. Nitekim Tanzimat Döneminde; Mekteb-i Harbiye yanında, Mekteb-i Mülkiye, Erkan-ı Harbiye, Mühendishane-i Berr-i Hümayun, Mühendishane-i Bahr Hümayun, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane gibi yüksek teknik okulların Maarif bakanlığına bağlı olarak kurulduğunu ve “Darulfunun” adı verilen Osmanlı Üniversitesinin ise bir takım aşamalardan geçerek kesin açılışının 1 Eylül 1900’da yapıldığını görüyoruz.

İşte Cumhuriyete gelinceye kadar memlekette bir yandan “Medreseler” bir yandan da “Sivil-Lâik Okullar” yan yana faaliyet göstermiş ve bu suretle Tanzimat’ın “Dualist-İkili” niteliği adalet alanında olduğu gibi, millî eğitim alanında da kendini göstermiştir. Medreselerin parlak bir tarihi olduğu, Murat Hüdavendigar tarafından Edirne’de ilk açtırılan “Enderun Mektebi” Fatih Kanunnamesi ile tam bir teşkilata kavuşturulduğu ve bu kurumlar Osmanlı Devletinin Kuruluş ve Yükselme Döneminde değerli idarecilerin yetişmesine hizmet ettiği için, İkinci Meşrutiyet’ten sonra Medreselerin reformu ve modern ihtiyaçlara uydurulması için çabalar sarfedilmiş, ne var ki Medrese pozitif bilimleri samimi olarak benimseyemediği için, başlangıçta bağımsız olan daha bağlanan Medreseler, 3 Mart 1924 günü kabul edilen 430 Sayılı öğretimi birleştirme Kanunu ile sona erdirilmiş, Seriye Vekâleti kaldırılırken, Medrese ve Okul arasındaki ayrılığa son verilerek, bütün okullar Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır.

V

Hz. Muhammed, ilmin ve eğitimin değerine sık sık işaret etmiş, zamanla İslâm Devleti’nin sınırları genişleyince, Müslümanlar yabancı kültürlerle karşılaşarak, yabancı din ve mezheplerin İslâm Dünyası’nda yeni görüşlerin doğmasına sebep olduğuna tanık olmuşlardır. Kısaca; çeşitli mezheplerin müslümanlar arasında çoğalması, siyaset ve menfaat yüzünden olduğu kadar yabancı etkilerin sonucu da olmuş, bazıları Kuran’ı çıkarlarına alet etmek için kurulmuş bu fırkaların ortaya çıkardığı “Mezhep Çekişmeleri” süregiderken, bu arada bu çekişmeler, kültürsüz olanları siyaset ve menfaate alet ederek, tarih boyunca birçok Müslüman’ın kanı akmıştır.

Işığın olmadığı yerde karanlığın bulunması nasıl doğalsa, ilmin bulunmadığı yerde taassup ve din sömürücüsünün dolaşması da o kadar doğaldır. İşte bu nedenle bizzat Kuran-ı Kerim, Müslümanları bilgili ve kültürlü olmağa taassup ve sömürüyü önlemek için herkesi okumağa ve ilim öğrenmeye çağırmıştır. Hz. Muhammed’e inen ilk ayetin “Oku” diye

başladığını, diğer bir ayetin de “Bilenlerle bilmeyenler hiç eşit olur mu?” anlamında indiğini biliyoruz.

Bu ayetler yanında Hz. Muhammed’in de, ilmi ve kültürü kendi sözleri ile teşvik ettiğini “Kim ilim yoluna girer ve ilim isterse, Allah onu cennetin yoluna gönderir”, “Erkenden gidip ilimden bir bölüm öğrenmen, yüz rekât namaz kılmandan daha hayırlıdır” ve “İlmin fazileti ibadetin faziletinden daha üstündür” hadisleri bunun örnekleridir. Ayrıca İslâmiyet’te ilim yalnız erkekler için değil, kadınlar için de gerekli bulunmuş ve ilim öğrenmek yaşa da bağlı kılınmamıştır. Nitekim; “İlim, kadın ve erkek, bütün Müslümanlar için farzdır” ve “ilim beşikten mezara kadar farzdır” Hadis-i şerifleri bunu açıkça göstermektedir.

Müslüman toplumlar, taassuptan sakınıp ilim ve tekniğe önem verdikleri zamanlarda büyük bir uygarlık kurmayı başarmışlar ve ilerlemişlerken, taassuba saplanarak ilme, tekniğe ve eğitime sırt çevirdikleri zamanlarda ise bu ilerleme durmuş ve gerileme başlamıştır.

İşte bu nedenle, Müslümanlık ilmî okullar açmayı, kültür merkezleri kurmayı ve kültürsüz halkı eğitmeyi gerektirmektedir. Nitekim bir kimsenin belli bir malını veya gelirini ihtiyaç sahiplerine ait olmak üzere Allah için ayırması demek olan “Vakıfın temelinde dinî duygular vardır. Kuran’da “Sevdiğiniz mallardan dağıtmadıkça iyiliğe kavuşamazsınız” ayeti cömertliği öğütlerken, Hz. Muhammed bir başka Hadisinde “Allah cömerttir. Cömerdi sever” buyurmaktadır. İslâm’da yardımlaşmayı öğütleyen daha birçok buyruk vardır; “İnsan oğlu öldüğü zaman yapmakta olduğu işler durur, ancak üç hususta, öldükten sonra da sevap devam eder. 1- bilimsel bir eser bırakmak, 2- Dua eden hayırlı çocuk bırakmak, 3- Topluma yararı olan ve devam eden bir hayır kurumu bırakmak. Bunların sevabı kesilmez.” Hadisi bunun sadece bir örneğidir.

Vakıflar, genellikle, Ahirette mutlu olmak için yapılmış ve toplum hayatında önemli yer almıştır. Vakıflar sayesinde Devlet’in yapma imkânı bulamadığı okullar, kütüphaneler, camiler, mescitler, kervansaraylar, imarethaneler, yollar, köprüler, çeşmeler ve su yolları gibi eserler yapılmış, donanmaya yardım, savaş ve savunma araçları için yapılan vakıflar toplumun birçok ihtiyacını karşılamışlardır. Vakıf amacının başında “Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak” gelmekte ve bu nedenle birçok Vakfîye’de “Her canlı ölümü tadacaktır” ayeti yer almaktadır imarethaneler, yollar, köprüler, çeşmeler ve su yolları gibi eserler yapılmış, donanmaya yardım, savaş ve savunma araçları için yapılan vakıflar toplumun birçok ihtiyacını karşılamışlardır. Vakıf amacının başında “Allahın hoşnutluğunu kazanmak” gelmekte ve bu nedenle birçok Vakfiye’de “Her canlı ölümü tadacaktır” ayeti yer almaktadır. Bununla birlikte zaman zaman vakfı amacından saptıranlar olmuş, alacaklılardan mal kaçırmak, mirasçılara mal bırakmamak ve şöhret ile nüfuz sağlamak gibi amaçlarla da vakfın yapıldığına tanık olunmuştur.

VI

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, memleketimizde zaman zaman, ABD Anayasası’nda Lâiklik ilkesinin yer almadığı ifade ve iddia edilmektedir. Çok defa Lâikliğe karşı ve uzman olmayan kişiler tarafından ortaya atılan bu iddianın tahkiki gerekir. Gerçekten bugün de yürürlükte bulunan ve bugüne kadar 26 defa yapılan ekler ile değişikliğe uğrayan dünyanın en eski Yazılı Anayasası’ndan 1787 tarihli ABD Anayasası’nda “Lâiklik” kelimesi açıkça yer almamıştır. İşte bu durum da bir çok kimseyi yanıltmaktadır.

Ne var ki, ABD Anayasası’nda 15 Aralık 1791’de yapılan ve “Bili of Rights-İnsan Hakları bildirisi” olarak adlandırılan ilk 10 değişiklik getiren eklerden 1.sinde, “Kongre bir din kuran veya bir dinin gereklerinin serbestçe yerine getirilmesini yasaklayan... hiç bir kanun çıkaramaz.” hükmünü ihtiva etmekte ve bu hüküm ABD’de Lâikliğin Anayasal temelini oluşturmaktadır.

Bu hükmün gereklerini ABD’de Anayasa Mahkemesi durumunda bulunan “Yüksek Mahkeme” tesbit etmekte ve nitekim Yüksek Mahkeme 1962’de verdiği bir kararında Anayasa’nın bu hükmünü, bunun Devlet okullarında ibadet yapmayı yasakladığı şeklinde yorumlamış bulunmaktadır.

Bunun gibi, yine ABD Yüksek mahkemesi, 1971 Yılında verdiği “Lemon/Kurtzman” adlı kararında, Anayasası’nın bu hükmünün kamu otoritelerinin alacağı kararların amacı itibariyle “Lâik” olması ve aynı otoritelerin dini, ne önerebileceği, ne de yasaklayabileceği anlamına alınması gerektiğini içtihat etmiştir1.

1993 Yılı’nın Kasım ayında Mississipi Eyaleti’nin Jackson Şehri’nin bir Devlet okulunda öğrenciler tarafından okunan duanın hoparlörle yayınlanması, olayın cereyan ettiği Wingfield Orta Okulu müdürünün görevinden alınmasına yol açınca, konu yeniden tartışılmaya başlanmış, burada dini töreni düzenleyenlerin okul otoritesi değil, öğrenciler olduğu ve bu itibarla durumun “Lemon/Kurtzman” kararı ile bir ilgisi bulunmadığı vurgulanmıştır. Doğrusu istenirse ABD’de son zamanlarda “Katı Lâiklik Anlayışı”ndan bir uzaklaşma göze çarpmakta ve birçok okulun yönetiminde güçlü durumda bulunan “Hıristiyan Sağ” okullarda ibadet edilmesinin yani dua okunmasının yeniden serbest bırakılmasını isterken, liberal düşünceli bir dindar Hıristiyan olan Clinton, biraz da kamu hayatındaki itibarını arttırmak için, dinin Amerikan kamu hayatında yeniden yer almasını arzulamaktadır.

Nitekim bunun sonucu olarak, kasım 1993’de, Clinton’un yürürlüğe soktuğu “The Religous Freedom Restoration Act-Din Özgürlüğünü Tesis Kanunu” ile kamu yerlerinde türban giyilmesi gibi dini inançları yasaklayan düzenlemelerin, bunda ancak Devlet çıkarı bulunması şartı ile, haklı görülebileceğini, sağlık ve güvenlikle ilgili düzenlemelerin bile mümkün olduğu kadar dinî uygulamalara müdahale etmemesi gerektiğini hükme bağlamıştır.

Esasen ABD yaşamında dinin büyük yeri ve önemi görmemezlikten gelinemez. Amerikan madeni ve kağıt paralarında “İn God we Trust-Allaha inanıyoruz” cümlesi yer almakta, günlük yaşamda Tanrıya güven, tanrı korkusu ve ibadet büyük boyutlara ulaşmaktadır.

Bu nedenle, zaman zaman, 1971 Tarihli “Lemon-/Kurtzman” kararının gözden geçirilmesi ve hafifletilmesi gerektiği görüşü bazı Yüksek Mahkeme üyeleri tarafından bile savunulmakta, dinî ifadelerin kamu hayatından tamamen soyutlanması yerine, hiç bir dinin diğerine üstün tutulmaması ve dinî gerekleri yerine getirmeyenlerin kendilerini baskı altında hissetmemelerini sağlayan bir ortamın sağlanması ile yetinilmesinin daha doğru olacağı söylenmektedir.

Birçok dinlerin ve mezheplerin adeta bir mozaik oluşturarak birarada yaşadığı ABD’de, Din ile Devlet arasındaki dengenin korunması büyük önem taşımakta ve 1791 de Klişe ile Devlet arasında kurulmuş olan ayırım, bugüne kadar hem dindar Amerikalının özlemlerini, hem de çeşitli din ve mezhep gruplarına dahil kitlelerin ihtiyacını ve güvenini sağlamış bulunmaktadır. Hiç şüphe yok ki ibadet eden genç, başkalarına silah kullanan gence tercih edilir. Ne var ki, bunu sağlarken, ABD de bugün mevcut bulunan “Dinî Mozaik”in de korunmasının ve bu itibarla Anayasada yer alan Lâiklik ile ilgili prensibin muhafazasının önemli olduğu kabul edilmektedir.

VII

Papa’nın katolik Ülkelerin Piskoposlarına hitaben çıkardığı bir tamim’in, 1993 Sonbaharında sadece bir ay içinde 150.000 nüshasının kapışılması, Roma Katolik Kilisesi’ne ait bir din kitabının Aralık 1992’de Fransa’da “En çok satan” kitap listesinin başında olması, aynı yılda 5.5 milyon Fransızın “Lourdes” mevkiinde hacı olması ve bu sayının Eyfel Kulesini ziyaret edenler sayısına ulaşması ve nihayet Paris’in Güneyindeki Evry mevkiinde yüz yıldan daha fazla bir zamandan beri Fransa’nın ilk ve yeni bir Katolik katedralinin inşasının bitmesi, Fransa’da yeni “Dinî Uyanış” gündeme gelip gelmediği sorusunu sordurmaktadır.

Fakat bu “Uyanış”ın “Kiliseye Dönüş” anlamına yorumlanmaması gerekir. Zira her beş Fransızdan dördü kendisini “Katolik” saymasına rağmen, bunların %10’ndan azı kiliseye düzenli gitmekte ve sadece %6’sı, o da yılda bir defa, günah çıkarmaktadır. Ne var ki Fransa’da kronik bir papaz sıkıntısı çekildiği ve mevcut 25.000 papazdan 2/3 ünün yaşlarının 60’ın üzerinde olduğu gözönünde tutulursa, son yıllarda her yıl ortalama olarak 100 yeni din adamının görevlendirilmesine rağmen, bu sayının 40 yıl önceki papaz sayısına nazaran ancak 1/10 olduğu vurgulanmaktadır.

Fransada Katolitik Kiliseninin ve dinci etkisinin Devlet işlerinden soyutlanmasından bu yana yüz yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen “Din Adamı Aleyhtarlığı” bugün de tazeliğini korumakta, 17 Aralık 1993’de Öğretmenler Federasyonunun düzenlediği bir günlük grevde, Hükümet’in Özel Katolik Okullarına yardım edecek mahallî otoriteleri desteklemesi kararı protesto edilerek, Devlet başkanı Sosyalist Mitterrand’da, Muhafazakâr Hükümetle kurduğu uyumlu işbirliğini riske sokmak pahasına, bu protestoya katılmış bulunmaktadır.

Bugün yürürlükte bulunan 1958 Anayasası, Fransa’yı bölünmez, Lâik, Demokratik ve Sosyal bir Cumhuriyet olarak nitelemekte ve bu Cumhuriyet’in köken, ırk veya din farkı gözetmeksizin, tüm yurttaşların kanun önünde eşitliğini sağladığını, tüm inançlara saygı gösterdiğini söylemektedir.(m.2) Aynı Anayasanın 77. maddesi de; kökleri, ırkları ve dinleri ne olursa olsun, bütün yurttaşların hukukî bakımdan eşit ve hepsinin ödevlerinin aynı olduğunu ifade etmektedir.

Doğrusu istenirse, bugün öğrencilerin 1/5’ine eğitim veren Özel katolik okulları ile Devlet Okulları arasındaki tek fark; din eğitiminin Devlet Okullarında 1882’den bu yana yasaklanmış olmasına karşın, Katolik Okullarında yapılmasıdır. Fransa’da bu hüküm oldukça katı uygulanmakta ve hocalar, Hazreti İsa’nın doğumu olan Noel döneminde bile İsa’nın doğumundan bahsetmekten alıkonuldukları için, dinî konularda cehalet ve bilgisizlik giderek yaygınlık kazanarak, ailelerin %40’ının çocuklarını okul saati dışında din dersine yollamalarına rağmen, yapılan nabız yoklamaları 16-35 yaş arasındaki insanların yarısının dua etmesini bilmediğini ve Paskalya’nın neden kutlandığından haberdar olmadığını ortaya koymaktadır.

Dindar Katolikler arasında bile Kilise’nin birçok ahlakî konu üzerindeki tavsiye ve önerileri önemsenmemekte, doğum kontrolü hapı almak genel bir nitelik arzederken, beş hamileliğin birinin kürtajla sonuçlandığı, doğan üç çocuktan birinin evlilik dışı olduğu ve üç evlilikten birinin boşanmayla sonuçlandığı haber verilmektedir.

Yapılan yoklamalar, yarıdan fazla Fransız telapatiye, 1/3’ünün rüyalara inandığını ortaya koymakla birlikte, Fransız vatandaşı genellikle Kiliseye sokulmamakta, bundan bir süre önce Fransız piskoposlarının yeni kürtaj taleplerine ve AİDS’den korunmak için prezervatif kullanımına karşı çıkmaları üzerine, aralarında ciddi basın organları da bulunmak üzere, kamuoyu bu hareketi “Bağnazlık ve Engizisyona Dönüş” olarak niteleyince, Lions Baş Piskoposu Kardinal Decourtirgy buna tepki göstermiş ve “Kilise bu konularda bir şey söyleyemezse hangi konuda konuşabilir?” diye sormuştur.

Fransa’da Kiliseye karşı protesto genellikle “Sol’’dan gelmekte, ihtilâlden beri “Sağ” Kilise ile bütünleşerek, dinin gereklerini yerine getiren Katoliklerin takriben %70’inin Sağ Partilere oy verdiği saptanmaktadır.

VIII

Türkiye’deki “Lâiklik Modeli” resmî bir Devlet dini, bir “Din Devleti” yerine, dinin bir kişisel vicdan sorunu olmasından hareket ederek, “Lâik Devlet” ve “Müslüman Millet” esasını kabul etmektedir. Oysa “Köktenci-Fundamentalist” akımlara göre; İslâmiyet Şeriat demektir. Bir Müslümanın görevi sadece dinî inanışları yerine getirmek değil, Şeriat Devleti’nin kurulmasına da, gerekirse “Şiddet” kullanarak, çalışmaktadır. İslâmiyette kul ile Allah arasına başka bir şahsın girmesi gerekli olmadığı ve Kuran-ı Kerim’deki “Dinde zorlama yoktur” ayeti de dinimizin vicdan özgürlüğüne verdiği değeri göstermesine rağmen, bazı çevreler ve kişilerin şahsî ve siyasî çıkarlar için ortaya attıkları (Köktencilik) bir ülkeyi tek partili ve dinci totaliter bir dikta rejimine götürmekte yani “dinî devlet” ne çoğulcu ve ne de hürriyetçi olmadığı, kendi felsefesine karşı olan siyasal akımlara meşruluk tanımadığı ve bu bakımdan ilerleme yolunu da tıkadığı ve toplumun insan hakları bakımından Ortaçağa götürmek tehlikesini arz ettiği için Anayasamızın 14. ve özellikle 24. maddesinin 5. fıkrası ile yasaklanmış bulunmaktadır.

Esasen bu köktenci görüş, Hazreti Muhammed’in komşu devletlere elçiler aracı ile gönderdiği Davet Mektuplarındaki: “Hak dini İslâm Dinidir. Bunu kabul ediniz ve fakat zannetmeyiniz ki sizin milletinize, hükümetinize el koyacağım, siz hangi hükümet şeklindeyseniz o yine aynı kalacaktır. Yalnız Hak dinini kabul ediniz ve koruyunuz.” Mealindeki öğretisine ise aykırı bulunmaktadır.

Türkiye’de, Faşizm, Nasyonal Sosyalizm, Marksizm-Leninizm gibi totaliter rejimlerden biri olan “köktencilik” de Anayasa, Türk Ceza Kanunu ve Siyasi Partiler Kanunu tarafından, Demokratik düzenin korunması için, yasaklandığından, bizdeki maskeli Köktenciler “Köktenciliği savunuyoruz demek yerine, başka kelimelerle bu totaliter öğretiyi açıkça dile getirmektedirler. Yayınlarda da yer alan bunların görüşlerine göre “Demokrasi amaç değil araçtır, hangi düzene gitmek istersen bu yolda bir araçtır. Demokrasinin ana özelliği çoğunluğu elde etmektir. Yani %51, %49’a tahakküm eder. Oysa Türkiye’de %99’un, %1 üzerinde bile tahakküm kurma hakkı yoktur”. Bunların bu sızlanmalarına karşı Köktencilik’in “Totaliter” bir rejim olduğunu kendilerine hatırlatanlara da bunların cevapları hazırdır; “Eğer halk totaliter bir rejim istiyorsa, buna saygı duymalıyız. Ama Totaliter rejim gelir de halk bundan memnun değilse, bunu değiştirecek yine halktır. Zira rejimlerden hiç bir halka rağmen ayakta kalamaz.”

Bu beyanların ne kadar bön ve yüzyılımızda yaşanan olaylara uymadığını göstermek için; İtalya, Almanya ve Sovyetler Birliğinde kurulan ve yalnız ülkedeki halka zulmetmekle kalmayıp, dünya barışını da tehlikeye sokan ve diğer milletlere zulmeden Faşist, Nasyonal Sosyalist ve Marksist-Leninist adını taşıyan “Totaliter” rejimlerden hiç birinin halk tarafından değil, ancak büyük “Askerî” ve “Ekonomik” yenilgeler ve Demokrasiyi Köktencilerin anladığı gibi “Çoğunluğun İstibdat ve Tahakkümü” anlamına almayan, Çağdaş Özgürlükçü ve Batılı Demokrasilerin yardım ve katkıları ile yıkıldığını hatırlatmak yeterlidir.
Türkiye’deki Lâik Devlet dine bir kişisel vicdan sorunu olarak bakar, insanların inanç ve ibadetlerine karışmaz. Atatürk; “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz” demiş ve 70 yıllık Cumhuriyet döneminde Atatürkçü Lâiklikten yana olan hiç kimse, ne dün, ne bugün Devlet’in, dini inanç ve ibadetlere müdahale etmesini, gerçek dindarların rencide edilmesini, hor görülmesini savunmamıştır. Hal böyleyken; “Hemen tamamı Müslümanlar olan Türkiye’deki insanların bu özelliklerini ortaya koymaları engellenmiştir. Cebri yollara bastırılmıştır. Eğer beyinlerindeki ipotekleri kaldırılsa onlar İslâm’i seçeneklerdir” diyen maskeli Köktencilere sormak lâzımdır; “70 Yıllık Cumhuriyet döneminde Türkiye’de vatandaşların İslâmlığın şartlarını yerine getirmesine engel mi olunmuştur?” Atatürk’e ve Lâiklik ilkesine “Dinsizlik” veya “İslamlığın Reddi” yalanını ileri sürenlere, Atatürk’ün 7 Şubat 1923’de Balıkesir’deki Paşa Camii’ndeki “Allah birdir... Peygamber Efendimiz, Hazretleri Cenab’ı Hak tarafından, İnsanlara dini gerçekleri duyurmağa memur ve elçi seçilmiştir” sözleri ile Kuran’ı Kerim’in esasına teyid ettiğini ve fakat dinimizde Hıristiyanlardaki gibi bir “Ruhban-Din adamları” sınıfının yokluğunu vurgulayarak dinin lüzumlu bir müessese olduğunu, dinsiz milletlerin devamına da imkân görmediğini hatırlatalım. İşte “Lâik Devlet-Müslüman Millet” gerçeğinin sonucu olarak T.C. bugün İslam Dünyasındaki yerini de almıştır.

IX

Arapların, 15. Yüzyılda ülkeyi fetihleri üzerine İslamlığı kabul eden ve 1800’lerden itibaren Mısır’ın egemenliğine giren Sudan’ın, 1 Ocak 1956 da bağımsızlığını elde ettiğini ve fakat daha sonra bir takım Sosyalist ve Askerî Hükümetlerden geçerek, nihayet 30 Haziran 1989 da, bugün de Sudan’ın Başbakanı olan ve ülkede Köktenciliği yürürlüğe sokan General Ömer Al Beşir’in yönetimine geçtiğini görüyoruz. Ülke 15 Eyaletten oluşmakta, Kuzey’deki 12 Eyalette Arap-Müslümanlar egemen bulunurken, Güneydeki üç Eyalet Siyahi Hıristiyan ve ruhlara inanan Animistlerden meydana gelmektedir. Sudan’da %52’si Siyahı, %39’u Arap olan etnik gruplar yaşamakta, bugünkü nüfusu 283 milyon olan ülkede Sünnî Müslümanların oranı %70, Animistlerinki %18, Hıristiyanlarınki de %5’e ulaşmaktadır.

1972 de Güneye bölgesel özerklik tanınmış, ne varki 1988 de Kuzey ve Güney arasında iç savaş başlayarak, 250.000 kişi açlıktan ölmüştür. Bugün de 7 milyon Sudanlı’yı açlık tehdit etmekle ve “Amnesty İnternational” gibi örgütler, Sudanı Güney Sudan Halkı’na karşı “Etnik Soykırım” uygulamakta suçlamaktadır. Diğer taraftan, Sudan’ın kabul ettiği “Köktenci” sistemin sunucu olarak, Ceza Kanunu Şeriat esaslarına dayandırılmakta. Birleşmiş Milletlerin bir hukuk Profesörü ve azınlık hakları üzerinde uzman olan Macar Gaspar Biro’yu Sudan’a yollayarak, durumu tetkik ettirmesi “Şeytan Ayetleri” kitabının yazarı Salman Rushedie’ninkine benzer bir olay yaratmış bulunmaktadır. Gerçekten, Prof. Biro’nun Sudan Hükümetini sadece eylemlerinden dolayı değil ve fakat İslâm Hukuku’na dayalı Ceza Kanunu’nu Sudan’ın da kabul etteği Milletlerarası Hukuk esaslarına aykırı bulunması ve -konusu olmadığı halde-bu İslâmi esasların koruyucusu ve İlham kaynağı kim olursa olsun, hükümleri Milletlerarası Hukuk standartlarına göre değerlendiğini raporda beyan etmesi, Sudan Hükümeti’ne İnsan Hakları alanındaki ihlâllerini iç ve dış kamuoyunda kaçırma fırsatını vermiş ve Prof. Biro İslâm dinine “küfür” eden “Kâfir” olarak suçlanırken, Başkent Hartum, Hükümet taraftarı basının “Biro Rüshedi’den de beterdir.” suçlamasına ve nümayişlere konu olmuştur.

Adalet Bakanlığı, hazırladığı 55 sahifelik raporunda İnsan Haklarını İhlal iddialarını cevaplandırmak yerine, Prof. Biro’nun raporuna ve özellikle kişiliğine saldırmış, Cenevre’ye giden Adalet bakanı A.A. Shiddo, Prof. Biro’nun Sudan’a dönmesi halinde güvenlikte olmayacağı tehdidini savururken, Sudan Hükümeti İslâm Konferans Örgütü’nü harekete geçirmek girişiminde bulunmuş ve dini suçlayan paragraflar çıkarılmadığı takdirde, raporu tartışmayacağını ve Prof. Biro’yu İslâm Dünyasının lanetlenmesi için elden geleni yapacağını beyan etmiştir.

X

Kuran-ı Kerim’deki “Din’de zorlama yoktur” Ayeti’ne rağmen, son yıllarda ve özellikle son zamanlarda sözde İslâm dini adına yapılan “Şiddet”, “Terör” olayları ile ilgili ve çeşitli ülkelerde meydana gelen kanlı eylemleri anlatan basın-yayın haberlerine tanık oluyoruz.

Batı medyasının, “İslamic Fund Amentalism-İslamcı Köktencilik” başlığı ile özetlediği haberlerin sadece birkaçına örnek vermek gerekirse, Lüpnan’daki İran taraftarı Hizbullah Örgütünün FKÖ Başkanı Yaser Arafat’ı Filistinlilerin öldürmesi için verdiği emre, Cezayir’de yalnız güvenlik kuvvetlerine değil, aydınlara, yazarlara, medya mensuplarına ve yabancılara karşı girişilen ve başını, “Silâhlı İslamcı Grup” adlı örgütün çektiği çok sayıdaki cinayetleri ve Mısır’da Hüsnü Mübarek yönetimine karşı “gamaa al-İslamiya” örgütünün sürdürdüğü ve ülkenin önemli gelir kaynağı olan turizm ve turistleri de hedef alan saldırılar ve cinayetler zikredilebilir.

Şiddeti ve terörü bırakınız, din adına her türlü zorlamayı bile reddeden “Kuran-ı Kerim’deki İslâmiyet” in, sözde adına girişilen bütün bu terörist eylemlerin sebebini tarihte İslâm aleminde menfaat, siyaset ve cehalet gibi faktörlerle üretilen ve üremesi bugüne kadar devam edegelen “Sapık Öğretiler” de aramak lâzımdır. Aziz dostum ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelâm ve İslâm Felsefesi Bölümü Başkanı ve aydın bir Din Bilgini olan Prof.Dr. Agâh Çubukçu’nun, yayınlanmış, değerli eserlerinde de anlattığı ve vurguladığı üzere, şahsi menfaat veya siyasi üstünlük sağlama amacıyla İslamiyet adına kurulan ve fakat İslâm Dini’ne zarardan başka birşey vermeyen bu “Sapık Fırka”ların başında “Batmilik” gelir. Batınilik Hicri 2. Yüzyılda Meymun B. Deysan ve Abdullah B. Meymun al-Kaddah adlı ve İran asıllı şahıslar tarafından kurula bir Fırka olup, bunun esaslarına göre her Ayet’in her Hadis’in ve her dini kelimenin bir “Batıni-i anlamı vardır. Bu sebeple her dini kuralı, tevil ederek, onun batini anlamını anlamak gerekir. Batınilik esaslarına göre her insan Kuran ve Hadislerin özünü bilen, hata ve günah işlemeyen ve şahısla Allah arasında olan bir “Masum İmam”a bağlanmalı ve her şeyi böyle bir İmamdan öğrenerek birlik sağlanmalıdır. Örgütlenme ve propagandaya büyük yer veren ve gizli ve sinsi hareketleri ile kendi inançlarını kandırdıkları kültürsüz kişilere kabul ettiren Batiniler, görünüşte dine inanmalarına rağmen, gerçekte dinle alay etmişler ve değişik isimler ve prensipler altında faaliyet göstermişlerdir.

Batıniliğin değişik isimlerdeki fırkalardan biri olan Sabbahiyye Fırkası’nın kurucusu olan Hasan Sabbah, Miladi 1090 Yılında Alamud Kalesi’ne yerleşerek, etrafına dehşet saçmış “Fedain” adlı bir terör örgütü kurarak, fedaileri vasıtasıyla birçok din ve devlet adamlarını öldürtmüş, bir çok propagandacılar (Dailer) onun namına Batınıliği yayarken, Hasan Sabbah’da “İmam-ı Masum” olduğunu ilân ederek ve Mısır’daki Fatimi Devleti’nden yardım görerek, dini siyaset yolunda kötüye kullanmıştır. Gerçekte İslamiyetini düşmanı olan bu “Korkunç İmam”ın ektiği fitne tohumlarına Hülağu Han 1256’da son vermesine rağmen, Batinilik değişikliklere uğrayarak ve çeşitli kalıplara giderek, bugüne kadar devam edegelmiştir.

Batınilerin, Kuran-ı Kerimi kendi görüşlerine göre tefsir ve tevil etmeleri sapıklıktan başka birşey değildir. Bundan başka, Batiniler akıl ve düşünceye kıymet vermemişlerdir. Oysa Hz. Muhammed’in “Kim Kuran’ı kendi reyine göre yorumlarsa, Cehennem’deki yerini hazırlasın” mealindeki hadisini ve kendisine ve isnad edilen, fakat akla ve mantığı aykırı olan Hadislere inanılmamasını isteyerek ve böylece akla ne kadar değer verdiğini biliyor, buna Mukabil Batınilerin ise daima, akıldan, kültürden ve ilimden korkarak “Hurafe” yolunu, bilginin bir “İmam-ı Masum”dan öğrenileceğini söyleyerek, zihinleri kösteklemek istediğini ve bu itibarla, ilahi olduğu kadar akli bir din olan İslâmiyet’e ters düştüklerini görüyoruz.

Son zamanlarda, İslâm Dini adına Türkiye’ye de terörizmi sokmak isteyen girişimler karşısında, dini gerçeklerin anlatılmasında Diyanet İşleri Başkanlığına ve İlahiyat Fakültelerimize önemli görevler düştüğüne inanıyoruz.

XI

Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da yeni bir siyasal güç olarak çıktığı kabul edilen “Fundamentalism-Köktencilik” sözde İslâm adına yapıldığı iddia edilen bir “Dinci Militanlık” ifade etmektedir. Bunun doğuşunun başlıca nedeni, Arapların birleşik bir “Arap Devleti” kuramayarak ve birbirlerine düşerek “Pan-Arabism” akımını zaafa uğratmalarıdır. Orta Doğu’daki ülkelerde, Türkiye istisna edilirse, egemen olan İstibdat ve yolsuzluklar, bu ülkelerin denedikleri ve Batı dünyasının ürünü olan “Kapitalizm” ve “Sosyalizm” modellerine fatura edilmiş, bu gibi ülkelerin “Fakirlik” ve İstibdat kısır döngüsünden kurtulmadan ve geleneksel değer ve kurumlar yerine özgürlükçü Demokrasilerin sağlıklı kurumlarını da gerçekleştiremeden yarattıkları bu durumun başlıca sorumlusu “Batı” addedilmiştir. “Köktencilik” böyle bir ortamda diğer bütün ideolojilere nazaran, kitlelere daha iyi hitap ettiği ve din sömürüsüne dayandığı için, kuvvetlenmek ve yayılmak imkânı bulmuştur.

Ünlü Orta Doğu uzmanı dostum ve değerli bilim adamı, Prof. Bernard Lewis, 1992’de yayınladığı ve ayrı basısını bana da yollamak lütfunda bulunduğu “Retinghing the Middle East” adlı makalesinde bu “Protesto Hareketi’nin alt yapısını din adamları ile ibadet yerlerinin oluşturduğu yazmakta, bunun da nedeninin bu gibi rejimlerde her türlü muhalefetin bastırılmasından dolayı, camilerin halkın memnuniyetsizliğini dile getirmesi için tek yer olduğunu söylemektedir. Prof. Lewis’e göre bir rejim ne kadar katı ve otariter olursa, bu durum diğer bütün siyasal gurupları bertaraf ettiği için, Köktencilere o oranda yaramaktadır.

“Köktencilik”te, başlangıçtaki bütün yükselen ideolojiler gibi eşitlik ve barıştan söz etmekte, ne varki bunu bir “devlet İdeolojisi” haline dönüştürdüğü zaman, diğer bütün totaliter gibi, zalim, yayılmacı ve mütecaviz bir tavır takınarak ele geçirdiği Devlet çarkını, içerideki muhalifleri zararsız hale getirmek komşu ülkelerdeki rejimleri ise çökertmek için, gizli polis ağları ve “Beşinci kol” örgütleri ile örnektir.

Prof. Lewis’e göre, İran’da kurulan “İslâm Cumhuriyeti” bölgede bir “Egemen Güç” haline gelmek için, bir taraftan komşu Arap ülkeleri ile ilişkileri normalleştirmeye çalışırken, diğer taraftan bölgede Batı’nın ve özellikle ABD’nin etkisini nötralize etmeye çalışmakta ve bu amaçla ılımlı İslâm Ülkelerinde “Hizbullah” gibi “Devrimci köktenci” örgütleri desteklerken ve bir taraftan kendi sınırları içinde yaşayan Kürt unsurunu baskı altında tutarken, diğer taraftan Doğu Türkiye’de Bağımsız bir Kürt Devleti’ni kurmak isteyen terörist PKK’ya omuz vermekte, kısaca; dışarıda terörist eylemleri desteklemekte, Lâiklik tarafları aydınların öldürülmesine davetiye çıkarmakta ve kendi ülkesindeki vatandaşlarının temel haklarını ihlâl ve inkar etmektedir.

Makale yazarına göre, Köktencilik “Sosyo-Kültürel mozaik”ten bir millet oluşturulmayı başaramayan Lübnan gibi ülkeleri birbirleriyle dövüşen mezheplere, kabilelere, bölgelere, siyasi parti ve sosyal guruplaşmalara bölmekte ve merkezi hükümet otoritesi bu “Kaos”u sona erdirmediği takdirde, Lübnan’da görüldüğü gibi, Devlet çökmektedir.

Kanaatimizce en önemli gerçek “Köktendincilik” ile “Demokrasi” arasındaki sıkı ilişkidir. Yazar bu ilişkiyi “ters orantılı” olarak nitelemekte ve Demokrasi’nin hüküm sürdüğü toplumlarda Köktenciliğin kök salamadığı söylemektedir. Demokrasi örneği olarak Orta Doğu’da gösterilen bazı kurumların İngiliz ve Fransız emperyalist yönetimlerinin miras bıraktıkları “sahte” parlamenter rejimler olduğunu ve bunlardan hiç birinin halkın katılımı ile kurulmadığını ve her zaman Devlet çarkının emrinde bulunduğunu ve fakat bunun da tek önemli istisnasının Türkiye olduğu keyfiyetidir.

Bu bölgede liderler genellikle şiddet yolu ile iktidara gelmekte ülke içinde ve dışında destek sağlamak için “Pan-Arabsim” ve “Köktencilik”in sloganlarını kullanmaktadır.

Prof Lewis’in, Köktenciliğin panzehirinin bütün gerekleri ile işleyen Demokratik Rejim olduğu görüşüne biz de katılıyor ve zaman zaman memleketimize de “Dinde zorlama yoktur” diyen Kuran-ı Kerimdeki âyetine rağmen, zorlama tehdidinde bulunan ve şiddet eylemlerinde bulunan bazı sapık kişi ve eylemler karşısında, Türk Ordusunu tahrik etmeye kalkışan heyecanlı gafil veya maksatlı hainlerin bu tutumlarının Köktencilerin ekmeğine yağ sürmek demek olduğuna inanıyoruz.



ANA KAYNAKÇA

ÇUBUKÇU, İBRAHİM AGAH; Mezhepler, Ahlak ve İslam Felsefesi ile ilgili makaleler, A.U. Basımevi, Ankara, 1984.

FOTHERINGHAM, P, KELLAS, J.G. POSTTER, ALLEN M; American Goverment Politics, Faber and Faber, London and Boston, 1978

GİRİTLİ, İ; Kısa Türk Anayasası Derslari, DER yayınları İst 1991.

GİRİTLİ, İ; Günümüzde Atatürkçülük, genişletilmiş ikinci basım, DER yayınları, İst 1991.

GİRİTLİ, İ; Günümüzün Işığında Atatürk ve Atatürkçülük, Filiz yayınları, İst 1988.

T.C’nin Temel ilkelerinden Lâiklik, (Panel) Atatürk Araştırma Merkezi Atatürk ve Atatürkçülük dizisi; 4 Ankara Ankara 1987.

LEWIS, BERNARD; Modern Türkiye’nin Doğuşu, Türk Tarih Kurumu yayınları 4. basımevi, Ankara 1991.

LEWIS, BERNARD; Rethinking The Middle East, Foreingn Affairs, Fail 1992. Yeni Rehber Ansiklopedisi, Türkiye gazetesi, İstanbul 1993.



NOT: Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı’nca düzenlenen bu konferans, 28 Nisan 1994 tarihinde Türk Tarih Kurumu’nda verilmiştir.
 ----------------------
* Atatürk Araştırma Merkezi Bilim Kurulu Eski Üyesi -
- ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 28, Cilt: X, Mart 1994
Yazdır    
 Geri
 
Duyurular
Türkiye ve Irak İlişkileri Sempozyumu
Doğu Karadeniz Bölgesindeki Türk Tarihi, Kültürü
Türkiye - Balkanlar Dostluk ve İşbirliği Toplantısı

Diğer Duyurular
Konferanslar
 Atatürk'ün Doğumunun 125.Yılı Sempozyumu
 Türkiye'yi Lâikleştiren 3 Mart Tarihli Kanunların Önemi
 Beşinci Uluslararası Atatürk Kongresi

Diğer Konferanslar...
Adres

Adres: Ziyabey Cad. No: 19 Balgat - Çankaya / ANKARA
Tel: 0312 285 65 11 - 285 55 12
Faks: 0312 285 65 73

Bu site FORSNET tarafından WİYS Yazılımı™ ile hazırlanmıştır.
FORSNET Bilgi Teknolojileri